30 Ekim 2013 Çarşamba

akınca diyalektik

insan dünya ile nasıl ilişkilenir? bu işin bir diyalektiği varsa en sade bir derinlikle gülten akın söylemiş:

"ben ikinci dünya savaşı'nı gördüm
ve 90'lara geldiğimiz zaman bile
ben bu yaşamın daha güzel olabileceğine dair bir takım umutlar besledim.
bakın yaşam nedir ?
yaşam gerçektir, yaşam düştür.
o ikisi bir açıyı taşısalar da yaşam bu ikisi birlikteyken ancak yaşamdır.
o ikisini birbirine yaklaştıracak şey de umuttur.
bu umut kaybolduğu, gerçekle düşün arası çok açıldığı zaman tam bir trajedi oluşuyor.
insan yaşamında, ilişkilerinde, dünya ile insan arasında bir bölünme, parçalanma oluşuyor.
ve şiddet buradan çıkıyor.
düş'ün yaşama dönüşebileceği umudu olmadığı zaman bu şizofrenik bir bölünmeye sebep oluyor.
işte dünyanın ve insanların sorunu bence burada."

deli kız

ne güzel yazmışsın gülten akın:

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden

Deli Kızın Türküsü II

29 Ekim 2013 Salı

öp ve ağla

chelsea wolfe karanlıkta şarkı söyleyebiliyor. karanlık bir fonda grinin ve kırmızının tonlarıyla oynuyor, yerlerini değiştiriyor, beynimdeki pusun üzerine nefesini üflüyor. chelsea'nin kendisi gibi 3 arkadaşı var. o üflerken etrafı kolaçan ediyorlar. cadıları avlıyorlar, cinlerle konuşuyorlar, evlerden ırak ne varsa, hepsini üflemesi için chelsea'nin bohçasına atıyorlar. chelsea'nin ilk sorduğu soru şu: how can you live with yourself?

ormanda bir evim var benim. arada chelsea misafirliğe geliyor. hasbıhal ediyoruz. bitki çayları içiyoruz. saçlarımı onun gibi siyaha boyamamı salık veriyor. ekibin dördüncüsü olarak beni de derinliklere götürmek istiyor. sevgili chelsea beni her ziyaret ettiğinde, bir beyaz saçım daha oluyor.

how can you live with yourself?

sonra şehirde, bodrum katında bir evim var kiraya verdiğim. içerisinde iki sevgili yaşıyor. adamın sesi yorgun, her gün kadınla konuşuyor. kadın başkalarıyla, gün batımıyla, uzaklarla. you look me in the eye directly, you make me.

bir pisliğin içerisinde yuvarlanıp gidiyorlar. onlara özeniyorum. night/day, i dream of making love to you now baby. the mess we're in.

rüyalarımda ise su altında yaşıyorum. o hani, kimseye anlatamadığın şey neyse, onun içerisinde debeleniyorum. kafamı suyun üzerine hafifçe çıkartıp, bir nefes alıp şeye geri dönüyorum.

ben zerk etmeyi biliyorum. kimsenin zerk etmediği şeyleri zerk etmiş bulunuyorum. kimsenin zerk etmediği şeyleri zerk edebilmek hoşuma gidiyor. kimsenin girmediği o şeyin içerisine girmek hoşuma gidiyor. suyun üstündeki günışığı göz bebeklerimi bıçak gibi kesiyor. günün mantığı, yürüyüşlerin ritmi, aklın salimliği kesiyor, şah damarıma küçük bir iğne batırıyor. benimse ağzımdan göz bebeklerim fırlıyor. su altındayım. kimsenin zerk edemediği şeyleri onların yerine, onlar için ben yutuyorum. petrolle zehirlenmiş, kanı görmüş organik bir bulamaçım. bir kulağımdan giren balıklar, diğerinden çıkıyor. bir put gibi duruyorum suyun altında. krizler, depremler, trajediler. ben yerimden oynamıyorum. stoik.

sana tavsiyem: öp ve ağla. bunu yaparsan en sonunda yanıma gelirsin. ama ilk önce ıslanman, sırıl sıklam olman gerekiyor.

24 Ekim 2013 Perşembe

bu 10 gün

bu 10 günde edindiğim bir sakinlik var.

"eğer sen rekabet etmezsen kimse seninle rekabet edemez." bu sakinliğe sebep olan cümlelerden bir tanesi. ben bu cümleyi kendimce uyarladım. rekabet kelimesini "kendilikle" değiştirdiğinde, "eğer birisi için, bir ideal ya da bir kurgu için 'bir şey' olmaya çalışmazsan, hep kendin kalırsın ya da yavaş yavaş o sana sirayet eder" cümlesini elde edebilirsin.

küçük ama yeni bir kapı açtı benim için. dünyaya olan etkini, dünya üzerinde bıraktığın izi görmenin önemini kavradım. soyut bir üretici olmaktan somut üreticiliğe doğru dönüşümü ucundan 3 gün süresince yaşadım. aslında ve bazen istemeye istemeye tüketici konumunda yaşadığın hayatın seni somut üretkenlikten bu derece koparıyor olmasının ruhta açtığı boşluğu fark ettim. tam "bu" hayata alıştırırken kendimi, işyerindeki bazı şeyleri yavaş yavaş kabullenirken, "herkese eşit davranmak" kavramı kafamı meşgul etmeye başladı. dilden başlayan iktidar kurma sürecinde, bir insanın yaşını ve mesleğini sormamanın önemini, bir mekanı ve bir işi paylaşarak, yaşarayarak sosyalleşmenin, güzel muhabbetin önemini gördüm biraz da.

bol bol kitap okudum, güzel kitaplar okudum. üstüne zeytin topladım, defne esansı çıkarmaya yardım ettim, fesleğen ayıkladım, içi pişemeyen bir ekmek yaptım. en azından insanın evine, yemeğine ve hatta dahi tuvaletine vakit ayırmasının, kendi varoluşunun, nefes alışının çevre üzerindeki etkisini kavramasına yol açtığına, bunun da kendi varoluşunun biraz olsun ayırdına varması için önemli olduğuna kanaat getirdim hatta.

hepimiz çalışıyoruz, ediyoruz vesair. kaplar çok önemli evet, insanın içerisinde bulunduğu kap. ama bir yandan da "kendiliğini" bir direniş gibi değil, bir oluş olarak koruması kaba farklı bakabilmesini sağlıyor kişinin. "ne yapıldığı" önemli soru, "ne olunduğundan" ziyade. bu yüzden akşamlarını nasıl değerlendirdiğin önemli. çok klişe, ama gerçek, soba başında kitap okuyarak geçirdiğin akşamlarda zaman daha yavaş akıyor ve o yavaş zaman çok değerli, oradan bir sakinlik de çıkıyor sanki.

11 Ekim 2013 Cuma

10 gün

10 gün yok muyum? bence yokum. tatilde miyim? bence öyle. kalp atışlarımı yavaşlatıp dönücem.

9 Ekim 2013 Çarşamba

egzama

minicik de bir egzamam olmuş, nurtopu. bu kadar sıkılırsam, olacağı bu, diy mi?

6 Ekim 2013 Pazar

mutluluk

edip cansever'in dediği gibi "mutluluğun bir bütün olduğunu... umudun bir bütün olduğunu..."
bir tutum mutluluk. hayata karşı değil, birlikte. bunu "biliyorum" mesela. yaşayamasam da, bir şekilde biliyorum. yaşayamadığım için kızıyorum kendime, değerini bilmediğim için, rahat olduğum için, aslında o kadar da zor olmadığı için.

şeylerle gelmiyor mutluluk, bir şeye ulaşınca gelmiyor, bir "oluş" hali. ama sanki ve nedense ve umarım öyle değildir, bunları biliyorum da, bunları bildiğim yerden geri dönüş yolundayım artık, geri dönüyorum, köşeye çekiliyorum, önümden aksın diye, şeyler, amaçlar, insanlar, her şey, her nesne. çok uzun süredir böyle. galiba böyle kalacak. bu fikirle barışmaya çalışıyorum. bir izleyici olma fikriyle, ucundan katılıp geri dönme fikriyle, bir partide köşede gülümseyen insan olma fikriyle.

belki de "herkeslik" halleri budur, herkes kendi hayatının öznesi olmaktan uzak hissediyordur kendini. dağınık hissediyordur, parçalı hissediyordur, aynı anda sahnede ve köşede hissediyordur, adet yerini bulsun diye yaptığı şeylerle çevrili hissediyordur, vesaire.

gideceğim otobüsü kaçırmışım da, hedefe değil, otobüse binmeye odaklanıp, nereye gittiğini bilmediğim bir başkasına binmişim gibi, gibi. öylesine gidiyorum, gibi gibi. bir de bu şarkı, tabii:

4 Ekim 2013 Cuma

aaaa

havadan mı, sudan mı bilinmez, ölücem sıkıntıdan. iş var, sıkıntı da var.

işin sonu

bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

bir iki arkadaşımın işlerinin sergilendiği sergiler devam ediyor mesela, mesela benim oluşması için çalıştığım bir sergi söz konusu şu an, sonra ücretsiz girebildiğim bir film festivali var, sonra cumartesi gününe güzel bir konsere bir davetiye var, sonra bilmem başka kimsenin nişanının bol içkili kutlaması var, uzun zamandır gelmesini beklediğim bir film vizyonda, yapmam gereken ev alışverişleri var, çeviri geliyor, reddediyorum, izlenmeyi bekleyen tonlarca film ve okunmayı bekleyen tonlarca kitap ve dergi var, oraya buraya çağıranlar var, o var, bu var.

hiçbirini yapasım ve gidesim yok. bunlara eşlik eden bir depresyon da söz konusu değil. sadece yapasım yok. tv bile açmıyorum, dizi izleyemiyorum, kimseyi aramıyorum. sadece müzik dinliyorum -aynı grupları dinleyip duruyorum, yeni müzik keşfetmeye de üşeniyorum- çok arada tvit saçmalıyorum ve sigara içiyorum. öyle özel yemek yiyeyim, hali falan da yok. kahvaltı yapıyorum eve gelince. bu nedir çözemedim, hakikaten düşünüyorum ve çözemiyorum. zira gündelik hayatın akışında yalnızlaştığımı hissetsem de rahatsız değilim bu durumdan. korkutmaya başladı hafiften. çaba gösteresim yok ama hiçbir şey için, içimden gelmesini bekliyorum, lakin gelmiyor. hava da soğudu zaten. çok tuhaf oldu bu durum çünkü daha önce böylesi bir dönemim olmamış galiba. depresyon dehlizleri oldu elbet, ama bu farklı. gerçekten iyiyim bir yandan. eve gelmeyi seviyorum falan. işteyken fenalıklar geliyor, eve geliniyor, yemek yeniyor, müzik açılıyor, internette geziniliyor, oyun oynanıyor.

peki bu durum ne kadar devam edebilir? bir sonraki yaza kadar etmemesini umuyoruz. ama bir insan nasıl film seçmeye ve koymaya üşenir de 1 saat boyunca soğukta yürümeye üşenmez. bu ne yaman çelişki anne? bak korktum cidden. bayram gelsin, kırılma yaşansın.

3 Ekim 2013 Perşembe

aşağılara aşağılara

hava içimizi aşağılara aşağılara çekiyor. bir kısım ise direniyor. az kaldı, yere paraleliz.

1 Ekim 2013 Salı

yağmura rağmen

yağmura rağmen, mümkünse boğazımdan hafif yakarak geçecek, aynı şekilde sayın damarlardan kolun o kısmını soğutarak saygıyla geçecek sıvılara ihtiyaç var. bunun cevabı kola! damarlarıma sakarin ve aspartam basıyorum, mutluyum çocuklar. kahkalar atasım var.

sayın ve saygın kelimeleriyle işin ritüalistik kısmına vurgu yapabilmişimdir umarım. kolayı araya sokarak da sağlıklı yaşamın patetik (acınası?) hallerine gönderme yaptım. bu cümleleri içerecek (kesinlikle deprosyonlu değil) bir yazıya başlayasım var. deprosyon kelimesi işin koyuluğuna, içinden çıkılmazlığına, o haldeyken sıklıkla bedeni örten yorganın varlığına daha bir vurgulu işaret etmiyor mu? deprosyon.

böyle hafif saçmalamalı, özel-referanslı konuşmalar yapmaya başlayınca karşındaki insanın surat ifadesi komik oluyor. bir sempatisi yoksa garipser (tuhafsar?) yok seviyorsa (bence geri döner) anlamak için gözlerinin içine dalacakmış gibi, hafiftan yalvarır şekilde, ama beni de burada yalnız bıraktın, der biçimde bakar (nereye düştüm ben ifadesi). ve böyle ayrıntılara bayılıyorum. saçmalama mevzuundan karşıdakinin göz ifadesinin (göz ifadesi diye bir şeyden bahsedebilir miyiz? bence ederiz) girdiği hallere kayabilir muhabbet burada. böyle akışkanlıklar da güzel.

ve işte bu yazıyı yazarken -normalde bir kutu kolayı bitiremem, yarısına gelemem- muhabbet güzelse (kendi kendine muhabbet? allah artırsın) bitiyor o kola. rabbimin hikmeti.

yağmur

grouper dinliyorum, ses yok, hiçbir ses yok. loş ışık var, yağmur var, duvarlar var, masa var. sürekli izleyici konumundayım. içimde bir his var ama, neye denk geldiğini bulamıyorum bir türlü. tanımı nedir bilmiyorum. sanki bir his bulutunun içerisindeyim, sisli, flu. bu noktaya nasıl geldi işler bilmiyorum, depresif değil, kötü değil, iyi değil, belki biraz yağmurlu.