21 Aralık 2009 Pazartesi

gunluk- bitti

pazartesi
bu sefer finaller senlikli bitti. pazartesi sabah kalkildi, iki dersin paperi hocalara teslim edildi. sonrasinda kutuphaneye gidildi, klavye kullanilmayan graduate study room'da klavye kullandigim icin bir baska ogrenci tarafindan oradan kovuldum. kutuphane'de yer bulamayinca eve gitmeye karar verdim. o sirada disarida otururken yanima anis geldi, biraz konustuktan sonra, mascha beni anisten kurtardi, sonra aysegul yanima geldi beni mascha'dan kurtardi. ve boylece complit grad office'te calismaya devam etme karari alindi. grad office sicakti, iceride heidi vardi, "small talk" sonrasi, aysegul de grad office'e gelen ogrencisini gorurken, bir yandan ceren paper yetistirmeye calisiyordu. ama iki kisi ayni odada pek iyi calisilmadigini kesfetmesi cok zamanini almadi. sonra aysegul eve gitti. sonra heidi de gitti, yalniz kalindi. paper yetistirme calismalari sirasinda kutuphaneye gidildi gelindi, o tatsiz tutsuz tavuklu salatadan yenildi. sonra umm ile zeynep ucagi takip edildi. her seferinde, yeraltinda olan ofisten atki, eldiven, bere uclemesi dosenilerek cikildi, sigara icildi, meynep'in anasina durumu iyidir mesaji verildi. geri donuldu. saat 9da cikilarak metroya gidildi, metroda aysegulle bulusuldu, beraber havaalnina gidildi, zeynep ilk anda kimseyi taniyacak durumda degildi. havaalanindan geri donuldu, aysegul'e ugranarak sisme yatak alindi. aysegul evinde birakildi, eve gelindi. zeynep cay ictikten sonra sizdi, ceren bir sayfa daha yazdi, dayanamadi uyudu.

sali

sali sabah kalkildi, paperin bitmesi gerekiyordu, zeynep saint louis bread company'e gidip alisverisler yapti, ingilizce yeteneklerini gosterdi. bu arada c. evde dalga gecme paper yazma kombinasyonuna devam etti. bir ara z. disari cikti, delmar'i gezdi, eve geldi, c. hala paper yaziyordu. sonrasinda kahve sigara asiri dozu yasandi. kapi onunde muhabbetler ilerlerken paper hatirlandi.

16 Aralık 2009 Çarşamba

buldum

ben giderken arka fonda ne calacagini buldum. yillarca sen o kadar sarki dinle, turlu senaryolar yaz, ortaya cikana bak. duz ingiliz adam sarkisi, bana da bu yakisirdi. seviyorum seni oasis.

i thought that i heard someone say now
there's no time for running away now.
feel no shame
cause time's no chain.

di mi.
Back from the school, back from the library, came the sound of her footsteps, as if the gold stone echoed with magisterial authority: “The young woman- the young woman- done with her finals."

9 Aralık 2009 Çarşamba

radikal'in tecavuz haberleri icin kullandigi fotograf

radikal.com'a her baktigimda gordugum bu resim sinirlerimi hoplatiyor hep. hadi resmin berbat olusunu biraktim, bir de ustune her haberde ayni fotograf. sonra bir websitesinde su haberi gorup duygulandim. gercekten, torenlere konu edilmesi gereken bir fotograf cunku bahsettigim:

5 Aralık 2009 Cumartesi

ama ama

of konsantrasyon melegi bu aralar ugramaz oldu kapima, kahve sutu bitti, kuru kuru icilemez oldu. alt komsu saatlerdir konusmaya devam etmekle birlikte, gelen sesten kafam dagilmasin diye actigim muzikle dalgalara dalmakta ve cikamamaktayim. bugunku guzel haberin akabinde, bir insanin bir gazla, bir sekilde, bes sekilde, 10 sayfa yazmasi gerekmez mi?
sutsuz kahve icicem simdi, yemin ettim. kuricam, sonucem, biticem. bir sayfa daha yazmadan yatarsan ceren biiildigi gibi yapsin seni motohiro makashima.

yarin mezun oluyomus bir de.

1 Aralık 2009 Salı

moment of confession

the sincerity of the moment passed; so it became symbolical. I covered my uncle with phrases and consumed him.

dalgalar

evlenmedik diyelim ve her haftasonu tekrarlanacak olan sabah kahvaltilarinin boguculugunun disinda kalmayi tercih ettik. aliskanliklara ne kadar direnirsek o kadar iyi dedik, eylemlerimiz hep canli olsun, eriyip gitmesinler istedik. dusunceler uyusmasin, telkin etmekten cok, surekli ayakta tutsunlar bizi, gozlerimiz acik olsun istedik.

bir kendilik de istedik bunun yaninda. bir oznellik. o dusunceleri uyanik kilacak bir yasam tarzi bulmaya calistik kendimize. ister igneleyici olsun, ister isyankar olsun, ister hayranlik belirtsin; ozetle dusuncelerimiz farklilik bildirsin istedik. arzuyla geldigimiz su dunyada, kendi sonumuzu kendimiz yazalim istedik.

29 Kasım 2009 Pazar

zamanlar



odamda bir adet ucuc bocegiyle birlikte, oscar wilde' in bir metnini turkceye cevirmeyle cebellesirken, bir anda buraya yazasim geldi. diyesim geldi. zaman ne cabuk geciyor ve ne garip, su okulun bitmesine 15 gun kalmis. zaman ne cabuk geciyor ve ne garip. boyle boyle bu cumleyi tekrarlaya tekrarlaya neredeyse 4 ay geciyor oyle iste. bu sabah dusunuyordum. boyle zamanlar oluyor, bir anda bir uykudan uyanmisim gibi hissediyorum dupeduz uyanikken, bir seyler yaparken. bir anda garip bir hisle, bir geneli algilama hissiyle doluyorum. anlamsiz geliyor cunku bir tanima sigdiramiyorum. oylesine bir hisken, beni bu kadar etkilemesini de aciklayamiyorum.

28 Kasım 2009 Cumartesi

uhu

yine basladik.
16 gun
3 final paperi
2 sunum
40 sayfa yazilacak.

bu sefer gercekten mumkun gozukmuyor.

23 Kasım 2009 Pazartesi

critical cosmopolitanism

"The Zapatistas have used the word democracy, although it has different meaning for them than it has for the Mexican government. Democracy for the Zapatistas is not conceptualized in terms of European political philosophy but in terms of Maya social organization based on reciprocity, communal (instead of individual) values, the value of wisdom rather than epistemology, and so forth. The Mexican government doesn’t possess the correct interpretation of democracy, under which the Other will be included. But, for that matter, neither do the Zapatistas have the right interpretation. However, the Zapatistas have no choice but to use the word that political hegemony imposed, although using the word doesn’t mean bending to its mono-logic interpretation. Once democracy is singled out by the Zapatistas, it becomes a connector through which liberal concepts of democracy and indigenous concepts of reciprocity and community social organization for the common good must come to terms. Border thinking is what I am naming the political and ethical move from the Zapatistas’ perspective, by displacing the concept of democracy. Border thinking is not a possibility, at this point, from the perspective of the Mexican government, although it is a need from subaltern positions. In this line of argument, a new abstract universal (such as Vitoria’s, or Kant’s, which replaced Vitoria’s, or the ideologies of transnationalism, which replaced Kant’s abstract universal) is no longer either possible or desirable." (Walter D.Mignolo 742)


ellerimden kayip giden sesler:
bir koltukta belong, digerinde grouper.

(albumlerden ev yapip kendime icine siginsam.)

19 Kasım 2009 Perşembe

oz

saat biri gecti goz torbalari dusunce oldu saati yayinimiz sona erdi. bu saat dahilinde yazmis oldugum paraglaflarca suren yaziyi buradan kopardim, ve olmasi gereken yere, yani kalbimin derinliklerine gomdum. cunku cok ciplak hissetim. dedim giyineyim. bu ne boyle cibil cibil.

devam:
ve aslinda butun bu anlattiklarimin uzerini cizmeliyim kesinlikle. ama buraya arada bir bir iki cobanin ugradigindan kelli. yazabiliyorum simdi.
yazdiktan sonra sanki kollarimda bir cekilme oluyor. 'bunu yazmaliyim, ilerde o tarihte ceren bunu dusunmustu' solipsizminden tamamen cikip, eskinmis, harcanmis bir kagit parcasina donusuyorum.

ne ilginctir bazen insanlarla konusurken de bu oluyor iste. eskinmis, harcanmis, tuketilmis. bir heyecandan cok, tuketim eylemine donusuyo sanki burasi. bilemedim.

ama en azindan boyle bir romandaki 6 karakteri, belli kisiler arasinda paylastirdim. ne garip bir jinnylik, bir sarahlik ve bir rhodalik buldum kendimde. rhodaligi baskasinda da buldum, baskadsinda o rhodaligi buldugum anda woolf korkuttu beni. bernarddan iyi arkadas olacakti. louis zordu (ama guven veriyordu di mi) ve neville. neville zor, neville kaybi anlatan gibi. kaybin cok farkinda olan, biraz da ona tapan.

boyle. bi garip.

uykum geldi oh.

14 Kasım 2009 Cumartesi

ses

Ses geliyor mu dışarıdan? Yani, demek istediğim: dışarıdan ses geliyor mu? Bu evin duvarları ses geçirmez. O açıdan. Kafam karıştı çünkü. Böyle mi deniyordu? Beni mi deniyor? Delikten bakıyorum bir daha. Orada hala. Varlığımdan habersiz rolü oynuyor. Ben de o yokmuşçasına davranayım diyorum. Evet öyle yapayım. Tırnaklarımı yemeğe koyuluyorum. Ona söyleyemediklerimi (Ne söyleyeceksin ki ona?) bir kağıda yazayım diyorum. Çok meşgul görünüyorum. Çok meşgülüm galiba. Mektup formunda bir saldırı düşünüyorum aslında. Yazıp ona yollayacağım. Delikten sessizce geçireceğim kağıdı. Sonra meşguliyetime geri döneceğim. Sanki o cümleleri ben yazmamışım gibi.

Bu evin duvarları ses geçirmez. Böyle mi denilirdi? Alçak sesle konuşmaya özen gösteriyorum, sesimi denemek için, yerinde mi diye...) Ne diyordum? Bu evin duvarları ses geçirmez. Ama biriyle konuştuğunu duyuyorum. Çöp konteynırlarından bahsediyorlar. Bahsedilecek konu mu bu? Cümlelerimi yokluyorum. Yerindeler. Kağıtları birbirine bağladım. Kısa cümleler kurmaya özen gösteriyorum. Bazen giriş gelişme sonuç bile oluyor. Bazen. Benim cümlelerim.

11 Kasım 2009 Çarşamba

....

bi mucize olsa keske, danismanim su yazdiklarimi begense. ama ben begenmezken zaten. bugun bitti, yarin da aksama bitmesi lazim bu isin.

9 Kasım 2009 Pazartesi

yorgun

o kadar yorgunum ki.
iki gundur somali'ye gidip geliyorum. evin yerlerinde yeller ve saclar esiyor. ocagin ustudeki kirmizilik 2 haftadir yerinde rahat duruyor. bir yatak gardrobun icinde duruyor, sahibi yatagin ustunde, gogsune baski yapan mide havalarindan muzdarip, donup donup duruyor, giysiler uykusuna golge yapiyor. bozdolabi aglamakli; cuma gunu alinan meyve sebzeyle yetinmeye calisip, kendisinden daha kotu durumda olan dolaplari dusunup rahatlamaya calisiyor. iki adet omuz, cantalarin agirligindan cokmus, bagli olduklari beden C harfini andiriyor.

beden sahibi, uyumadan once, bir cekiliste buyuk ikramiye olan spa(ggg) kuponu kazandigini dusunup, kendisine yapilacak olan masajlarin hayalini kuruyor.

bir saksi var icinde cicekler buyumeye devam ediyor. hava 22 derece. kasim kasim.


7 Kasım 2009 Cumartesi

differance

garip geldi bir an. daha dogrusu uyuyamazken. aklima woolf-derrida-danismanimin soyledikleri gibi bir takim hallac pamugu dusunceler dolanmisken buraya yazmanin uykuyu kolaylastirabilecegi dusuncesiyle sacmalamalarimiza basliyoruz. (uyurken derrida dusunebilecek kadar saf akil gezmiyorum, elbette derrida'nin beyaz saclarini dusunuyordum)
akademinin en cok referans verilen (genel populasyona gore ise marjinal kalan) kismi ozculugun sonunun gelmesi icin ugrasirken bir yandan, birkac yuzyil sonra akademinin bu zamani ilgili ne diyecekler acaba merak ettim. ama herhalde, sosyal bilimlerin onemli bir kismini kategorize edecekler. hala devam eden bir akim varsa, o da bati metafiziginin bir urunu oldugu soylenegelen ozculugu oldugu merkezden kaydirmak uzerine olan bir akim herhalde.
klasik ilerlemeci akil soyle bir soru sordurtuyor yuzyil sonrakilere: "ahahah ozculuk diye bir kavram vardi ve onu saga sola kaydirmaya calisip duruyorlardi" diye.
ilerlemeci olmayan ise sunu suruyor: "acaba neler neler gelecek cikacak dunyaya, yeni-eski, differance differance?"

everything's under control

kacmiyor degil mi elimden?
havayi kontrol edecegiz, ne kadar paramiz kalmis ona bakacagiz, islerimizin listesini cikaracagiz, cok esyali odalar bizi bogacak cunku her sey kontrol altinda olacak. boyle boyle manyayacagiz.
ve boyle boyle 5 haftanin her saniyesine uygun bir kelime bulacagiz, oraya yerlestirecegiz. zamanda suzelecek, zamani pic edecegiz. dunyayi delecek, hedefimize ziplayip dokunup, siddetle koparacagiz onu dalindan. sonra da sarsila sarsila bosalacagiz.
aferin bize.

(radiohead)

2 Kasım 2009 Pazartesi

faulkner


the sound and the fury uzerine paper yazmak gerekiyor. hoca da paper konusunu yazdigi kagida bununla ilgili bir karikatur koymus heheh, ilham verici...

31 Ekim 2009 Cumartesi

yaprak.






















bol yemekli guzel bir potlock oncesi university city sonbaharina takildim... (buraya fotograf koyma fikri geldi lydia'dan ben de evvet dedim. )

30 Ekim 2009 Cuma

fantazi

ruya, hayal, fantazi, oyun, sinema, internet
... dalganlik dalginlik...
bugun, belki uykusuzluktan, bir ruya hali uzerimde, kelimeler kaciyor. pit pit pit. kucuk sesleri var kelimelerin.
alti oyuk ironiler yapmayalim dedik bugun. ama nedense takilasim var benim uclarina uclarina.
uclarina takilip, kelimelerden dovmeler yapasim var. aklima bir turlu dusmeyen kelimelerden bir avuc dolusu yutasim var. tencere, yulaf, is vs...
bir romani vs... ile bitirmenin oneminden bahsederken bir makale bugun, bir vs... ile bitirsek. bir acik ucluluk ve yapayliga bir vurgu ile.
ve boyle gorunmez parantezimizi kapatip. bir romani, ve bundan once soylediklerimin dogrulugu tartismalidir diye bitirsek. vs... ler ile. omrumuz vs... ile bitecek?
ve boyle (sevgili neptun) bir hayale takacaksin beni. bugunu feda ettik ona. yarin, yeni ve uyanik bir gun olacak.
ve hayallerimden cikip aslinda artik anlatacak hikayeler mi bulmaliyim. anlatmak, anlatabilmek adina.
yarinin yeni bir gun olacagini duslerken, m.nin, hayatim boyunca dalgalara karsi savastim dedigi geliyor aklima, bir gozde bir su. dalgalarin gercekligini degistiriyoruz daha cok (icimdeki sss diyor, sakin ha, dalgalar hep orada hep orada diyeni dinleme)

kapanisimizi yapiyoruz.

29 Ekim 2009 Perşembe

dear dear


dear dear
evimi basan sevgili uc uc bocekleri (uc uc uc ucsana bocekleri) kendinizi lambalara vurmaktan delice bir zevk aliyorsunuz.
ben de bugun giris ve sonuc yazmayi bilmedigim haberini alinca, aynen sizin yaptiginiz gibi kendimi lambalara gecirmek istedim. bundan delice keyif alabilme potansiyelimi damarlarimda hissedince, bu kadar sure birlikte yasadiktan sonra nasil da birbirimize benzemeye basladigimizi gorup bir sirri paylasircasina manidar bir bakis firlattim size sevgili uc uc bocekleri.

28 Ekim 2009 Çarşamba

elma beni sevmiyor

"yani sen elmayi seviyorsun diye
elmanin da seni sevmesi sart mi"

birkac cumleyle ozetlenen bilgelik oluyor bu
bir cocuk kotu davrandiginda, bir kopek havlandiginda, bir kedi tirmalidiginda hissettigim "elma beni sevmiyor" hissine sahip olabiliyorum. ne kadar tepinirsen tepineyim, dunya orada duracak hissiyle basbasa kalmak aslinda. agaclara sarildiginda bir tepki alamamak.
birak sevilmeyi, gorulmeyecek, taninmayacak, varligin yansimayacak. (hurriyet milliyet tipi kose yazisina benzemeye basladi)
goremedigin, kontrolunde olmayan bir "seyimi" onlar gormus, ve ona saldirmis, onu sevmemis, onu istememis gibi gelir o anlarda. bundan sonra bu dizeleri hatirlamaya karar verdim.
bir dovme mi yaptirsam bundan?
yesil bir elma resmi olsun karsisinda da copten bir kadin:
(ben->elma, elma ? ben)

to the lighthouse

bir paragrafi okuyup, boyle heyecanlanmak. hatta kitabi okumayi unutmak. iki an:

"for it was not knowledge but unity that she desired, not inscriptions on tablets, nothing that could be written in any language known to men, but intimacy itself, which is knowledge, she had thought, leaning her head on Mrs. Ramsey's knee." (Woolf 51)


"she had known happiness, exquisite happiness, intense happiness, and it silvered the rough waves a little more brightly, as daylight faded, and the blue went out of the sea and it rolled in waves of pure lemon which curved and swelled and broke upon the beach and the ecstasy burst in her eyes and waves of pure delight raced over the floor of her mind and she felt, It is enough! It is enough!" (65)

17 Ekim 2009 Cumartesi

.

isyan tutucudur,
merak dönek.

beyinde dönen bir tekerleme dün akşamdan.
mideden çıkanların en sonuncusu, "yalnız yaşadıkça sen, uzaklaşıyorlar." dedi.

14 Ekim 2009 Çarşamba

güle güle

güle güle dicle.
yanında olamadım bugün. çok istedim gelmek. bir faydası olacağından değil belki ama veda edemedim diye belki. hiçbir şey yapamadım diye belki. güle güle.

13 Ekim 2009 Salı

dicle

gitmeseydin keske keske keske. geriye sarsaydik zamani. su kadar insan, bir cember yapip tutardik seni belki. tasirdik.

4 Ekim 2009 Pazar

this sunday

This day, which seems like any other day but weekends. This day, which appears as deserted yet sunny. This day, on which children are supposed to play outdoors. This day, which looks so fine with a book in my hand. This day, which belongs to the autumn and yet reminiscent of something subtle, something that shines. This day, which is so calm, brings with itself the joy of living, the happiness of loneliness. This day, like snowy days, is so comfortable with its soundless being. Just being there to be looked at and be experienced. This day, this sunny day, this Sunday... It is the impression that fuels my thoughts, it is this fleeting atmosphere that gives way to ramifications and speculations about childhood, adulthood. This day, that slows down, minute after minute in order to actually stop the time altogether.

30 Eylül 2009 Çarşamba

poe'nun bulutlari

bulutlar, yeryuzundeki evlere, sokaklara, insanlara, odalara ve uykulara sanki sizacakmiscasina, asagi dogru suzulmuslerdi. bir uzum dali gibi uzattiklari kollari griydi. griyi kapsayan genis kirmizilik o aksamustunu daha da bogucu yapiyordu.
sanki hava da agirlasmisti, dunya nefes alamiyordu.

ve iste boyle bir halatin ucuna takip bulutlara bagladigim dusunceler, teker teker kopup kucagima dustuler. gokyuzunun yukunu biraz da sen tasi dermiscesine.
o gun yagmurlugumu giymeyi unutmusum.
kacarken cukurlara dusmusum, kirmizi tarlalardan gecmisim, sari sularda yikanmisim, bir vucutta uyanip ellerine bakmisim, kemiklerine dokunmusum, damarlarini saymisim.

kacarken bir koro sarki soyluyormus. bagira cagira, kakafonik sesler, tesekkur etmisim onlara.

kendimde uyanmisim.

bulutlar o gun darbe yaptilar sanki. komutanin eli dagin ucuna kadar degmis de, bir noktayi gosteriyor neredeyse. butun sehir halki, oglen uykularindan uyanmis, o noktaya dogru ilerliyor. ve bir sehirli olarak ben, uzaktan izliyorum onlari. bir sehirli olarak, fotograflarla buyumusum. hep bir adim geriden, fotograflar cekiyorum. hep kacarken, yetisemiyorum bir yandan.

o ruyada bu kadar korkutucu olan neydi?

bir aksamustu, poe'nun bulutlari yeryuzunu ele gecirmisken yeldegirmenlerinin sesi geliyor uzaktan. statik, ugultulu bir ses. bir sovalye goruyorum yakinlarinda, bana el salliyor. galiba dunyanin sonu geldi. onu gormemezlikten geliyorum.
yesil cimenlere bastigimizi fark ediyoruz, komutan hala dagin ucunu gostermeye devam ediyor. bir kagni geride birakilan postallari topluyor.

gruba bir turlu yetisemiyorum. nasil bu kadar hizli yuruyorlar anlayamiyorum. bulutlarin kabarik uclari asagi dogru sivrilmis ben gormeyeli. durup korkumun fotografini cekiyorum. dunyanin sonunun fotografi.

kendimde uyanmisim.

bulutlar yaklasiyor, insanlar uzaklasiyor. en iyisi yere uzanmak. sacimi tokadan kurtardim. yere yatiyorum. karin bolgemi korumak icin hicbir hamle yapmiyorum. geliyorlar. ben de bekliyorum. aklimda bir melodi var. o ana uymuyor hic uymuyor, sinirleniyorum. sus n'olur sus.

poe'nun bulutlari, kapaniyor uzerime.

25 Eylül 2009 Cuma

anlamaklar

heidegger'in bir varligi anlamaya dair soyledigi sozler geciyordu ceviriyle ilgili bir makalede. anlama (understanding) surecini agresif (siddet iceren diyelim) bir eylem olarak yorumluyordu. ve karsidaki varligi anlamadan onun otekiliginin yok olamayacagini soyluyor hemen akabinde.
yikici bir anlama sureci tamamlandiginda neye donusuyor yani?
heidegger okuyasimi getirmesi disinda (ki ne coklari okuyasim geliyor, derrida okuyasi gelince insanin uc cumleden sonra yoruluyor, okuyasimiz gelse kitaplari alsak da bir de anlasak... heideggerce konusursak, anlama surecinde metne yonelttigimiz enerji icimizde patliyor afedersin anlayamayinca) evet akademinin, doktoranin mazosist bir yani oldugunu soyleyenlerin ne demek istediklerini heidegger isiginda anlayabiliriz.
ve elbette agresyon varsa saldirganlik ve cinsellik de orada bulunuyor. anlama eylemi hem saldirgan hem de erotik surecleri olan bir seye donuyor.
simdi burada tahminim (heideggerle ilgili kisacik bir bolumden yola cikiyor sabirsizimiz, heidegger'in hepsini okuyamayacagini biliyor) en azindan kendisinin anlama surecinde "ideal anlama"dan bahsediyor oldugu. bu ideal anlama durumunun gerceklesmesi icin, bir seyi tam anlamak icin, o seyin butunluklu bir oznelligi (integral subjectivity) oldugunu var sayiyor olmaz miyiz acep? biliyorum "varlik"tan oznellige kaydik bir anda. orayi ben de cozemedim. bu durumda kendimizi de butunluklu algilamamiz gerekiyor demek ki. butunlugu olan varliklar olarak butunlugu olan diger varliklari "tam" olarak algiladigimizda aslinda tuketim/cinsellik surecinin disina cikmis mi oluyoruz? eh o durumda surekli bir anlayayazma durumundan bahsedebiliriz ancak zaten diyor sairimiz. anlayayazma durumumuz ise her kosulda siddet icerecek. evet diyalektik mevzular bunlar.

buyuk sozlerle ifade etmek istemiyor gonul ama kolaya kaciyor biraz: soze inancimin azaldigi su donemde, su agresyonu, akademik egoyu, egoyu da yaninda goruyor olmak, heidegger'in bu soyledigini daha da anlamli kiliyor gozumde. eh... akademik ve akademi disi okuyan ego(muz) hep vardi, ama sozle ilgili inanclarda da bir asinma olunca boyle kaliniyor ortada.

ve soze olan inancin asinmasi sonucu yerine gelen bir durum olmuyor. daga kusuyoruz ve fare oluyoruz gibisinden. soz ise yaramadigi icin soze kusmek gibi bir durum belki de.

heidegger'i belki hic okumayacagim ama en azindan krishnamurti'yi okumak istiyorum turkiye'ye dondugumde. bu da bilgisayar ekrani notu olsun.

---

ikincil olarak da oyle dertleri mayalaninca insanin icinde yogurt oluyor. o yogurt da bir bakmissin icini doldurtmus, hafif taslasmissin, eskisi kadar esnek, hareketli degilsin. sabirlisin. demek demek buymus bahsettikleri sey dedi port-royal.

gri ve kırmızı çarpışmış

düşüş tarihi yaklaşmış
gri ve kırmızı çarpışmış.

19 Eylül 2009 Cumartesi

y

elindeki taşları birer birer, sanki düşmelerinden zevk alırmışcasına yere bıraktı. taşlar kendiliklerinden düşmediler ama ona ağır geliyorlardı.
o düşen taşların ölüsüne bakarken bu şekilde elindeki her taşı düşürdüğünü ve en nihayetinde yaşamındaki taşların hepsinin uçuk birer anıya dönüşmüş olduğunu fark etti. taşlar düşüyordu ve onlar düştükçe yaşam uykuyla uyanıklık arası gelen görüntüler ve sesler gibiydi. ne ucundan tutabiliyor, ne de ismini koyabiliyordu. bir şey olmuştu ama... ne olmuştu?
bir çocukluk vardı ve onun üzerine yüklenen her anlam (k)ayıp kategorisine girmişti. bir sonrası vardı, tanışma faslıydı. tanışılan ne onu kabul etmiş ne de reddetmişti. köşesinden bakıp tanımaya, anlamaya çalışıyordu olan biteni. küçük taşlar. ve bunun da sonrası vardı, bazıları uyanış demişti ismine. uyanmış ve büyük bir açlıkla kahvaltı etmişti. çok açtı çok. ve önceki tanımalardan gelen taşların midesine oturduğunu ve artık aç olmadığını fark ettiği an...

işte böyle bir deniz gibi. ya da gözünü alan bir ışık gibi. onları böyle hatırladı. sanki üflese uçaçak olanlar. sanki üflese üzerindeki tozların dağılacağı bir takım yaşamlar. uykuyla uyanıklık arası hepsi soluklaşmıştı işte. hiçbirinde çok duraklayıp dinlenememişti belli ki.
ve şimdi elindeki son taşlar düşüyordu yere. hatırlasa bir şeyleri ah. hatırlasa ve dese ki, "evet böyleydi ve böyle olacak. hep aynı hikaye."
son taşlarını düşürmüştü yere. aceleyle kurtarmaya çalışırken onları yerçekimini unutmuştu. ve aceleyle toplarken, koyacak yer bulamadı onları. göğsü hiçbir şeyi taşıyamıyordu çünkü.
yaşam (hayat kadar büyük olmayanı, daha somut olanı, düşününce aklımıza arabaları, caddeleri, yürüyen insanları getireni) çoğunlukla bir türlü biraraya getiremediği kopuk kopuk hayallerdi. ve birileri tutbiliyorlardı o taşları ellerinde, emindiler. sanki ona öyle geliyordu ki bir tek o... ve biliyordu, bir tek o olamazdı. her şeyin ismi vardı. ve kendi ismini bulamazken, çocuklukta, az gelişmişlikte, iradesizlikte ancak isimler tanıdık gelirken, taşları elinde tutamayacağını biliyordu en azından.
yaşam hayal meyal hatırlanan kırık anlardı. ve en azından düşürürken taşlarını, o anın da bir hayale dönüşeceği umuduyla düşürdü onları.

----
bilmiyordu, anlamıyordu ve yapamıyordu.

http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/8248589.stm

17 Eylül 2009 Perşembe

ceviri

ceviri nasil zor bir seydir. simdi ceren'in rezalet cevirisini bir karsilastiralim orjinaliyle.

Two Girls (by Howard Nemerov)

I saw again in a dream the other night
Something I saw in the daylight years ago
A path in the rainy woods, a shaft of light,
And two girls walking together through the shadow,
Through dazzle. 'till I lost them on their way
In gloom embowering beyond the glade.
The broght oblivion that belongs the day
Covered their steps, nothing of them remained,

Until the darkness brought them forth again
To the rainy glitter and the silver light,
The ancient leaves that had not fallen then.
Two girls, going forever out of sight'
Talking of lovers, maybe, and of love:
Not that blind life they'd be the mothers of.


Şimdi de arkadaşımız bendenizin berbat çevirisini yayınlıyoruz:

Iki Kız

Geçen gece yine girdi rüyama
Yıllar önce günışığında gördüğüm
Bir ışık hüzmesi, bir yol, ıslak ormanda,
Ve iki kız yürüyorlar gölgenin
Ve parıltının içinden. Onları kaybedinceye dek
Kayranın ötesindeki kasvetin içinde.
Parlak günle gelen unutuş
Sildi izlerini, kalmadı bir şey geriye

Karanlık onları yeniden doğurana dek,
Gümüşi ışığa ve ıslak ışıltıya,
Kadim yapraklar düşmedi yere bir daha.
İki kız, gidiyorlar yok oluncaya dek
Belki sevgililerinden ve aşktan bahsederek.
Anası olacakları şu kör hayat yerine.

Uğraşıyorum, anlatim bozuklugu komasi geciriyorum. daha da olmuyor olmuyor, 3 satırda cümle kurulur mu?

16 Eylül 2009 Çarşamba

nasil da zor huzur icin engellere takilmadan disari atmak kendini. belki karli bir gunde...

thank you port-royal


bir pencereden bakiyorum her seferinde. ve her seferinde gordugum sey kar taneleri. bir kedi var balkon demirinin ustunde, kuyrugunu kaldirmis, kar gibi kar beyazi, asagilara bakiyor. kedi oluyorum ben de. port-royal yardim ediyor. ilk once bir yurt odasi camindan kari gorusumle uyaniyorum. sonra besiktas'taki bir evde, bir pencereden yagan kara bakiyorum. susan yollari dinliyorum. kapsaniyorum, ustum ortuluyor. karlarin altinda, gozlerim eriyen damlalar kadar islak, kirmizi burnumun hissizligine, burnumun aslinda orada olmayisina hayretler ederek, kahkahalar atarak, inanmayarak, inanamayarak yatiyorum oylece. muzik yardim ediyor elbette. ortu gosteriyor oldugu gibi olani.
sonra baska bir kar geliyor aklina insanin. bir parkin icinde yuruyen 4 kisi, bir tanesi kacamak bakis atarken arkaya, sanki aklimda kalmamasindan cokca korkup, bir turlu ulasamayip o ana, fotografini cekiyorum gordugumun. bir tanesi yikiyor digerini karlarin ustune. bogusuyorlar, gogsum dolu dolu. islatiyoruz coraplarimizi.

butun bunlari dusunurken iste, port-royal'in muzigi bir isik yakiyor gozlerimin onunde. taneler hizlaniyor, hizlandikca hizlaniyor. bir seyler yapasam var ve yetmiyor. olesim geliyor neseyle. bir anda aradan gecen yillari yok edercesine butun bu anlar toplaniyor, karsiz, tek basina bir yatagin ustune konuyor. o yatagin uzerine konan tanelerle yorgunlugumdan siyriliyorum. huzurlu bir dikkat geliyor, sanki hayattaki dogru hizi bulmusum gibi. nefesin dogru aktigi tempoyu, kara her tarafiyla basan ayaklari, hepsinin hizini, hepsinin yavasligini kavramisim gibi. ve sanki butun bunlara odul olarak ayaklarim bir his gonderiyor yukarilara dogru, cok kar topu oynamisim da sogukta donan ayaklarimi kaloriferde isitiyormusum gibi. sanki zaman hic olmamis, cunku cigerlerim buna izin vermemis, bir anin icinde sonsuza kadar devinebilirmisim gibi.

kings of convenience

yillardir dinlemiyordum herhalde bu albumu. bir anda evi degistirip havayi yumusattigini fark ettim yeniden.
---
homesick

searching boxes underneath the counter,
on a chance that on a tape I'd find...
a song for someone who needs somewhere to long for.

Homesick.
Because I no longer know where home is.
---


14 Eylül 2009 Pazartesi

13 Eylül 2009 Pazar

from "sympathy"

"So will the sun shine on glass and silver the day I die. The sun stripes a million years to the future; a broad yellow path; passing an infinite distance beyond this house and town; passing so far that nothing but sea remains, stretching flat with its infinity of creases beneath the sunlight." (woolf 111)

12 Eylül 2009 Cumartesi

ne oldum, nasil insan oldum ben de anlamadim.
murcof'un icine batip bir daha cikmayasi varmis hayal dunyasi derin fahriye abla'nin.

11 Eylül 2009 Cuma

leyland kirby - when we parted my heart wanted to die

uzak

uzak'i ilk defa izledim.
cok guzel oldu. cok.
Bir Intihar Aksami Uzerine Soylenti

Kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam

Kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.

Kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam

yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler...

Turgut Uyar

*cok, cok bir siir. asli'ya paylastigi icin tesekkur ederim. simdi duvarimda, arada bir okutuyor kendini.

7 Eylül 2009 Pazartesi

hazir uyuyamiyorum

bazen diyorum ki butun insanlik batsin. herkes manipulatif, herkes rezil. burada da oyle elbette. kiziyorum annemle babama, bir miktar daha bana hayatla bas etme stratejisi bahsetseydiniz yahu. yani soyle isini bilen insanlarla karsilasinca ya ugrasacaksin ya susacaksin durumu oluyor. tabii ki bu seferki isini bilen ot kafali "iyi adam" alt komsusu olmakta. yani burada bir cocukluk simulasyonu yaratmisken ben, amerikadasin, gelmisin kac yasina huzurum kacti resmen. bir insan surekli bi de boktan muzik dinler mi ya?

4 Eylül 2009 Cuma

milliyetcilik

sozlukte siyaset meydaniyla ilgili yazilanlari okuyordum. 13-14 yasindaki cocuklara nasil anlatilir diye dusundum: milliyetciligin, milletin, etnik kimligin, halkin, kulturlerin ne oldugu. nasil birbirinden farkli seyler oldugu.

kahve sigara yaparken icimden de dusunuyordum, bana sorulsa, anlat deseler bu cocuklara ne dusundugunu. ne kadar zor, egitim sisteminden gecmis, henuz padisahlardan, kumandanlardan, savaslardan uzaklasamamis cocuklara bunu anlatmak. biri cikip diyebiliyor cunku, turk kimligi ust kimlik olsun diye.

baslasam diyorum, aklima ilk olarak benedict anderson geliyor. milliyetciligin ne zaman dogdugu, aslinda ne kadar yeni bir kimlik algisi oldugunu soylesem diyorum. binyillarca insanlar bu sekilde yasamadilar, bu sekilde tanimlamadilar kendilerini, ama simdi ne kadar gercek, ne kadar bize dair, ne kadar dilimizde algimizda desem. bakin o da irlandali ama bunlari soyluyor desem. yok olmayacak.

'otekilestirme' desem. ne kadar aciklanamaz hale geliyor bu kavramla da. (ya da ben aciklayamiyorum:). otekiler o kadar cok ki hayatta 'oteki' taniminin muglakligini bir kenara biraktigimizda. farklilar sonsuz. ve hayati "anlasilir" kilmak adina, onunla basa cikabilmek adina insanlari bu kategorilerin icerisine sokup sokakta yuruyoruz biz desem. ama bu kategorilerin neye gore nasil olustuklarini bir dusunsek desem. bize oteki olanin zamanla ve mekanla ne kadar degisebildigini, en azindan sabit olmadigini aciklayabilsem. olmuyor. yine kendime konusuyorum.
baskin oran'in gecen gunku makalesinden ornek gostersem dedim sonra. baskin oran ismi ne kadar fazla sey anlatiyor. boyle bicak sirtinda bir mesele, isim verdigin anda o isme yapistirilmis bir suru etiket senin de oluyor.

ve kendi universite egitimimi hatirliyorum sonra. universite 1deki sudan cikmis balikla basa cikma halini. cogu insanin ilk genclik yillarinda hayatlarinin parcasi olmus; bayrak ve turkluk etrafinda toplanmis rituellerin bir insan buyurken nasil bir rol oynadiklarini dusunmek yetiyor aslinda bu sudan cikmis balikligi anlatmak icin. milli tarih anlatisi disindaki herhangi bir seyle karsilastiklarinda bircok insanin verdigi sert tepki, ya da yine bircoklarinin hissettigi 'bugune kadar gudulmusum' hissi acikliyor aslinda o anlatinin hayatlarimizda ne kadar onemli bir rol oynamis oldugunu.

sigara bitti ikincisini yaktim ama. eriskin insanlara degil de, cocuklara anlatamamak hali umitsizlige surukledi beni. bu konuyu bu bicak sirti halinden cikarmak isterdim cunku. cocuklarin, egemen anlatinin disinda bir sey duyduklarinda sert tepkiler vermemelerini, ya da salak gibi hissetmemelerini isterdim cunku.

bir yandan da iste boyle umitsizlikler hareketsizlige surukluyor insani dedim. belli de olmaz, belki bu bicak sirti durum o cocuklarin dunyasinda daha konusulabilir, anlasilabilir bir hale burunur. bir sekilde konusabilmeliyim, konusabilir olmaliyiz.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

ruya

ruyamda ben lise birincisi olmusum, haberim yokmus bundan bana soyluyorlar. ve ogreniyorum ki yakindaki askeriyeden bana hediye gondermisler askerler aralarinda birlesip. alla alla derken paketi aciyorum, icinden bir suru boxer cikiyor. bu bir askeriye gelenegiymis. allahim bunlar ne boyle temiz midir derkene (temizlermismis), uzerine tebrik yazilari yazmis olduklarini goruyorum. bazilarinda yok hicbir yazi sasiriyorum falan. bu arada da bir baci muhabbeti gidiyor, askerler bana saygi duyuyorlarmis cok. boxerlar da cizgiliden duze bir cesitlilik gosteriyorlar.

acaba delirdim mi ben? yoksa bir guc pozisyonuyla digeri arasinda bir baglanti mi kurmusum bu ruyada. yoksa eski lise binasinin yerine askeriyenin yerlesmis olmasi midir bunlarin ortaya cikis sebebi? yoksa ders calismadigim icin acayip sucluluk hissediyorum ve eski gunleri mi yad ediyorum. noluyo lan?

27 Ağustos 2009 Perşembe

bir varmis

bu is herhalde olmayacak. yani hani oyle turkce siir geleneginden bir cumleyle baglayalim: "surunerek yasanacaksa." ev manyagi olmak, ev oluyorsun. sonra temizlik manyagi olmak, sen kir oluyorsun, duzen manyagi olmak, duzen oluyorsun. gidiyorsun, sonra geri donuyorsun, dilin disarida. nefes nefese. yansitiyorsun.
yansitiyorsun yansitiyorsun. boyle alip nereye koysan da duzenlesen kendini. nasil olsa da bir nefes digerini izlerken durulsa gittikce. yapilacaklarla, yapilmayacaklarla ne yapacagini bilmemek, onlar gelip bogazina dayanana dek. bir turkce siir gelenekselligi daha: "yahu ne yapacagim bu kadar hayati ben?, karar vereceksin demis balikci" bunu da ancak balikci der. balikci yoga yapmaya karar vermenin hayati degistirmeyecegini, hissedisi degistirmeyecegini dusunur. ona gore her sey birbirine minik aglarla baglanmistir. o belki de buyuk kararlarin adamidir. adim atar, merhaba yeni gerceklik. minik aglarin dalgalanisini goruyorum ben.
kucuk kararlar evet de buyukler gelmiyor be. buyukler de zaten tekrarlarin gelip de sinirlarina dayandigi gerilim bolgeleri. egilimlerin hep egrildigi evler. deg-is-im, parmaklarimin ucunu sizlatiyor.
beynime kutuphaneler, yemek takimlari ve cok cekmeceli kullanimi pratik dolaplar almak istiyorum. tek tek yerlessin her sey. istendigi zaman ortaya ciksinlar. dolaplarin ici de duzenlensin mumkun mertebe.
cunku ancak kendi kendine basa cikacaksin.

25 Ağustos 2009 Salı

uzak, hep uzak.

bocek

Bir seyler okuyunca, bakinca resimlere, cok uzun ve bitmez, tekrarlardan olusan, insana dair, insanin koca varolusla basa cikamamasina dair bir hikayenin parcasi hissediyor kendini.

Sonra odada yalnizken bir bocek goruyor tahtanin uzerinde. Oyle caresiz ki, o ziplayan bocekle basbasayken. Nasil bir tehdit onun orada olusu. Bocege karsi kendini olcup bicen insan.


7 Ağustos 2009 Cuma

teslim

bir insana teslim olunamayacağından dolayı (insan tekinsiz, yargılayıcı, bizi "olduğumuz" gibi kabul etmeme riski olan, bizim değişme riskimizi getiren, ölümlü) bir tanrıya teslim olunulmuş belki. bir soyutluğa, bir yazıya, başka bir tarafa.

süt içince teslimiyet.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

yogurt

gece kalkip yogurt yemenin hatirlattigi sey sikintili zamanlar nedense.
aci soslu komik.

2 Ağustos 2009 Pazar

golge

her seyin bir gunese bakan parlak tarafi, bir de golgesi var.
o golgede biraz oturunca, sokak lambasindan gelen isik yapragin golgesini yansitiyor duvara. ozellikle muzikli diyarlarda, bir karakalem yuz olusuyor o golgeden. basini one egmis, 15-16 yaslarinda bir oglan cocugu. biraz ben ona anlatiyorum, biraz da o bana.
soruyorum ona, nasil bir yol, nasil bir adim, nasil bir ses ve sessizlik? ve isigi goster diyorum ona. azmi goster, sabri goster. kelimelerimi kurtar.
cunku biliyorum onun orada oldugunu. bunu anlatinca yok olacak, vakit daralacak onu da biliyorum. hava gittikce karariyor cunku, onun yerini baskalari aliyor. mesela olgun bir adam.

her seyin muzigi varsa. her hali kapsayan bir muzik varsa. hayata kakafoni diyorlar bu yuzden. bir duzenleme ihtiyaci, muzikte huzur buluyor insan. ekran 2 boyutlu, duz. diger hayatlar ne kadar karisik olursa olsun, bir sahne, duzenli. yalniz kisinin kendisi, kendisinde, ya da empatinin kosesinde hissediyor kaosu. baskasinin kaosu fazla digerine. en fazla anlamayi reddediyor bir vakit. aliyor bakislarini oradan, bir baska yone yoneltiyor.

her insanin bir golgesi var. cesareti korku yapan bir parcali duzen. ikilikleri karistiran, birbirine sarmayalan, sonra bir tarafin zaferini isaret eden, sindiren. taraflari hep belleyen.

13 Temmuz 2009 Pazartesi

ayaklari parcaladim ama yurudum yurudum bugun.
if you liked it then you should have put a ring on it. ho ho ho.

11 Temmuz 2009 Cumartesi

gidiyorum yine di mi? evet.

uyumak icin ne yapmaliyim acep?
kitap okuyamam
tv izlemek istemiyorum
oyle karanlikta yatsam olmayacak. muzik acsam simdiki halet-i ruhiyeme cok iyi gelmeyecek.
bu aksam benim de bir iki bira alip muhabbet edesim gelmisti, birayi ictim ama muhabbet olmadi monopoly oldu.
birbir modu.


ve bu aksamdan kalan soz:
"ancak bir ise kanalize olunca kisilik gelistirebilen insanlar bunlar."
bu boyle son gunlerde icinden cikamadigim, ne yapmali konulu buhranlara farkli bir aci getirdi. hangi ara inanmisim 'bir sey yapmiyorsan bir hicsin'e?
seviyorum boyle uyandirma cumlelerini.

7 Temmuz 2009 Salı

ara sokak

yine anacaddeye cikmaya korkup ara sokaklara daliyorum. onume bir kagit ya da bir gunluk almaktansa buraya yaziyorum.
icimden kolay cikip havaya karisanlar artik ayaklarima dolaniyorlar. gezegenlerimin bir kisminin geri gitmesinden midir, yoksa bakilan her yerde bokluk gorulmesinden midir bilinmez, artik pek dogrudan olmuyor anlatilar. sonra, her yere bakip bokluk gormemenin ismi de buyumek olmus sanki, bazilarinca. bu da komik geldi simdi. (kabullenmek, hm hm hm) kolaydi.
kagitta duzgun bir anlati olusmamasindan (giris, gelisme, sonuc), gunlukte ise yazarken, telefon konusmasinin bittigi zaman hissedilen o garip sikintiyi hissetmekten korkuyorum galiba.
kimseye anlatacak bir sey yokken, ama bir seyler dolaniyorken yine de ortada, burasi iyi iste.
hele aile soz konusu ise bir seyler dolanmamasi zaten imkansiz. pj harvey madalyonun diger yuzunu ozetlesin:

I freed myself from my family
I freed myself from work
I freed myself
I freed myself
And remained alone

ve silence.
algilarimda bir gariplik mi var yoksa uzun zamandir buralar sikintili mi?
-
bak ama pis harvey, the mountain'a gecti. simdi cigliklar atacak. yoksa o aileye geri donus mu yasiyor, yok yok geri donemiyor. ancak olen grandma'lara yakin hissedebiliyor.

By the mountain
I feel nothing
For in my own heart
Every tree is broken

The first tree will not blossom
The second will not grow
The third is almost fallen
Since you betrayed me so

bitti.

5 Temmuz 2009 Pazar

aglamayan

hava kapali. gozluklerimi takinca sarilasiyor her sey. dunya bana burunuyor.
*
bir evin icinden, elli yaslarinda bir kadin firlayarak cikiyor. kizi evde, o kadin gitti diye uzuluyor, agliyor. anneyi beklentiler boguyor, disiplin olduruyor. bahceye beklenmedik bir ruzgar doluyor, sandalyeler bosaliyor.
*
evine gittim, yaklasamadim ona. cok mu cocuk olurum diye korktum. hayat ne kadar agir, onu bilmememek icin direndim hep, dusundum ki soze donusurse her sey, hep bir umut var. biz her seyi soze donusturursek, rollerin kosesinden kiyisindan suzulup, dans ederek gecebilirsek, umut var.
*
o kosan kadinin da bir annesi vardi. "keske" dedi, "ismini aglayan koymasaydim. simdi kizim hic aglamiyor."
*
o kadin hep sakin oldu. birisi gidince buralardan kafasini mesgul tuttu. icinden cikacak bir sey varsa- mesela matem- beynini mesgul ede ede onu kucultecegini dusundu. bazi parcalarini hep sakladi, acmadi. o isimsiz kendilik bir kuyuya donustu, dikkatini daginik, ellerini sakar yapti.
garip bir depresyondu onunkisi, hayat diye agdali bir sey varsa, hani su terazide hep agir cikan, onda vucut buldu. butun nemli havayi uzerinde tasiyordu, nasil oluyorsa insanlarin cumlelerini, sozlerini, duygularini bir miknatis gibi kendine cekiyordu.

icindeki derin bosluk bir evdi; isgal edilmesin istedi. o ic evinin sinirlari icinde dinleniyordu. oysa kafasini bosaltmaya calisirken, surekli disaridan yeni cumleler siziyordu icine. konusmalar boguklasiyor, boguklastikca da etkileri artiyordu.
o biliyordu ruh nasil serin, insan nasil dingin olurdu. buna inanmayanlara o boslugu anlatmak cok zordu. en buyuk kesfini yasayamadi.
eskisine gore sessizlesmedi, zaten kendisiyle ilgili hep sessizdi. bu yuzden onun depresyonu sinsiydi. aglamayan, sikica kavradi sikintisini, cebine koydu.
caktirmadikca da yoruldu.
elleri cebinde masa oldu, sandalye oldu.
ama cok yoruldu.
*

white chalk

White chalk hills are all I've known
White chalk hills will rot my bones
White chalk sticking to my shoes
White chalk playing as a child with you

White chalk sat against time
White chalk cutting down the sea line
I know Mary's by the surf
On a path cut 1500 years ago

And I know these chalk hills will rot my bones

Dorset's cliffs meet at the sea
Where I walked
(Our unborn child in me)
White chalk
(Poor scattered land)

Scratch my palms
There's blood on my hands

3 Temmuz 2009 Cuma

"bu kadar kendinden bahsetmeye, yazi yazsana?"
bir cumle bu kadar uzak hissettirir mi boyle boyle. hakikaten evrendeki konumumu tam olarak belirleyemiyorum. bir anda her sey, iste boyle sizofrenik bir kurgu gibi gelebiliyor. bir anda kurmusum gibi, adini koyamadigim iliskiler silsilesinde sallaniyormusum gibi.
amerika koreltmisti, ama bu kafa karisikliklarina merhemdi. ve ben sifonu kisa surede cekip birakmaya calisirken, bunlar da aradan kayiyor.
nedense ilk anda boyle cumleler hazimsizlik yaratiyor, sogutuyor, istah kesiyor. sonrasinda kurgunun bunyesine kabul edilse de, bu hazimsizligi ilk anda yaratiyor olmasi bile rahatsiz ediyor. zaten yalpalarken yine yalpaliyormus oluyor insan.

boyle kacasi geliyor hatta da, caktirmayalim diyor. kacasi'larin hangisi bugune kadar ise yaramis ki? kacasi olanin kacacagi yer olamamis ki, zaten kendi dedigi seyden kacarken. sanki oyle bir sizofreni ki, kendine asik olmadan dunyayi yasanmaz kilmis. oyle miymis hakikaten bilemiyorum. bir cumleden hikaye cikariyorum. karakterin ideal yoklugu gibi bir sosyali yapabilmeyi yasamaya calisiyorum. olmuyor. ama bir yandan da insan aynasiyla yasayamiyor zaten.

ve bundan sonrasi, az durmalarla gececek. bu uzuyor beni. az durmalar, cok kosmalar, isler, yapilmayanlari... sadece cumleleri degil, yasami sindirmeye vakti olmayan bir kosusturma.

ve ben sabirsiz, ayni anda sevmiyorum kosturmayi. her gune, her saate, bir yuz, bir is dagitmayi.
nilsu blogunu kapamis. niye kapiyosun nilsu ya su bloglari? nerden takip etcez seni amerikadayken?

28 Haziran 2009 Pazar

simdilik donduk.
agacin yerine ses ve isik koyduk. ben bekliyorum, geri gelsin diye.
yarlarda firtina, trakya'da yesil.


niye boyle yazdim ki.
sesleselim istedim, cok mu sessizlestim?
yoksa amerika sonrasi bir hizlilik mi hareketlerde, dilin bacak sallamasi.

7 Haziran 2009 Pazar

hayat'im

bugun bir oyku okudum hayat'im degisti.
onun oncesinde aile soyle, lise boyle idi. hayat sonuktu, yanlis deterjanla yikanmisti.
umutlardan umut bulmak, bir de ustune pesinden gitmek gerekiyordu. guzel guzel kurup kurup. dikip bicip, sonra bir guzel sokmekti dikisleri hayat. doldur bosaltti, yuksek sesti. bir masa etrafinda soylenmeyenlerdi. ve bu masa etrafinda soylenmeyenlere daha once dikkat cekilmisti. (ustune yeniden oluyorduysa, bok yeseydi "hay'at")
sonra bir oyku okudum, hayat esnedi. gece saat 12 olunca, gun bitti diye uzulmeye benzerdi.
bir de kurgum olsaydi dedim, yanindan yenmezdi. bir tane "olmusum" olsa, hayat hayyaaat olur muydu, dikisler yeniden sokulene dek?

4 Haziran 2009 Perşembe

bebek

asli erdogan yazmis son oyku kitabinda:
"Elleri bile olusmus, insan bicimindeki mucizemsi leke. Pek yakinda, 'Ben canliyim', diyecekti,'bir mumya degilim ki...Hayatin kendisini istiyorum'" (46)

buradaki bebek hedefe kitlenmis bir yasam arzusu.
bir bebek ne zaman kendi istegine, o istegin sesine ihanet eder diye soralim o zaman. ihanet demiyelim, 'itina ile dramatize edilmez'den devam edelim. ne zaman inatci canlilik istegi muhalif seslerle, isteklerle karsilasir?

baska sorularim da var mesela:
canlilik saf, kendi halinde bir durum mu? yoksa "arsizca yasamayi istemek" gibi bir yasam "arzusu" var midir? biz nasil oluyor da canli oluyoruz kardesler, isteyerek mi olarak mi? bak bunu bilemedim. yemek yemesem, su icmesem, sadece olmus mu olurum? onu da bilemedim.
bi bok bilmiyorum.

arsizligin yaninda makbul oldugu tek eylem: yasamak.

3 Haziran 2009 Çarşamba

hayvan

hayvanlari sever gibi insanlari sever
cok az insan var ki bu sevgiye deger
kopekligini unutmustan hayir gelir mi birader?
badem gozlu, huzunlu, kabarik tuylu sevgili insan.
sen misin utanan kendi hayvanligindan?

29 Mayıs 2009 Cuma

istanbul

sari isik altinda, raz ohara and the odd orchestra dinlerken, mor kanepenin uzerinde cicekli bir ortu varken. her sey cok sari, cok dikilitas sarisi gozukurken, (arnavut kaldirimina vuran sokak lambasinin isigi gibi) bir huzur siziyor icerilere dogru. pek seviyor aliskanliklarini kisi. onlar geldi mi de bir yumusuyor. pelte her sey.

hele bir de tanidik bir ev soz konusu.
annem diyor, aslinda hayat cok kolay. (yani insan cok kucuk, yani butun bu ugrasin bir kosesi, kuytusu, golgesi var) bu sozu baglamindan koparip onume koyuyorum. karsilikli bir sure goz suzuyoruz. ona biraz alan taniyorum, o da bana sen de haklisin dermis gibi anlayisla bakiyor. bu aralar bakismalardayim. orada bakmayi, burada goz kacirmayi ogreniyorum. burada bakmasam da uzerime cullaniyor anlamlar. cok buyuk bir kismi egri bugru. isim vermeler, kumelemeler, toplamalar, cikarmalar.

oyle bu aksam cok bi sevdim,
arkadaslari. uzak oldu, yakin. ama oyle bende kaldi. aldim cebime koydum.

26 Mayıs 2009 Salı

12

12 ay oluyormus. 12 aylik tekrar, 12 aylik kalkis, 12 aylik yatis.
12 aylik kacinilmaz degisim, 12 ayin izi. 12 ayin beden muhasebesi.
yapmayin, yaptirmayin, yeter.

16 Mayıs 2009 Cumartesi

test

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. itirafa inanircasina, itirafa zorlarcasina degil de. bakiyoruz gozlerimizin icine. soruyoruz kardesim derdimiz nedir ve derdin ne? pis bir mahremiyet sariyor etrafi. herkes bir titriyor. mahremiyete dayanan oyunu kazaniyor. belki de sampiyon kendini baskalarinin gozunde gormeye alismis, hatta o gozlerin varligini dahi unutmustur.

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. oyle her iki insanin yasayabilecegi cinsten bir cinsel gerginlikten uzak. bakiyoruz gozlerimizin icine. soruyoruz yahu bunu yaptirtacak kadar ciddi mi her sey? pis bir yabancilasma sariyor etrafi. herkes once icine sonra disina kavruluyor. gulumseyen karsisindakini kurtariyor. belki de kahraman, insanustu bir merhamete sahip.

karsilikli oturuyoruz. bakiyoruz gozlerimizin icine. bir "seyin" cikacagindan emin, gercek bekliyoruz. sonra sormuyoruz bile. bu sefer boyle yapalim demisiz. uzun baktigin nesnenin taninir olmaktan cikmasi gibi, karsidakiyle ilgili tek bir dayanak kaliyor geriye. canlilik canlililigi agirliyor. ortada bir bosluk var, kimse sinirlarini cizemiyor. bir delik olusuyor hikayede; bir saniyelik hafiza kaybi.

12 Mayıs 2009 Salı

uzuntu topu minik minik oturdu koltugunda butun gun. sonra bogaz manzarali bir binanin tepesinde cayla birlikte yumusadi, kana karisti, eridi.

3 Mayıs 2009 Pazar

muzikay

oyle bir yillara bakasim geldi. tek tak tek tak (rem -drive)
tek tek bakarken, bir kizin yuzunden gulumseme uctu, dondu kondu kacti. en sonunda oldu ice donuk gulumseme.
oyle.
hatirladikca, o kadar kan revanin icinden bir tek umut etmek cikiyor.
ilginc o kadar kan revanin icinden umut cikmasi. hissi dolduruyor o "yillarca"nin. hem durdurup hem umut ettiriyor.
ne karanlik baska bir sey. oyle o hayatin ilk yillarindaki hissi yakalama cabasi, ergen telasesi. ama ne beden ne yillar uyuyor, dolayisiyla ice donuyor. ice donuk, tehlikeli bekle.
bir umutmus hepsi, sanki bir an sonra her sey degisecekmis.
sokaklar dolacakmis, insanlar yuruyecekmis, herkes bir yere dogru yuruyecekmis, sessiz. sadece bir kalabalik olarak. iclerdeki sinir akitilacakmis, yokluga zarar. evlere tekme. sonra gunun yorgunluguyla yururken oyle aksamustu, bir binanin tepesinden gunes saatsiz dogacakmis.
dunyayi aralarinda, kendilerini aralarinda paylasacakmis gibi.
bir umitmis. umitten daha farkli ama, her seyi yok eden bir "deger?" bir umit bir umut.

st louis yaniyor

karagumruk yaniyor adli sarkidan buraya geldim.
4 gun sonra da sehr-i istanbul, merhaba.

29 Nisan 2009 Çarşamba

15 milyon yil sonra sozluge tekrar yazmaya basladim. sanki icime 21 yas nerec girdi. cok tehlikeli. sistem falan diyor, aman oyle bir paper yazmayalim heheh.
20 sayfalik bir paperi yazmak icin yapilabilecek bilimum hareketler dahilinde, icqya girmeyi ve ircde chat yapmayi da dusunuyorum.
sol gozumun de .... cunku agriyor, o sebeple kufrettim.
agrisi word acilinca daha cok hissediliyor.
bana bir adet diktator U lazim, diktator U beni izliyorsan eger lutfen bu programi ara. babanla ben seni cok ozledik, gozumuz yollarda kaldi.

28 Nisan 2009 Salı

nuriddin farah

latife tekin'i bitirdikten sonra yeni derdimiz nuriddin farah.
hosgeldin jeebleh
ve sen de gittikten sonra amman amman gobek atacagim st louis'in archina cikip.

26 Nisan 2009 Pazar

of latife tekin

yaktin beni ya.
bu paper'dan sicacagimizi kabullenerek bu ise devam etsek iyi olacak sevgili ben ve bizler.

24 Nisan 2009 Cuma

postkolonyal aura


evet, bir uyanma hali oluyor yine. istanbul guzel bir sehir midir? sorusuna verdigim cevap bir anda degisiyor. istanbul guzel bir sehir degildir kardesim diyorum. e elbette guzel olan, aradan sectigin semtler binalardir hani. istanbul'un turistik ismini belirleyen semtler avrupa yakasinin kiyi seridi, anadolu yakasinin kiyi seridi, sultanahmet ve taksim dolaylarindadir.

hani istanbul minik rituellerimin, denize bakisin ve arkadaslarin oldugu gulusmelerin guzel semti oluyor iste. parcalari, anlarin sehri gibi. neresinde yasadigina gore cokca degisen bir sehir.

neyse istanbul aurasi delik desik olmus insanlarin sehridir efendim. x kisisi bir arkadasinin auralarla ilgili soyledigi bir seyi bana bir sir verir gibi soylemisti. bu arkadasi yoga ogretmeni, iste dunyanin bilmemne gurulariyla calismis vs. ve auralari gorebilen bir insan ayni zamanda, (dogru kabul ediyoruz soyleyecegimiz noktaya gelmek icin) ve auralari goren bu insan, ne yazik ki yoksul siniflardan olan insanlarinin auralarinin daha feci halde oldugunu soyluyor. delik desik ve rengi sonuk. auranin duzgunlugu de biliyoruz ki, kendiyle barisikliga, evrenle uyumluluga, enerjilerin rahat akabilmesine kisaca "iyilige" delalet. auranin duzgunlugu, parlakligi ve devamliligiyla olculuyormus.

bir de alinti:
"Also, aura is our spiritual signature. When you see a person with a bright, clean aura, you can be SURE that such person is good and spiritually advanced, even if he/she is modest and not aware of it. When you see a person with a gray or dark aura, you may be almost SURE, that such person has unclear intentions." (emphasis not mine :p (akademi ici sakasi da ilistirelim buraya))

ve yani kisacasi, eger diyelim yoksul insanlarin daha kotu auralari varsa, o halde diyoruz ki aura temizligi, yurek temizligi dedigimiz sey de belli kosullarin varligina bagli olarak gelisiyor. bu kaba okumamizda diyoruz ki auranizin temiz olmasi icin en azindan temel fiziksel ihtiyaclarinizin karsilanmis olmasi, evinizin yakinina cop konteynirlarinin cop bosaltmiyor olmasi, gunde iki vardiya calismiyor olmaniz, tercihen kot taslamiyor olmaniz, sehir sebekesinin suyunu icmemeniz ya da ne bileyim en azindan belediye otobusunde iki saat gecirmiyor olmaniz gerek.

bu durumda spirituel dunyanin sevgili gezgin yoksullari? siz de ormanlarda, dogada bayirda cokca gezip kendinizi "yol"a adamisken bu aktiviteleri sehir kosullarinda yapmiyordunuz sanirim. ama baska bir arguman da uretelim: hic hindistan'a gitmedim, gitmis gibi davranayim, bir rontgenci bakis atayim oraya. en azindan oradaki fakirlerin sehir kosullarinda da fakirliklerine devam ettiklerini ve auralarinin "temiz" oldugunu kabul edelim. bu durumda bu bir celiski midir ? (hangi dizide vardi bu) eh bence degildir...

ruhumuzun/auramizin temizligini yakalamak icin dahi bir takim seylere ihtiyac duyuyorsak (ev gibi, hele kadinsa bu kisi, daha korunakli bir ortam gibi -cunku kendini ormanlara, sokaklara atmasi vucut butunlugunu daha cok tehlikeye sokuyor-) batsin bu dunya. az kosullarla cok isi basarmis olup temiz auraya ulasanlarla, elindeki konforlariyla temiz auraya ulasmis insanlar arasinda da bir hiyerarsi doguyor o zaman. yani temiz aura esittir temiz aura olmuyor. buna da kizdim simdi olmaz.
o zaman batsin bu dunya diyorum. ya da burada daha politik acidan angaje bir noktaya ilerlemem gerekiyordu bilemiyorum.

bu isin postkolonyal kismi ise ayri ayri bir mesela. diyelim artik postkolonyal bir dunyada yasamaktayiz ama bazilari, denildiginin aksine o yola ciktim kendimi buldum surecinden cok, zorla goc ettiriliyor, gumruk noktalarinda anksiyete ataklari yasiyor diyelim. yani yolculuk dedigimiz surecin nostaljisi ve ogreticiligi hayatta kalma mekanizmalarindan cokca besleniyor diyelim. ama gordugumuz uzere en basta yoga hocamizin yaptigi gozlemden yola cikarak postkolonyal, "ucuncu dunya" ulkesi dedigimiz yerlerde daha az akiskan, delikli aurali insanlarin oldugunu goruyoruz(yoksulluktan dolayi).
yani istanbul dedigimiz delik aurali bir sehirdir. yari-kolonilesmis, hep bir arada derede, zor bir konumdadir gezegen acilarindan dolayi.
boylece de istanbul konusundan postkolonyal aura adli bir meseleye dogru yelken aciyoruz.

ve butun amac aslinda paper icin okuma yapmamaktir diyerek spekulasyonumuzu sonlandiriyoruz.



22 Nisan 2009 Çarşamba

cicektepe ahalisi

latife'nin cicektepesi, sarkilari, turkuleri doner durur beynimde. oyle masal gibi ya azicik, uyku getirir, huzur verir, umitsizdir.
oradan birkac kadin ciksin ister gonul, yapistirsinlar kendilerini kagida, dirensinler orada, fabrika onunde elinde silahi durdane ana.
hani dalgalarin sesiyle yazar ya virginia woolf, oyle bir kus sesi bellemis kendine latife, martiya yakin serceden hallice. onu dinleyip yaziyor durmadan. rabbim sana da yazdirsin dedi cicektepeli.
'amin amin'.

---
atilliga ovgu yazayim diyorum, hicbir seyden ilhamla.
zaten oyle olmali ya, hazir masal sesi edinmisken, atilligin gevsek havasina, yumusak sesine uydursun kendini soz.
oyle bugun geldi atillik, daha onceden bir atiklik, hani su da olur gibisinden. bu da olur gibisinden.
simdi iste atillik geldi catti, kapiyi caldi. kaldir ellerini, cabuk bilgisayarin basina otur oyalan dedi. ellerini simdi indirebilirsin dedi.
tamam dedim ben de.
simdi atilligin sulari sicak, denizi hafif tuzlu, gunesi kavurur.
actin mi alir goturur, akil yer, hislerini de yandan kemirir.
ah mahkemeye cikmayi bekliyordum halbuki
icimdeki boga burcunu oldurdum hakim bey, sucluyum, isciyim, caliskanim diye.
olmuyor, olmadi, olamaz ki.
bugun sanki iki dunyayi ayiran 2 saatlik bir uyku uyudu bu vucut. dunya ikiye ayrildi, oncesi sonrasi, onceki hisler, sonraki hisler, onceki nerec sonraki nerec, oyle oyle ayrildi.
uykudan kalkildi, masal sesi nerec'i avcuna aldi.
bos bos bos bos tatil istiyorum dedirtti, bos bos bos bos...
istanbul'un incisi
tatillerin birincisi

20 Nisan 2009 Pazartesi

geri sayim obsesyonu

ani yasamama izin vermiyor musun hayat? o zaman ben de minik anlar da yasamiyorum sana inat.
bak simdi geri sayim obsesyonuma, nasil? harika degil mi:

turkiye'ye 19 gun
ucagin kalkisina 18 gun
finallerin bitisine ve isci bayramina 12 gun
sondan bir onceki final paperina: 8 gun
sondan iki onceki final paperina: 2 gun
son sunuma:2 gun

arada yapilacak laundry sayisi:2
arada yapilacak market alisverisi sayisi:2
arada yapilacak banyo sayisi:6-7
icilecek sigara sayisi: 15*17= 255
bu durumda alinacak paket sayisi: 13
toplam delirme katsayisi: 3,17

delirttin beni finaller, delirttin beni hayat.

18 Nisan 2009 Cumartesi

dil

ingilizce yazarken, bu nasil denir diye dusunurken buluyorum kendimi cogu zaman ki bu sasirtici olmasa gerek.
ama bu turkce dusunurken de mi olur insana yahu? sanki dil buzullari var da beynimde eriyorlar, dil kuslari var evden uzaga ucuyorlar, kelimeler siliklesiyor, deyimler, deyisler, hepsi yok oluyor. ve bunu turkce'de yasiyorsa bir insan surekli ve surekli, artik ona oha-cus-ve amnezik dememiz gerekiyor.
bu hatirlamadigim kelimeler arasinda - tencere, ve daha hatirlamadigimi hatirladigim ama kendilerini hatirlamadigim bircok kelime var. hani uykumu da aldim vs. neden oluyor bu yahu?

sonra mesela bir insan has been'in ingilizcedeki fonksiyonunu nasil unutmus oldugunu kesfeder. yani daha dogrusu, kendini bunu tekrar hatirlarken bulur.

sanki yeni seyler ogrendikce, gerekli gereksiz hepsini atiyor beyin ucurumdan asagi. yani beynime soz geciremiyorum arkadaslar. 26 yas itibariyle ciddi anlamda bunamaya basladigimi dusuyorum.

mesela allahim sen bana akil ver diye, hani cokca kullanilan ama iste (bu simdi deyis de degil nedir bu, oyle bir kalip, neyse) bunu hatirlayamiyorum mesela.
uzerinde dusunuyorum nasil denilirdi diye.
dil erozyonu yasiyorum cok feci. yani hakikaten bir 10 yil sonra durum ne olacak cok merak ediyorum.
her paperi yazmaya calisirken ingilizceyi yeniden ogreniyorum, lisede 7 yilda ogrendigim (?) fransizca diye bir dil vardi, kendisi kayitlarda gorunmuyor.

buradan boyle anlarda yapageldigim uzere yetkililere sesleniyorum ve mumkunse beynine external harddisk yerlestirilen ilk insan olmak istiyorum. external harddiski hatirlamak icin mesela pencereye dogru bakmak zorunda kaliyorum. fil gibi hafizam vardir diyip siritan insanlar, size de buradan sesleniyorum cok giciksiniz.
hayat bir toz bulutu degil midir? boyle bir takim parildamalar, bir takim isimler, hayal meyal hatirlanan goruntuler, yarim kalmis cumleler ve kirik akorlar degil midir efendim hayat? yoksa cidden kandirmiyo musunuz beni fil hafizalar sizi? gercekten var mi boyle bi super hafiza-benden hicbir sey kacmaz-hatirlar seni de yakarim-kendimi unutmam kendini unutani da sevmem turunden bir sey.
e o zaman hakikaten iki farkli hayat turu var yasanan en azindan. bir kismi daha dogrusal bir bicimde anlatilar sunabiliyorlar demek ki.

olursa iki kol ve bir beyin de alabilirim kendime?
buna da gonulluyum. yeter ki goruntuler net, sesler tanidik, cumleler tam olsun.

26 yas 3 yonlu dil kaybinin da bir tur sakatlik olarak kayitlara gecmesi gerekiyor ya da. bilemiyorum, bakiniz cidden diyorum, hafizaen (hafizasal acidan, nasil ama kelime uretmekten geri kalmiyorum, aferin bana) evet ne diyorduk, hafizaen kendimi engelli hissetmekteyim.
kucuk bir oranda henuz, genel hastaliklarla karsilastirildiginda, ama kesinlikle yas-performans tablosunda yukarilarda gezinmiyor cizgi.

lutfen

lutfen biri bana paper yaz sunum yap paper yaz paper yaz diyebilir mi?

bu kadar dalga gecilmez, yani hani hakikaten bunun doktorasi olsaydi cok kisa surede alirdim diye dusunuyorum.
nasil uyaran fazlasiyla basa cikilamaz gibi, kendime sinirim artiyor artiyor artiyor sayin seyirciler.
bu aralar sinir temamiz, en azindan sahnelerimize oyle yansidi.
cunku sophie treadwell hakkinda yaziyoruzzz yaziyoruuuz yaaaaz-dik!

8 Nisan 2009 Çarşamba

sukse

cok kizmisim. daha da yaziyorum.
doktorlar yastik yumruklamayi oneriyor, ben ekran yumrukluyorum.
pat pat pat cat cat cat.
kizginlik guzzzeeeel insani eyleme iter
pasiflikten daha iyi
diy mi hocam?
tabii pismanlik hissinden aksiyona gecmek gerekir.
pismanlik-kizginlik-aksiyon
olay budur.
boyle lineer bir duygulanim sureci istiyorum mumkunse. (benimki sekiz cizdiginden daha ozel olmuyor) sekiz cizmesini televizyonu ilk kesfedisimle acikliyorum.
cunku mesela yuz kaslari olmadigindan gulemeyen bir insan misali olmus durum.
oyle bir korelmis....
uyarilmamis...
hayatina kast eden olmamis...
uyumak lazim.
sabah gunesinde daha bir belirginlesiyor nesneler.
ve diyor ki falimda "opinionated" bir yapiniz var efendim. bu egitimsiz kafada hic olmamasi gereken bir durumdur.
size inandik, bari opinionated, gelelim dedik. kelimeler dengeler dedik. boyle boyle buralara geldik.
sonra da buralarin oyununa geldik. (cok sert oldu ms. opinionated sizi boyle militan gormek istemiyoruz)
dear ms. partisan
lutfen olmayan durumlardan ayrilik cikarmayin.
yeri geldiginde sinirlenin.
yeri gelmediginde sinirlenmeyin.
henuz yeri gelmedi.
lutfen... arkadaslar...

kizginlik

kizdim. cok kendime. neden diye sorma. kizdim.
haciendo caras. sirada bekliyor. neden diye sorma. bekliyor.
sonra cok kizdim kendime. neden diye sormazsin herhalde artik. bilmiyorum. kizdim
biliyorum. yalan soyledim. kizdim kendime. hep ayni hikayelere kiziyorum artik.
kizdim. spoiled child cikti cunku. kizdim. ara mevsimler yasiyorum cunku.
ara mevsimler. her zaman bahar olsun gibi. bogazimdaki dugumlenme icin bir sey yapamamak gibi.
bir sey yapmamak daha dogrusu. satir satir duzeltmek ve basa donmek icin.
kizdim. evren sanki geldi ve beni 18 yasima birakti. 18 yasimda bir istasyonda yalnizim. kizdim.
herkes trene dolustu. tren nereye gidiyor ki? sordum. bir sonrakini beklemeye karar verdim.
beklerken bir sonraki gelmiyormus onu ogrendim. hayat surekli bir istasyonda mi gececek?
ve istasyonun delileri varken orada. gece olurken yavas yavas. kizdim kendi korkuma.
birisi de sormasin sigara alabilir miyim? sigara iciyorum cunku. hic hareket etmesem daha iyi olacak.
kiziyorum. ben henuz karar vermedim. kiziyorum. 3 kere yandim, 1 hakkim kaldi. kizdim.
delilerle duramadin, trene de binemedin. tek virgul hakkini kolayca harcadin. artik cumle son hiz gidecek. varacagi istasyonlari olan butun trenleri kacirdin.
kizdim.
siirler de kacti zaten. annenleri bulamamislar seni polislere verecekler. siirler kacti. sen roman trenine de binmedin zaten.
kizdim. cunku degisime inanmiyorum. kizdim cunku degisime hic inanmamisim. degisime inananlarin trenini de kacirmisim.
trenler geziyormus beynimde. oyle dediler. trenler.
her satir arasi bir nefes. haydi bastan. belki zaman gecer diye.
sanki amac trene binmek degil. nasil? sanki amac trene binmek degil dedim. bambaska sanki. oraya seni yurutecek guc... belli ki kafanin saglamligi vucuttan gelmiyor.
biri cevap versin. baska bir cevap. ay-na-lar disinda.
ay-na-lar.
ucu acik bir evren istiyorum. ucu acik bir evren.
kizdim.
cok kizdim.

7 Nisan 2009 Salı

blog apartmani

bir seyler yazayim istegiyle actim bu sayfayi ve goruyorum ki simdi nasil da butun bos vakitleri oldurme ustasi oldugumdan bahsederken bu ustaligimi kanitlayacak bir eylemi daha gerceklestirmis olacagim.

universiteden insanlarin bloglarina bakiyorum arada sirada. birbirine baglanmis bloglar alemi, kendini, bir seyleri anlatan insanlarin kurdugu bir ag soz konusu.
bu ag yillar oncesine dayaniyor gordugum kadariyla. 2004, 2003ten beri yazilan bloglar, kurulan komsuluk iliskileri, bir kisim arkadaslarin ismini yazida gecirme, daha cok yorum yapma ve link verme uzerinden devam ettiriliyor. yorumlar ustune yorumlar yapiliyor. yazilacak yaziya izleyen insan sayisina gore ince ayar yapiliyor. ya da depresif zamanlardaki destek arayisi, sinirli zamanlardaki insan istegi duygu yogunlugu yuksek yazilarla ince ayar kurallari falan gormezden gelinerek tatmin ediliyor. edilmiyor, ediliyor vs vs.

cok sikici bir yazi olmaya basladi bu neyse.

simdi bu blogumu da haber vermis bulundum bazi insanlara. ama henuz blogumda komsuluk iliskisi kurmaktan uzagim. bu iyi mi kotu mu karar veremezken, en azindan buraya bakan gozlerin gorunmezliginin bir hareket alani sagladigi kesin diyor kendimi kandiriyorum. aferin bana.

henuz alttaki ve ustteki dairelerin bos oldugu bir apartmanda oturmaktayim. apartmanimizin ismi blog olsun.

sonra apartmanimizi bocekler basiyor. ve bu boceklerin beni isirmak suretiyle bana ders calistiracaklarini hayal ediyorum. okuma yaptiran bir salginin kurbani olmayi diliyorum. henuz insan iliskileri nasil isler, ne olur habersiz oldugum icin de boyle sacma sapan hayallere vakit ayirabiliyorum.

mesela sacma sapanin sozluk anlamina bakiyorum ve abuk subuk anlamina geldigini gorup guluyorum. bunun gibi seyler.

bu yazacak 3 paperim ve 1 sunumum oldugu gercegini degistirmiyor ama kimsenin ugramadigi blog apartman no:15te mutluyum.

arada bir cikip merdivenleri siliyorum ve kazan dairesine iniyorum. aidat toplamaca oynuyorum, paralarini odemeyen kiracilari azarliyorum. kiracilari bulamiyorum, yine de azarliyorum. apartman depreme dayanikli mi diye kontrol ettiriyorum, gerekli miktarda komur aliyorum, hem ucuz hem de cevreye duyarli olanindan secmeye calisiyorum. su paralarini apartman panomuza asiyorum, gecen donemki parayi odemeyenlerin borclarinin altini kirmizi kalemle ciziyorum. butun bunlardan delice zevk aliyorum yarabbi.

iste boyledir bizim blog apartmanimiz.

3 Nisan 2009 Cuma

9238

WHEN I WENT TO THE CIRCUS

When I went to the circus that had pitched on the waste lot
It was full of uneasy people
Frightened of the bare earth and the temporary canvas
And the smell of horses and other beasts
Instead of merely the smell of man.

Monkeys rode rather grey and wizened
On curly piebald ponies
And the children uttered a little cry--
And dogs jumped through hoops and turned somersaults
And then geese scuttled in in a little flock
And round the ring they went to the sound of the whip
Then doubled, and back, with a funny up-flutter of wings—
And the children suddenly shouted out.

Then came the hush again, like a hush of fear.

The tight-rope lady, pink and blonde and nude-looking, with a few gold spangles
Footed cautiously out on the rope, turned prettily spun round
Bowed, and lifted her foot in her hand, smiled, swung her parasol
To another balance, tripped round, poised, and slowly sank
Her handsome thighs down, down, till she slept her splendid body on the rope.
When she rose, titing her parasol, and smiled at the cautious people
they cheered, but nervously.

The trapeze man, slim and beautiful and like a fish in the air
Swung great curves through the upper space, and came down like a star
--And the people applauded, with hollow, frightened applause.

The elephants, huge and grey, loomed their curved bulk through the dusk
And sat up, taking strange postures, showing the pink soles of their feet
And curling their precious live trunks like ammonites
And moving always with a soft slow precision
As when a great ship moves to anchor.
The people watched and wondered, and seemed to resent the mystery
That lies in the beasts.

Horses, gay horses, swirling round and plaiting
In a long line, their heads laid over each other’s necks;
They were happy, they enjoyed it;
All the creatures seemed to enjoy the game
In the circus, with their circus people.

But the audience, compelled to wonder
Compelled to admire the bright rhythms of moving bodies
Compelled to see the delicate skill of flickering human bodies
Flesh flamey and a little heroic, even in a tumbling clown,
They were not really happy.
There was no gushing response, as there is at the film.

D. H. Lawrence

2 Nisan 2009 Perşembe

tulay

tulay german dinliyorum bugunlerde. gunlerimiz'i de onunla tekrar hatirlamis oldum, livaneli ile birlikte soyluyorlar.
iyi geliyor nedense st louis diyarlarinda.
leman sam ya da livaneli versiyonundan daha guzel german'inki.

çözülen bir yün yumağı
akıp giden günlerimiz
mezar taşlarından suskun
sessiz sitemsiz.

savrulan yapraklar gibi
akıp giden günlerimiz
cenaze törenlerinde
sessiz sitemsiz.

bir suçluyu aklar gibi
akıp giden günlerimiz
sanki bir sır saklar gibi
sessiz sitemsiz.

bir kitaba başlar gibi
koşarken yavaşlar gibi
ölen arkadaşlar gibi
sessiz sitemsiz.

sessiz sitemsiz.


yagmur atsiz

25 Mart 2009 Çarşamba

bilgisayar parcalari


bir ogreniyorum ki motherboard yanmis. ve bu postumun yaninda gidecek sevimli, dizaynir isi bir motherboard resminden yoksunum. bir kismi karakalem, diger kisimlari ozellikle parlak renklerden olusan, uc boyutluluga savas ilan etmis bir cizim olmali bu. (kesin bunun da bir ismi vardir bak ben bilmiyorum)
simdi edebiyat insanlarinin da daha pastel-kahverengi renklere kaydiklari acik kiyafet secimlerinde.
boylece saati 19 yapiyoruz.
gorsel sanatlar mi okusaydim naapsaydim. gorsel gorsel olsaydim. Bakis'i sevseydim. benjamin o zaman beni sever miydin?

st louis'e bahar geldi cocuklar. agaclar cicek acti. bahar yagmurlari dinmiyor. sokak saticilari boza satmaya basladi ve kestane alip sokakta yuruyebiliriz. (hatlar karisti).
ama burada herkes flip-flop oldu. ve tavuk poposu gibi olmuyor kollari bacaklari (HAKIKATEN USUMUYORLAR! SOK SOK!)
ben biktim bu isten hadi donelim. biraz da tip okumak istiyorum. bagislarinizi bekliyorum. ve yeni bilgisayar alacak param olmadigina gore, su anda kullandigim iki gun sonra turkiye'ye ucacagina gore ve eski bilgisayarim da bozulduguna gore, yalniz ve sikintili aksamlar beni bekliyor demektir. cumartesi aksami muzigi acip aglamayi dusunuyorum, ama kulakligim da bozuk.
ve bir kadeh bira ne guzel olurdu yahu simdi, dertlendim benjamin st louis semalarinda ama sen yuksek sesle konusulmasini sevmezsin.

24 Mart 2009 Salı

parcalar

karsi yuzden ona dogru yonelen, goz acip kapayincaya kadar olusan, icine isleyecegini bildigi bir mimik. bunun karsisinda onun yuzu yeni mimigini bulmaya calisiyor. bu sefer, durumun gerektirdiginin yuzunun daha once girdigi sekillerden farkli bir sekil oldugunu kavriyor. hatta yanaklarinin, goz kirpmalarinin, yuzunde var olan butun kaslarin dusuncelerinden hizli davrandigini gorunce sasiriyor. her tarafa saliyorlar haberi. eller atil durumlarindan sonra tetikte. ayaklar bastiklari zemini iyice kavramalari gerektigini anlamis durumda. ve butun uzuvlar, yeni bir yol, durumu kurtaracak ve gelecek olan benzeri durumlarla basedebilecek bu mimigin arayisi icin seferber olmus durumdalar. dusunceleri organizasyondaki bu ani degisiklik sonucu, siranin arka siralarina dogru yoneliyor. onde birbiriyle kaynasmis olduklari kesin olan ama arada bir de anlasmazlik yasayan uzuvlari, goz kapaklari, agzi, dili, gulusu, gozyaslari, tukrugu, soluk alip verisi ve goz bebekleri gidiyor. bu yeni durum daha once hic gorulmemisti. bu yeni durumda, gogus bolgesi mekan oldugu bosluk hissiyle eskisi gibi davransa da, dusunceler bu noktada sadik hizmetkarlar gibi onu kovaliyorlar.
yavas yavas sular bir bolgede toplanmaya basliyor, bir cok kucuk akarsu, beraberlerinde surukledikleri dallar ve birkac uygunsuz tasla birlikte tek noktaya variyorlar. dogru yerde ve zamanda olduguna inananlar ayni hareketi, ayni pozisyonu, ayni mimigi tekrara koyuluyorlar. iste goz acip kapayincaya kadarki bu surede bir yuz cikiyor ortaya. kapiya surekli vuran istenmeyen bir misafir gibi boynunda atan damara inat, yuz, boyundan kendini ayiriyor, biliyor ki en azindan vucutta en ciplak o.
eller artik terlemiyor. ve dusunceler tesekkur ediyorlar mimiklere kendilerine yer actiklari icin.
ve ses devreye girmesi gereken zamanin geldigini anlayinca kulisten cikiyor ve boyuyor her parcanin uzerini. ve karsi yuzde islerin nasil gidecegi merakla beklenirken, ekip bir araya gelmis sorguluyor. karsi yuz bu tur organizasyonlara alisik. diger taraftaki surecten habersiz, kucuk yaratici katkilarla kendi repligini soyluyor.

9 Mart 2009 Pazartesi

cam kenari

cam kenarinda sigara iciyor. bir suru araba geciyor sokaktan. kosan insanlar, yuruyen insanlar, yanyana, sohbet ederek agir agir ilerleyenler, kopegini gezdirenler... hepsinin iyi bir sebebi varmis gibi disari cikmak icin. sanki sokaktayken, islerini hallederken yogunlasmis bir halde, yaptiklarina veriyorlar kendilerini. yuruyorlar, ulasiyorlar, gidiyorlar. hepsinin daha iyi bir sebebi var. hepsinin bir sebebi var. o bu sebebi anlayamiyor. ve sokaga ciktiginda, onlar gibi unuttugunu unutuyor. onlari izlerken cok uzaktalarmiscasina onlari izledigini... bunu da unutuyor.

hepsinin bir sebebi var hareket etmek icin. onu itenler var daha cok, sebeplerinden cok, yine onun disinda olan bazi nedenler. cok disaridaki nedenler. yakindaki nedenleri bir sehirde birakti. ve o donunce orada olacaklar mi, onu da bilmiyor.

24 Şubat 2009 Salı

yeni aile

henuz beni evlatlik olarak alacak yeni ailemi bulamadim. eski ailemde rolum -tahmin edilebilecegi uzere- herkesin suyuna biraz gitmekti. fakat bir sure sonra iliskiler benim tahmin ettigimin otesinde cikilmaz bir cikmaza girince, eski ailemi birakip yeni bir aile edinmeye karar verdim. cunku eski ailemdeki catismalarin yogunlugu artik katlanilmaz seviyeye gelmisti. herkes birbirinden nefret ediyordu, herkes birbirini kucumsuyordu, herkes en dogruyu biliyordu. herkes bir de baskalarini cok feci kaliplara oturtuyordu, herkesin bir ismi vardi, herkesin sinirlari vardi, herkesin konusabilecegi seyler sinirliydi. bir taraf bunu yapmazsa diger taraf kesinlikle yapiyordu. hepsinin teker teker birey olduklari ve onlari aile icindeki rolleriyle degerlendirmemem gerektigi konusunda hemfikirdiler. ama bir yandan beni aile icindeki rolumle degerlendiriyorlardi. ne yapacagimi sasirmistim.
artik "politically correct" olanin sinirlarina dayanilmisti. guc iliskileri her yerdeydi, baska turlu iletisim bicimleri imkansiz hale gelmisti. baska turlu iletisim bicimlerinin cekiciligine kapilip sonra gucu gormezden gelmek gibi seyler tehlikeliydi, gozu gormezden gelmek hep tehlikeli olmustu. sozlu iletisim(sizlik) her seyin yerini almisti. herkes kendini en iyi bicimde anlattigina inaniyor ama kesinlikle anlasilmadigini dusunuyordu. sabir yoktu, ilgi yoktu, hosgoru yoktu. bir takim anahtar sozcukleri soyleyince bir takim cevaplar aliyordunuz.
yine elbette yeni ailemde aradigim ozellikler beni onaylamalari, sevmeleri, saymalari ve mumkunse isim oldugunda bana yemek yapip cay koymalaridir.
sonra dedim niye aile ariyorsun kendine, aslinda her sey senden kaynaklaniyordu, ahenk denilen seyin asla var olmamis oldugu konusunda hemfikirdi herkes. ahenk hatta tehlikeliydi, guc iliskilerini gizleyen bir anlatiydi sadece.
ya da dediler ahenk'i bedenlerde bulalim, iki bedeninin uyumundaki ahenk'ten soz etmeye basladilar, baska bir yerde ahenk yoktu ama iki bedenin arasinda kucuk bir alana siginmasina izin verilmisti.
ahenk yerinden edilince, o zaman ben de baktim ki iki beden arasindan aile olmuyor. aslinda aile hic olmuyor, aslinda kisiler aileleriyle biliniyor, bunun otesine gecilemiyor, bunun otesine ben gecmek istemiyorum, bunun otesine ben haric herkes geciyor. butun dunya farkinda yalnizca sen degilsin. nerede kaldin, geridesin. ahenk'in yoklugu yeni bir zaman algisi yaratiyor olmali, eski zaman algilari olebilir mi ki diyor insan. saf bir hibridlik (muhtesem ceviri) olabilir mi ki, genetikten, zorlamalardan her seyden uzak bir ailemiz olsun. sonra cevabi bulamiyor insan. saf bir hibridlik durumuna guluyor, elbette anlatilarin nasil birbirini kullandigini goruyor, anlasilmaz hale geliyor, anlasilmaz hale gelince sosyal olarak kesinlikle anlasilmaz (unintelligable) hale geliyor ve kendi kendine soylenmeye basliyor. buna kisacasi deli deniyor, psikanalitik geliyor seni sosyale gore yeniden programliyor. bunu sen istedin diyor.
deniyor aile oldu (mort), peki neden aile kelimesi kullaniliyor, neden aidiyet demiyoruz, e surekli kendi icimizde surgun muyuz (cok poetik oldu, sarki sozu oldu, kendiliginde surgunler, film ismi oldu) hadi aidiyet diyelim, oley.


yoruyor en cok, kisi en cok kendisini yoruyor. no ahenk no cry.

hamis: bak simdi okudum ne sacmalamis bu dedim. bu nasil bir kafa karisikligidir?

4 Şubat 2009 Çarşamba

goz kacirma

kiz kacirma gibi oldu bu. ama burada yaptigim en guzel pratiklerden birisi olsa gerek kendisi. aslinda gozleri dikme ve goz kacirma beraber gidiyorlar cunku buranin selam verme pratikleri sebebiyle bakislarimla da bir miktar oynamam gerekti. mesela yoldan gecen muhtemel selam verebilecek insana (tanimiyor da olabiliriz) gozlerimizi dikiyoruz, cunku selam verecek. yanaklar hafif yukari. ama sinifta how are you, hava is bad, so cold, diyecek insanlardan gozlerimizi kaciriyoruz. "what is the essence of your being?" gibi bir soruyla bize gelmedigi surece boyle "trivial" seylerden uzak soyut dunyalarda gecen kutsal yasamimiza devam ediyoruz.

iste burada amerikali bir insan biz blueberry hill'de otururken sarhoslugunun da verdigi gevezelikle ucumuzun yanina oturuyor ve bir isim muhabbeti cevirmeye basliyoruz. (i.e amerikalilar neden yabancilarin ismini soyleyemez ve bunun ne kadar "awful" oldugu uzerine, ben "not that awful" demis bulundum) sonra ben bu insanla ortak ders aliyorum ve surdurulmesi elzem insan iliskileri kitabinda yazdigi uzere bir merhaba demek insan olmanin erdemi. bu kisi derse gec geliyor merhaba denmiyor, ben ders bittigi anda ortamdan kaciyorum -sigara icmem gerek- ve yine denmiyor. sigara bu durumda oldugu uzere yari koz yari da gereklilik olarak hayatimda onemli bir rol oynuyor. hic bu kadar sigaraya odaklandigimi hatirlamiyorum burada oldugu kadar. sigara yalniz durabilmenin bahanesi, bagimsizligin sembolu, kendine zarar verebilmenin muhtesem cekiciliginin odagi olarak elimde bana gulumsuyor. (mesela gecen gun oldugu gibi o kadar odaklaniyorum ki sigaraya, sigara icilmeyen kutuphane binasinin icinde yakiyorum ve sonra sigaranin hakikaten yaniyor ve tutuyor oldugunu fark edip kosa kosa kapidan cikiyorum)
bu insan iliskilerinin nasil kurulamadigina dair bir ornek olsa gerek. ama icinde kurulamamadan cok kurmama var sanki. iste boyle kendimi yok ediyorum mekanlardan ve bunu da genel pratigim haline donusturmus durumdayim. daha cok o "small talk" denilen naneyi yapamama ve yapmak istememe durumu galiba. herkesten bana bir "agenda of salvation" cikarmasini beklemektir belki? bugun bana oyle super bir sey anlat ki icinde hem sen hem ben olalim (fazla bencil gorunmesin diye) ve bu hayatimi, birkac yuz metrekare dahilinde amerika kitasina dair sekillenmis algimi ve insan iliskilerinin acik olan tek kapisini kesfetmeme yardimci olsun. yok, konusmanin giris kismini biraz ileri alalim (fast forward).

sonra antrolopoji kitaplarinda okumus oldugum bazi bilgiler geliyor aklima. hediye vermek iliski gelistirmek icin onemli ve temel bir yontem mesela. bir "gift economy" olusturayim mesela burada, degerli mp3lerimi (hayattaki tek varligim) cdye cekerek yoldan gelen gecene dagitayim. nasil?

sonra iste insan iliskileri cabuk gelissin cabuk gelissin, ya da siz gelistirin ben yanci olayim olur mu? bir sabirsizlik geliyor. cunku once akademik idmanlardan bahsetmek gerekiyor genelde. n'aptin? n'apmadin? zor, kolay, yogun vs vs. hava nasil? guzel, kotu, fahreneit, celcius, metric, english.

hani normalde dogallastirdigim nasilsin? sorusuna, burada goood, not bad disinda cevap verme sansim yok, zaman hizli akiyor, en iyi sekilde kullanmak lazim.

bir yandan da hava hakikaten soguk ve inanilmaz gaz paralari oduyoruz. insan iliskileri hizli ve kapali mekanlarda olmali.

sosyal fobi basariyi buyuk olcude etkiliyormus, bugun gazetede okudum. potansiyelini tam gosteremiyormus insan. potansiyelini gosterme kismina pek katilamadim. potansiyelini tamamen gerceklestirmis, ful kapasite dizel motorlu insan modeline pek inanasim gelmiyor nedense. sanki ideal bir insanlik durumu varmis ve o da konuskan girisken tam gaz bir bireymis gibi, daha cok bir yerden uzuyor, diger yerden kisaliyor insan.

gunlerdir bir sekilde aklima gelen dusunce kirintilarini yazayim buraya diyorum. sonra tam sigara icerken yine beyin hucrelerim olmeden once soyleyebilecekleri en guzel sozleri soylediler; bu yazi cikti.

biri dedi ki: bugun insan iliskilerinden bahsetmelisin, elveda...
kayitlara digerinin olmeden onceki vasiyeti su sekilde nakledilmis: lutfen uyumadan once blogunu yaz; hizli ve ozensiz tarih yazininin bir kosesinde de ben olayim.

onlari kiramadim ve yazdim. yazdikca olduklarindan daha buyuk bir yer kapladilar, neredeyse benim fotografimi isgal edip yerimi alacaklar. onlar yuzunden ben de boyle hatirlanicam.

not: vus'at o. bener'in kitabinin arka kapaginda alintilanmis enis batur. "Bu zorlu romanin konfeksiyon tipi okuru terletecegi aciktir" diyor. Bayiliyorum boyle yazanlara: "Ben terlemedim ya siz?"

28 Ocak 2009 Çarşamba

bugunku mesleginiz: insan sarrafligi

kafasi karismis karakter sarrafligi:
tekduze insan. eviyle arasi iyidir, sehirdedir, disari pek cikmaz, soru sormayi birakmistir, daha once sormus olduguna dair de supheler vardir. minik obsesyonlar pesinde duzenlidir. bazisi bir komsusunun hayatini izler. belki yalnizca ise gider gelir, hicbir guc yarisina girmez (ve bu yeteneklerinden biridir) yemek yer ve uyumadan once televizyon izler ve hepsi tek basinadir onlarin, sehirdedirler. nedir peki bu insanin cekiciligi de kitaplarda karsilasinca kendi sade dunyalarini baskalari icin cekici kilarlar?
onlarla hayatta karsilasma imkani da cok sinirlidir; akla gelecek ilk sebep elbette bu tek odakli yasayis bicimleridir. ama aslinda onlarin varligi hep mustulanmistir bize. cekerler bizi; otobus duraklarinda yanimizda ciddi duruslu o insanla ilgili kurabilecegimiz bir hayaldir bu. o ve onun tek duze yasami.
halbuki belki de bu insanlar bir amaca hizmet ederler ayni zamanda. kendini hayatindan ve arkadaslarinin cekiciliginden ve kaosundan kurtaramayan insanin duzen ve kendi hayatina hakimiyet arayislarinin odaklaridir onlar belki de. o insanin getirdigi bir arinma vardir; gereksizlerden kurtulus ve disarida olmanin bogucu imkansizligina karsi bir imge. ve oyle bir kabullenistir ki onlarinki travma ve sok otesi bir hayatlari vardir; genelde sasirmazlar. elbette kitap boyle ilerlemez ve onlari gercekten sasirtacak ve zorla harekete gecirecek bir etmen koyar anlatiya. sirtlarindan itile itile ilerleyenlerdir onlar; bir hevesle kendini ileri atip hayalkirikligina ugrayanlar degil.
bilgi, mutluluk ve zevk yarisini birakmis gibidirler bir yandan da. bu zamanlarin azizleridirler belki de. cok parcali ve gorselli bir cevreden dikkatli ve ayni zamanda sakin cikabilmislerdir cunku. mac sesleri, ramazan ve kalabaligin ugultusu cilizlasmis sekilde gecerler onlarin evlerinin duvarlarindan.
ve tek duze insanin en sasirticisi bu halini koruyandir elbet. rutinin sekteye ugradigi an, ismi mustulanir kulaklarimiza birkac satirla. buradan onu hayal edebilmemiz icin.

kar tutmayan sikinti

kar agirlastiriyor zamani. agir yazdiriyor, cumleler sikiliyor. agir yurunuyor, kisa adimlar atiliyor, baslar onde. bisikletler yolda takiliyor, ayaklar kayiyor ve gorus alaniyla sekillenen dis dunya algisi sisleniyor yagan kar taneleriyle. ruyaya gecis kolay, donus zor oluyor. uzun ve canli goruntuleriyle hatirlanan ruyalar, bir turlu kendini hatirlatmayanlar, sicak yorganlar, rahatsiz uykular. bugun hepsinin uzerinde kar birikti, daha da agirlastilar.
yine de kar sinirlari siliyor, gecmek isteyene.
boyle sisli bir gundu bugun de. kara inat, beyaza inat hizli ve aceleci olamadi. derslerde saatler bitmek bilmedi, kelimeler bir turlu olusmak istemediler, sehrin sessizligi onlara da nufuz etti.
disarida sigara icmek zordu. dunya kuculdu.
uzun suredir ortalikta gorulmeyen sey, o icerideki aciklanamaz sikinti hissettirdi bugun kendini. tipi kapamaya calisti onu, olmadi. kar tutmayan sikinti sigindi gogsun ortasina ve tahtini birakmadi.