3 Mart 2020 Salı

gün ortası, hastalık ortası

Gün ortasında, hastalığın ortasında bugün sızının yol bulup kalbime saplandığı bir gün oluyor. Birkaç günlüğüne onu biraz öteleyebilmiştim. Bugünse nedense gelip kendini hatırlatıyor.

Zamansız ağlıyorum bu aralar. Kendime değil çoğunlukla. Çocuklara, dünyada olanlara, hayvanlara. Kolay oldu ağlamak. Eskiden ağlamamakla övünürken, şimdi şaşkınlıkla karışık ağlayabildiğim için neredeyse mutluyum. Ve bazen de geçen akşam olduğu gibi, hiç beklemediğim bir anda, kendime ağlıyorum. Yüzeysel bir eğlence sırasında derin bir yokluğu hatırlıyorum. Bunu yoksunluk olarak deneyimliyorum. Tepedeyken altımdan merdiven çekilmiş gibi kendimi boşlukta, zeminsiz buluyorum. Sonra deneyimim insanlığa dair bir gerçeğe dönüşüyor kafamda. Kendi kendini genelliyor. Kopuyorum. Merdiven yok olunca altımdan her şeyin tepesinde, her şeyin dışında izler konumda buluyorum kendimi. Derin insanlık acımızın ağırlığı karşısında gündelik hayatın akışı bunun paylaşımını neredeyse imkânsız kılıyor gibi geliyor. Öyle bakıyor, bakıyor, anlamaya çalışıyorum. Kurban olmadığımı hatırlatıyorum kendime. Adım atabildiğini unutma sakın. Ayakların yere sağlam basabilir, zemin bıraktığın yerde seni bekliyor. Sonra lanet bir sızı saplanıyor içime. Artık ipin ucunu kaçırdığım için de, nasıl içime sızdığını, ne ara yer bulduğunu anlayamıyorum. Belki ağlıyorum sonrasında, belki de yalnızca tavana bakıyorum. Sızının yolunu bulup akıp gitmesini bekliyorum. Gerçekten de gidiyor. Yerine tuhaf, tekinsiz bir uyuşukluk bırakıyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Fakat bir şeyler de yaşanmış gibi. Bir yorgunluk, bir de inançsızlık izi olarak kalıyor.