30 Eylül 2012 Pazar

konanda keramet var

bu hafta connan mockasin ve halimden konan anlar playlistte ilk sıraları paylaştılar. ne demişler, konanda keramet var. şarkı da 2. dakikadan sonra başlar.


bugün dolmabahçe

hava kararana kadar birkaç satır eşlik etti:

"dikkat et ruhunu sergilerken
dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme"

P.S, Hayalperestler







ve sonra gece ağırlığını koydu masaya, dedi ki: mağrur olma melankoli, senden büyük allah var:



27 Eylül 2012 Perşembe

sessiz

çok sessiz oldu bugün. akvaryumun sesi olmasaydı, yerini üst kattan gelen tv sesi, şehrin uğultusu ve basamakları çıkanların ayak seslerine bırakacaktı. arada caddeden geçen arabaların kornaları uzaktan gelecekti. ve inanılmaz ama, yalnızca bunlar olacaktı, sadece bunlar. ve buna katlanamayacak, müzik açacaktım belki en sonunda. kendi iç sesine katlanma kapasitesi yüksek bir insan sanırken kendimi, bu sefer yapamayacaktım belki. 

ya da bu sessizliğe katlanacaktım. inat edecektim. bekleyecektim. ve akvaryumun sesi olmasaydı, çok yavaşlayacaktım, hayati olmayan hiçbir şeye üzülmeyecektim, derin derin nefes alacak, kimseye ihtiyaç duymayacaktım. 

kimbilir. 

akvaryumun sesini calla ile bastırdım. hikayenin devamını hiçbir zaman öğrenemedim. 

26 Eylül 2012 Çarşamba

ode to calla

dostum, senden çok özür dilerim. yine karanlık oldum. damarlar çiçek açtı, kan akışı yavaşladı. her şey bu şarkıyla başladı. biz barda otururken etraf kahverengiydi, evde ütü yapmayı düşlüyordum, evi düzenlemeyi diliyordum, sonra dj bu parçayı çaldı, baştan başlayamadım, sonlarda takılı kaldım, bir bira daha istedim, ne kadar klişe olduğumun farkındaydım. hey dostum, bu bencilliğimi mazur gör, kendimi ve bedenimi hoyratça kullanma isteğimi mazur gör, dünyaya bırakmadan bir şeyleri ilk ben tüketmek istedim.

barmenle konuşuyordum. ortalık siyah t-shirtlü insanlardan, kahverengi fularlı kızlardan ve masalarda yanan sigaralardan geçilmiyordu. dj yine içi kısık bir parça çalıyordu. bildiğim yoldan gittim, başka ne yapabilirdim bana söyler misin?

ah dostum, ben yine karanlık oldum.


(barmenin notu: demek ki neymiş, olay maddede değil müzikteymiş, yine bir 21 yaş yazısı geliyordu sayın seyirciler, karnım gıdıklandı, bir hoş oldum, şarkıyı son kez dinleyip uykuya dalıyorum)

24 Eylül 2012 Pazartesi

"tutkulu bir tembel olmak"


şu yazı pek bir hoşuma gitti. nasıl olur da zamanı, "zamanımızı" yavaşlatırız diye düşünürken güzel denk geldi. aslında bildiğimiz şeyler ama olsun, hatırlamak güzel. birgün'de yayımlanmış, çevirirken de ilginç değişiklikler yapmış çevirmenimiz, olsun. orijinali de burada.

Bir meşguliyet tuzağı
BirGün için çeviren: Onur Erem

TIM KREIDER

Eğer 21. yüzyılda büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen çevrenizde sayısız insanın size ne kadar meşgul olduklarını anlattığına tanık olmuşsunuzdur. Herhangi birine “Naber?” dediğinizde alacağınız yanıt ya “Meşgulüm bu ara” ya da “Bu aralar çok yoğunum” olur. Bu yanıttaki yakınmanın arkasına gizlenmiş bir böbürlenme olduğu da bariz.

Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise bunu söyleyen insanların fabrikada çift vardiya çalışmaya zorlanan veya kenar mahalledeki evinden asgari ücretle çalıştığını işine saatlerce otobüs yolculuğu yapan insanlar olmadığı. Bu emekçiler meşgul değil tükenmiştir, yorgundur – ayakta uyuyacak kadar yorgun.

23 Eylül 2012 Pazar

aurora borealis

geçen gece istanbul'da duyulan garip ses diye bir başlığın altında yazılanları okuyordum sözlükte. perşembe ve cuma geceleri birçok kişi istanbul'un farklı semtlerinde gecenin bir köründe anlam veremedikleri bir ses duymuşlardı. bazıları bu sesin jet uçaklarından, bazıları da vapur düdüklerinden yükseldiğini söylüyordu. en "bilimsel" açıklama ise bu seslerin güneşteki patlamalardan dolayı dünyaya ulaşan elektromanyetik dalgalardan çıktığını söylüyordu. bu açıklamanın bilimselliği şaibeli olsa da, istanbul'da, gecenin bir yarısı, benim de balinaların iletişim kurmak için çıkardıkları sese benzettiğim bir sesin duyulduğu kesindi.

nereden oraya vardım bilmiyorum ama elektromanyetik dalga denilince aklıma kuzey ışıkları geldi. sonrasında kuzey ışıklarının görüldüğü yerlerde benzer seslerin duyulduğunu, ve bunun da yine elektromanyetik hareketlenmeye bağlandığını öğrendim. youtube'da bulduğum bir videoda kuzey ışıklarının görüldüğü sırada çıkan sesleri duyabiliyordunuz.

bütün bunlar kanepeye uzanmış pineklerken yatma saatimi 3 saat kadar ileriye atmama sebep oldu. önce biosphere açıldı ve kuzey ışıklarının en güzel görüldüğü yer olan tromso'da yaşayan geir jenssen'in substrata'yı kaydederken kesinlikle bu seslerden etkilenmiş olması gerektiği düşünüldü, sonra kuzey ve güney kutbu, antarktika ve arktika hakkında okundu. kelimelerin etimolojisine bakıldı. google earth indirildi, arizona'daki kraterin görüntüsüne doğru uçuldu. gezegenleri, kuzey ışıklarını düşünürek mutlu olundu, böyle hep böyle bunları düşünerek yaşasam dendi.

antarktika'da en soğuk mevsim sıradında koca kıtada yalnızca 1000 insanın yaşadığını düşünmek güzel geliyor. dünyanın en soğuk yeri olduğunu ve hiçbir ülkenin toprağı sayılmadığını bilmek. evet bunlar huzur veriyor nedense. bir de biosphere tabii.

en sonunda da kuzey ışıklarını görmeden ölürsem eğer yanlış bir hayat yaşamış olacağıma karar verdim. bir gün göreceğim seni emin ol, aurora borealis.

bu şarkıda da tibet çalgılarını kullanmış biosphere. ama işte bütün albümde olduğu gibi, bu şarkıda da "o ses"i andıran bir şey var. israfil'in suru.



15 Eylül 2012 Cumartesi

mi?

Ve biriktirmeyi tembihleyen hayatımızda sıfır noktasına geri mi dönüyordum? Gerçekten ne kazanılmış bir hakkım, mülküm ne de kariyerim var. Aileden bir şey yok. Bir de üstüne insanlar kaybolabiliyor. Pek draması yok, normallerde. Ama bir akşam şişenin dibine biraz daha uzun uzun bakmak için yeterli..

11 Eylül 2012 Salı

same height party

let's throw that one

sigara molaları (aka coffee breaks in 1st world countries)

sigara molaları ve tekrar, (repetisyon) günlük keyif ritüelleri; bunlar beni delirmekten kurtaran en büyük faktörlerden (en büyük dedim evet, iddialı, evet) olabilir. bu kadar keyif odaklı, pezevenk bi insan olmasaydım herhalde çok zorlanırdım şu yaşamda. iş günlerinde sigara+americano, sigara+çay, sigara+türk kahvesi, sigara+çay, sigara + soğuk neskayfe, sigara+bira şeklinde, kronolojik şekilde giden bir keyif takvimim var. bunlar gerçekleşmezse bir titreme geliyor. birkaç yıl öncesini düşündüğümde (yine iddialı bir cümle geliyordu sayın seyirciler ow) yemek yemekten eskisi kadar keyif almadığımı da görüyorum. varsa yoksa sıvı tüketimi. içmek ve işemek.

(yeter ki şu an yaptığım işi yapmayayım, blog postu da olur, her şey olur)

10 Eylül 2012 Pazartesi

bazen 2 (aka bazı şeyler)

"bazı şeyler düşünülerek değil, üzülerek öğreniliyor. ama öğrenilenden ve ne şekilde öğrenildiğinden asla bahsedilemiyor. kişiyi kişi yapan bilgi ancak böyle elde ediliyor. kaynaksız, kırıklık, üzüntü, elde edemeyiş, kaçırış, en büyük fedakarlıkların neticesinde en derin aşağılanış bilgiyi oluşturuyor. öyle ki insan bunları bildiğini bile söyleyemiyor, artık sadece öyle yaşıyor."

şule gürbüz röportajından

9 Eylül 2012 Pazar

take cover, brother

valla bu enerjiyi napıcaz bilmiyorum. bir kamikaze kıvamındayım. her an da kendime döndürebilirim bunu, süper oluyor, harika kafası oluyor, muhteşem oluyör, yine insanlık sevgim en üst seviyelerde.


8 Eylül 2012 Cumartesi

name it

we name it, so that we're not terrified by it. borders keep us safe. 

old feiends came here tonight. this was a good old fashioned night.

6 Eylül 2012 Perşembe

bazen

bazen yapacak hiçbir şey yoktur bir durumla ilgili. tam anlamıyla hiçbir şey. dışarıdasındır. köşesindedir. ortasındadır ama sesin çıkmıyordur. çıksa bile durum seninle ilgili değildir. sen aslında o kadar büyük değilsindir. ne kadar akıllı, sezgili olsan da durum böyledir.  sen kendini küçülterek de değerli kılamazsın. kapladığın yer bellidir. yalnızca öyledir işte. karşısında durup izleyebilirsin, arkanı dönüp başka şeylerle ilgilenebilirsin. ama o kadar. senin o anda ne yaptığının önemi yoktur. çünkü zaman her zaman kazanır. zamanın içerisinde bıraktığın iz kalıcıdır. insanların gözlerinde bıraktığın yansıma onlarda kalır. ayak izlerini silemezsin. kendini gölgenden daha çok bildiğini iddia edemezsin. işte böyle dünyaya güvenmek gerekir bazen. onların dünyası da seninki de büyülükte kıyaslanamaz. yansımanı önemsememek gerekir. sadece güvenmek gerekir. yaşamın büyüsü de kabusu da azıcık buradan gelir.

 


3 Eylül 2012 Pazartesi

günlük v2

her gün günlük tutmaya başlasam, sanırım tarihini en iyi yazabileceğim şeyler çay bahçeleri olurdu. bir patti smith - just kids olmazdı. yalnızca çay bahçeleri, çay, türk kahvesi, su, yapraklar, kitaplar, gazeteler ve çiş yapacak yer arama üzerine bir kitap. arada güzel arkadaşlarla yapılan sohbetler de hikayenin doruk noktalarını oluştururdu. ve elbette her günün bir playlisti olurdu.

bir de philip glass'i yazardım. kulaklıktan albümünü duyduğumda gayri ihtiyari başımı yukarı kaldırıp gökyüzünü iki taraftan pençe gibi kapatan dallara, onların üzerindeki yapraklara uzun uzun bakmaya utandığımı yazardım. çay bahçesinde "garip" sayılmamak için belli bir süreyi aşmamak gerektiğini, ama elbette bunun her kültüre göre değişebileceğini yazardım.

arkamda hüzünlü terlikler bırakarak denize koşsam diyorum. gerçekten önemli kararlar vermem gerekirken vermemeyi tercih edip, yoldan sapıp sahile çıksam diyorum.

güzel planlarım var. içinde insan ve yaşam pek yok.

ters duran bir balığım, ona düz dünyasından bakan başka bir balığım daha var. böyle içimde bakışan iki adet balığım, bir de neyse ki patti smith'im var.


2 Eylül 2012 Pazar

lan insanlar

valla elimdeki sorumluluk duygusunu bir başkasına devretmek istiyorum mümkünse. onsuz kafalar daha güzel o kesin.

yumru

ve emine sevgi özdamar, ne güzel, sade:
"kelime, eğer başka bir insana söylenirse, asıl o zaman kelime. yoksa insanın boğazında bir yumru. insanlara meramını anlatacaksın, onların derdini, kederini dinleyeceksin. işte kelime, asıl o zaman kelime."

1 Eylül 2012 Cumartesi

çoluk çocuk

çoluk çocuk'u okuyup kitapta geçen şarkıları yankılatıyorum odada. bu dolunay bir işe yaramış gibi sanki. ilk defa çay bahçesinde otururken, nefesimi tutarmış gibi gözlerimin içine marmara'nın dalgalı görüntüsünü hapsedip evde tekrar dışarı salmayı başardım.

sakince karşıladım bu durumu. sessizliğin hoşuma gitmesini. yalnızca birkaç incir ve ekmekle doyabilmeyi. hafızam kötü olsa da eskilerden, en eskilerden sahneleri, dışarı çıkmak isteyenleri çağırma isteğimi.

mektuplar yazasım geliyor tanıdıklarıma, yakın tanıdıklarıma. bugün gördüklerim, olanlar. beşiktaş, eylemci başına düşen 3 çevik polisiyle kabataş, dolmabahçe'nin güvenliğinden geçerken bana "hanfendi telefonunuzu da bırakın" diyen polis, bugün keşfettiğim ve hızla tükenecek olan yagya şarkısı, havanın soğukluğu, ciğerleri dolduruşu, mevsimin ilk hırkası. çeviri yapamayaşım. bunları yazmak istiyorum. ve bütün bu durumu sakinlikle karşılıyorum.

patti smith "kendini ifade etme arzusu" demiş. böyle bir arzunun, yani kendini ortaya koyma, kendi yansımanı görme değil de, yalnızca ifade etme üzerinden bir arzunun varlığı üzerine düşünmemişim pek. varsa öyle bir arzu, az biraz tanımlar beni belki.

sessizlik güzel şey, istanbul'da az olsa da.



cumartesi

böylesi cumartesiler götürsün seni emi.