27 Temmuz 2013 Cumartesi

bir de

twitter'da düşünmeye başlayıp burada devam ediyorum. gerçekten de şu yaşıma kadar hamileliğin güzel mi yoksa çirkin mi olduğuna dair bir soru, düşünce aklımdan dahi geçmedi. bunun estetik olarak değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. çirkin diyen adamla ilgili haberleri de okuyunca, "bana mı seslendin?" tepkisi verdim. gerçekten uzaylı gibi hissediyorum kendimi bu konuda. ama aile planlamasına katkıda bulunacaksa tekrar değerlendirebiliriz hoho.

adalet

burası öyle bir memleket ki yaşam hakkına saygı, adalet, eşitlik gibi değerlerin evrenselliği üzerine çok söz söyleniyor ama her daim istisna olan kural haline geliyor. burası münferitlerin ülkesi, istisnalar aslında kaideyi oluşturuyor. burada ölmek kolay, bazılarına daha da kolay.

adalet varmış gibi hakkımızı aradığımız durumların bir kısmında tutturuyoruz, çoğu kez de adaletsizliğin kılıfı yine hukukla uyduruluyor.

utanmasalar gezi parkı'nı bile münferit olarak değerlendireceklerdi ama onun yerine katılımcıları ve oradaki hareketi "en öteki" yapma, şeytanileştirme yoluna gittiler. münferit artık komik kaçacaktı çünkü.

ama çoğu kez münferit işe yarıyor. sistematik ihlallerin, hukuğun işlememesinin yaygın, hayatımızın en merkezinde, en ortasında olduğu durumlar söylemde sürekli yunanistan'a öteleniyor. bunların kapladıkları geniş alanın, gündelik hayatımızda bile yaşayarak gördüğümüz kaosun ismi istisna. işler zar zor yolunda gittiğinde, "toplumsal vicdan" denilen nanenin tatmin olduğu durumları bir hakimin adalet anlayışına, bir savcının cesaretine, bir mücadelecinin inatçılığına bağlamamız da bu yüzden. adaletin işlediği durumların bizim tarafımızdan şaşkınlıkla karşılanıyor olması sadece acıklı. ama dilimizden düşmüyor da bu adalet.

biri yazmıştı twitter'da. adaletin yok olduğunu kabul edersek, bu sefer onlar sahipleniyor diye. gerçekten de adalete dair inanç ve beklenti sahiplenilmediği, halihazırda hukuk sistemi denilen şeyin hiçbir zaman buna muktedir olmadığı kabulüyle ilerlendiği zaman meşruiyet kaybı kaçınılmaz. oyunu hukuk hem varmış gibi hem de yokmuş gibi oynamak gerekiyor. ama bu bir ölüm kalım oyunu bazıları için, bazıları için de bir haysiyet oyunu. pek şakası yok.

gerçek

iddialı bir başlık. kişisel hikayemizi sürekli güçlülüğe doğru evrildiğimiz gibi neredeyse teleolojik bir noktadan mı kuruyoruz hep? insan gittikçe, büyüdükçe, yaşlandıkça hep daha mı güçlenir? yaşlıların "çocuklaşması," insanların "duygusal bir dönemde" olması olarak açıklanan "kırılgan haller" bunun tam tersine işaret ediyor. ama nedense, bende de hikayemi öyle kurgulama eğilimi var sanki. daha güçlenmek değilse bile, eskiden baş edemediğim durumlarla bazen daha iyi baş edebildiğimi düşünme ya da artık kırılgan olduğum durumları da eskiden var olduğunu sandığım savunma mekanizmalarınının güçsüzlüğüne bağlama var.

bunu biraz kurcalamak istiyorum nedense. duvarlanma diye tabir etmek istediğim bir şey var. bugün konuştuğum bir insan da "duvarlanmışlardan" gibi geldi bana. sanki o eskiden onda var olduğu izlenimine kapıldığım açıklık ve naif nokta, artık ne yaşamışsa, bir daha ulaşılamayacak şekilde derinlere gitmiş gibi. bunun ismi güçlenme midir? güçlenme de bir kısmı galiba, ama kafam karışık. insanın bir özü olmasa bile, "kendiliğinden" gelen bir takım eğilimleri olduğunu kabul edersek böylesi bir güçlenme tam o naif nokta dediğim eğilimi yadsımıyor mu? insanın o kendiliğindenliklerini içerecek bir güçlenme mümkün değil mi?

şöyle bir "inancım" var diyelim. kişi kendi kendisine dürüst olduğu sürece, kendisini çok farklı çevrelere, durumlara maruz bırakıp oradan kendi "gerçeğine" dokunarak çıkabildiğinde güçlenebiliyor. yüzleşme kelimesini nedense kullanmak istemiyorum burada. kendiyle yüzleşme, iki ayrı benlik, bir kurgusal bir de gerçek olan varmış gibi bir algı yaratıyor. yüzleşen benlik yüzleştiği benlikle kavgalı, halbuki bir keşif durumu da olabilir bu, bir genişleme söz konusu olabilir. (ya da yüzleştiği "gerçeği"ni değerlendiren hangi benlik peki, "fake" bir benlik kendi gerçeğini değerlendirebilir mi?)

yine de gerilimli hallerde, insanın "gerçeğini" kabul etmediği durumlardan çıkacak bir güçlülük - ya da toplumsal açıdan tam fonksiyonel birey olma durumu- ancak kırılgan bir güçlülük olabilir gibime geliyor nedense. işte bu da benim inancım.

26 Temmuz 2013 Cuma

ayrıca

memleket gündeminden koptum. bu aralar bir şey okuyacak akıl ve vakit çok kalmıyor. bunun bir sonucu, bu hamilelikle ilgili mevzuya yeteri kadar sinirlenemem ve eyleme gidememem oldu. ama eylemi de bir tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. bu karna yastık koyma işi karikatür geldi biraz. ciddi anlamda mevzu kadın nefretiyse ondan da uzaklaşılıyor odakta gibi geldi. o sebeple yeterli heyecanı gösteremedim. yanlış mı ettim acaba?

bir de ilk defa ramazan pidesi almış oldum bu yıl. ayrıca iş yerinde içtiğim kahve sayısı sebebiyle "sert takıldığım" yorumu yapıldı, bir güldüm. uf içimdeki pis zevk odakları ne bulursa onun bokunu çıkarıyorlar çünkü. iç mihrakların kurbanıyım, kahve benim yeşilaycılığım diyemedim, dedirtmediler. uykum gelmiş benim. çenem düştü.

25 Temmuz 2013 Perşembe

aptallık

tek kalsam da yazmaya karar verdim. eğer buraya da yazmazsam filmlerde kimsenin yaşadığı ve dahi öldüğünden habersiz olduğu karakterlere dönüşeceğimden korkuyorum. bu biraz mecazi, insan az değil ama şurada yaşayan karakterin gerçek hayattaki karşılığı fonksiyonel olmayan bir birey olduğundan, yakınlar da uzak olduğundan, onu azıcık susturuyoruz. şu an seyrettiğim rotada öyle bir düzlük var ki dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabiliyor insan ufuk çizgisinin eğiminden. şu işler bitene kadar, ekimin sonuna kadar kendime birçok şeyi öteledim. mesela iş yapmak sorgulamadan önce gelmeli, yoksa yapamıyorum. evi toparlamak, evde oturup bir şeyler düşünüp kendimi dışarı atmalıyım halinden önce gelmeli, yoksa toparlayamıyorum. bir hayat kurmuşum da içinde geziniyormuşum gibi davranmam lazım. mesela eve gelip yemek yiyip oyun oynamak ve dizi izlemek konulu aktiviteler. insanların başından geçenleri dinlemeler. voleybola gitmeler. vesair vesairler, ekim ortasına kadar kendi hayatımda figüran gibi davranmam lazım.

zira beni doğal habitatıma bıraktığında bu blogdan hallice bir şeye dönüşüyorum. niye öyle oluyor, onu bak bilmiyorum.

şu anki halim çok çok çok acayip. acayip garipsedim şimdi. yıl 2004, kendi kafama göre takılıyorum, bir takım yardımlar eşliğinde. ve şu an gerçekten de orada hissettim. o an ne hissediyorsam, bu sefer sanki yardımsız, öyle hissettim. ve tırstım biraz. kaza gibi bir tamlık, uyuşuklukla birlikte geldi içime oturdu. belki de dinlediğim şarkıdan oldu. canım çekti bile denebilir. yıllar sonra bir kez olsun geri dönmek farz da, zamanı çok önemli. yine de, çüş neptün, başımı belaya sokma.



ve belki bu iyi bir şey. belki bu o zamanlar bana çok çok çok uzak gelen bir iç huzurunun gelip yerini bulmasıdır. iç huzurunun her türlüsünde bir tür salaklık var diye öğretilmiş nedense bizlere. öyle midir acaba? huzursuzlukta içine yerleşmiş, bir türlü çözemediğin ve/veya belki kendinle yüzleşmeyi gerektiren bir mevzu var, bu bir. ikincisi yabancılaşma var bazı bazı, bu da iki. yabancılaşmayla farkındalığın ilişkisi malum olsa da, bu ikiliyi alıp bulamaca çeviren de çok. çevirmemek de kolay değil mecidiyeköy viyadüklerinde, gayrettepe otobüslerinde. eve gelmek bir savaş çünkü. mesela metroda adamın ağzıma giren dirseğiyle karşılaştığımda iç huzuru yerini bir cangıl algısına bırakıyor. hayatta kalmak önemli oluyor.  -ama bu şarkıda çok pis bir şey var ben sana söyleyeyim. cheesy geldi başta, ama aslen karanlık iyi işlenmiş. 3. dakikadan itibaren olanlar hem hayra alamet değil hem eskiyi yad eden sound'lar, bu ise hiç hoş değil, neyse- özetle, iç huzurum büyümüş ben büyümesem de, en azından bugünlük büyümüş. ne zordu o zaman, çok çok zordu. (ve elbette iki gün sonra bunun aksi şeyler yazılsın) ama bir gün dönmek lazım. yalnızca bir günlüğüne, eskiyi öpüp koklamak lazım. gençlerin arasında oturan yaşlı gibi hissetmek lazım kendi çocuk-gençlik alışkanlıklarına karşı. sonra da boka benzediğini görüp ne kadar anlamsız bir şey yaptım ben diye hayıflanmak lazım heh. hikayeyi yazdım bile.

nerden nereye geldik yazıda. orta sınıf rutininden iç huzuruna doğru, hidayet yolunda.

bakınız, bir şarkıda notaların nasıl kullanıldığı kadar sessizliğin nasıl kullanıldığı da önemlidir nitekim.

anaa

la buralarda yalnız kaldım iyi mi, blog yazdığını bildiğim tek arkadaşım da bloğunu kapamış ya da taşımış. çok mu büyüdük ya bloğa izin yok mu artık?

24 Temmuz 2013 Çarşamba

plöp plöp

bugün hayvani bir gündü çalışma temposu olarak. sonracığıma çok sıcaktı. susuz kaldım, aç kaldım, trafik vardı, eve geldim deli bir başağrısıyla, bir yandan da burnum kanıyordu. hayat dedim, güzel dedim. o lala dedim, ilaç aldım, yemek yedim, kendime geldim.

sonracığıma biraz kendime gelince instagramdan ismi lazım değil bir arkadaşımızın tekne fotoğrafı paylaştığını, başka bir arkadaşımızın müzik dinlerken kendi bacaklarını çektiğini, bir başka arkadaşımızın ise doğadan görüntüler paylaştığını gözlemledim.

şunu yazarken başım ağrıdı, kısa keseyim. talebim bundan sonra ekranlara lütfen kötü şeyler yansıtalım. ricayedeceyim.

23 Temmuz 2013 Salı

aşk

biraz sonra pembe diziye bağlayacak blog.

duygusallığın içerisinde umut varsa, aşkın içerisinde de korku var. ama korku derken ürkmekten, çekinmekten bahsetmiyorum. arzunun nesnesinden duyulan bir dehşet hissinden bahsediyorum. bugün çay bahçelerinden çay bahçesi beğenirken böyle bir keşif yapmış da oldum kendi adıma. sanki ölümüne gidermişçesine bir ruh hali içerisine giriyor insan aşık olduğunun yanında. zaman çok yavaşlıyor bir yandan, en ufak hareket en büyük etkiyi yaratacakmış gibi gelebiliyor, öte yandan zaman çok hızlı geçiyor, sanki hiçbir hareketin ve sarf edilen cümlenin kontrolü kişide değilmiş gibi hissedilebiliyor. beraber geçirilen vakit sonrası, ben ne söyledim, ben ne yaptım? afallaması bir kaza anı sonrasını hatırlatıyor.

zaten insanın başına çok fazla da gelmiyor bu aşk denilen fecaat. yıllar öncesinde önümde duran spagetti bolonez'i yemeye çalışırken (bir aşık buluşmasında en son söylenecek yemek herhalde) yemeği yedim mi, nasıl yedim anlamamış, bitirememiştim. aslında ben tokmuşum, hiç acıkmamışım, fon olsun diye yemek söylenir mi, bir yemek yenirken bu kadar sağa sola bulaştırılabilir mi, gibi sonsuza uzanan mini mini cümleciklerim, bunların yanında pis kalp çarpıntılarım olmuştu. şimdi anlatınca sıkıcı geldi, ama değildi.

hayat işte, acayip işler sayın seyirciler.

duygusallık

duygusallığın yarısı insanın kendisine eziyet etmesinden geliyormuş, diğer yarısı da kendiliğinden. duygusallaşmanın içerisinde bir de geçmişe yönelmiş bakış var. geçmişe bakmadan duygusal olmak zor.

bugün anlamsız bir şekilde, fizyolojik döngülerden de bağımsız olarak garip bir duygusallık vardı üstümde. bu hali yönlendirebileceğim bir odak olmadığından, işyerinin ortasında duygusal duygusal kalakaldım.

ama biraz durup içerisine bakınca bu halin, getirdiği yumuşak başlılığın yanı sıra başka özellikleri de olduğunu görüyor insan. sürekli beslenmek istiyor bu duygusallık, müzikle, olmadı başka araçlar aracılığıyla büyüyebilme ve bilinci ele geçirebilme özelliğine sahip. biraz arsız. duygusallığa teslimiyette de öyle bir pasif hal var ki, kurban gibi hissetmeyle karışmaması imkansız gibi.

akşam figurine'dan heartfelt'i açınca bu durum doruğa ulaştı bende. neredeyse 10 yıl öncesine gittim geldim, ondan bu zamana gelen geçenlere şöyle bir bakış atıp biraz kısır sayılabilecek bir ruh halinin içerisinde buldum kendimi en sonunda.

iyi gelmedi bu. içerisinde hiçbir şey yapamadığımı ve yapamayacağımı hissettiğim durumlar iyi gelmiyor bana, hiçbir zaman gelmedi.

ama bir yandan da acaba umutlu duygusallık diye bir mefhumdan söz edebilir miyiz acep. mesela geleceğini bildiğin ama henüz uzağında olduğun sevgiliyi beklerken/özlerken gibi. ve hatta acaba duygusal ruh halinin kendisi, bunda boğulma, içinde yüzme isteği melankoli gibi bir geriye atılmışlığı içermediği için bir umut arayışı olabilir mi? sanki geriye dönerken insan, nostaljiden beslenen bir duygusallıkta geçmişte kalanı tekrar yaşamaya ve oradan bir umut mu diriltmeye çalışıyor acaba? who knows?


21 Temmuz 2013 Pazar

newsroom

ikinci sezonu başlamış. bazı diziler dizi olmaktan çıkıp bir dönemin hatırası haline geliyor, ilginç. 

edinelim hemen.



20 Temmuz 2013 Cumartesi

karga

kahve falında haber getiren kuş öte tarafta gagasında bir anahtar taşıyan kargaya dönüşüyor. gagasında tuttuğu o anahtarın nereyi açtığını öğrenmek istiyorum. bu resimde beni etkileyen şeyi çözmek istiyorum. yeraltına dair, toprağın altına dair bir şey söylüyor dalların üzerinden. ortaya çıkmaması gereken, kaotik, düzenlenmemiş anıların, ne olduğunu tam çözemediğin huzursuzluğun kapının altından sızdığı bir yeri aralıyor sanki. hoşuma gidiyor böylesi. nedense orada belki gerçek değil ama, hakikatli bir şeyin olduğuna dair inancım tam çünkü.



yeni

bugün de yeni bir insan tanımış oldum. çıkmış olduk.
eve geldim.

değişen bir şey yok.  işte aynı şeyler olacak, ben yine sinirleneceğim, yine dineceğim. yine stratejiler. kolumu bazen kaptıracağım, sömürüleceğim, bazen kaptırmayacağım, sömürülmeyeceğim.

evi temizlemeyi düşüneceğim, kitap okumayı düşüneceğim. insanların ne kadar zor konuştuklarını düşüneceğim, ama gezi'de öyle olmadı diyeceğim. konuşsak diyeceğim.

döneceğim, döneceğim, kendi etrafımda 3 tur döneceğim. belki gözlerimi açtığımda bir nehir, ötesinde bir deniz. nehrin öncesinde çimenlik ve çevresinde ağaçlar olur. belki o kadar yavaşlayabilirim.

bu yazdan hiçbir beklentim yok, geçmesi dışında. bu sonbahardan hiçbir beklentim yok, geçmesi dışında. belki bir kitap okur, sarsılırım ha? belki yazmaya karar verir disipline olurum, belli mi olur? belki bir akşam ettiğimiz muhabbetlerden bir tanesi hiç ummadığım şekilde dönüştürür beni. denize gireceksem, bu yazdan beklentim denize girmek o zaman.

yenilik ne ki? bundan sonra hayatın karşımıza koydukları dışında bizim irademizle deneyimleyeceğimiz, adım adım gideceğimiz bir "uç" var mı?

ama gerçekten de olay gündelik manevralarsa ben orada kalmam ki. ben kendimi biliyorum. bir şeyin içini boşaltma konusunda çok iyiyimdir, hamdolsun.

bunalıma girmek de değil bu. mesela sigarayı da bırakabilirim. niye olduğunu bilmiyorum. sakinim, beklemiyor, duruyorum.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

17 temmuz

17 temmuz'un bilgisayarda sabitlenmiş olmasının, her açtığımda takvimin önce 17 temmuz'u gösterip sonra güncel tarihi göstermesinin bir sebebi varmış. 17 temmuz'da ışıklı bir insan doğmuştu bu dünyaya. şimdi başka bir kıtada, yine ışıklar içerisinde dünyaya gelmiş olduğunu hayal etmek iyi geliyor. bazen yanımda olduğunu düşünüyorum, beni izlediğini ve koruduğunu. aklıma gelen "hin" düşünceleri bir bakışımdan anlayabilen nadir insanlardan olduğunu. benim için yeri doldurulmayacak bir rolü olmuş olduğunu ve gelen ya da gelecek kimsenin orayı dolduramayacağını.

en çok da o "heyecanlı" anlarımızda yaşama dair duyduğumuz coşkunun benzediğini düşünüyorum. benzer şekilde heyecanlanıp benzer şekilde gülmek biraz belki de. özlemeyi, derinden, göğüsle karnın ortasındaki bir bölgeden, çok özlemeyi de onun yokluğunda öğrendim. 

16 Temmuz 2013 Salı

ya bişi dicem

hakikaten bazen intihar atlayışları yaptıracak bir deli siniri geliyor bana. öleceğimi bilip de yine üzerine koşacak bir hal.

mesela gecenin 10'unda bana tırı vırı bir mevzu yüzünden mail atılıp onun akabinde 40 sayfalık bir çeviri yapmam istendiğinde (spinoza'lı ve bataille'lı), ve onun akabinde gece 11 30'da tekrar başka bir tırı vırı mevzudan dolayı mail atıldığında, her şeyi bırakıp emek sömürüsünün türlü halleri, siz yoksa hala prekaryalılaştıramadıklarımızdan mısınız?, gönüllü müyüz, profesyonel mi? ırgat mıyız, salak mı? verimli kafa atmanın 10 yolu, alternatif başlıklarını taşıyan bir kitap yazasım geliyor. esnek değilim, çalışma saatlerimi öngörmek istemekteyim, bunu lüks olarak algılayıp, suçu çalıştığı kurumda, sistemde, sömürünün kendisinde görmeyip çalışma arkadaşlarının tembelliğine vuranlara ve bunu "gerçekçilik"le açıklayanlara marx'tan başlayıp tanıl bora'yla bitirdiğim bir lecture verme isteğiyle dolup taşıyorum. sonra höt diyesim geliyor kendime, zöt diyesim geliyor, yine de lan sömürü bu ya, bayağı bildiğin, bunun içerisinde söylenenip de işleyişte değil insanda kusuru bulanaysa, artık hangi motivasyonla bu hale gelmiş olursa olsun, bunun maşası, savunucusu olmuş diyesim geliyor. o sebeple her türlü etkileşimle arama 800 metre koyup uzaklaşasım var. süreci sahiplenip pozitif oldukça bunu "o zaman senin tepene çıkabilir, ve sabaha karşı 3'te, telefonuna düştüğünü bildiğim maillerden bir tanesini de sana gönderebilirim" olarak algılayanlara, bak kardeşim, hayır kardeşim diyerek tane tane açıklayasım var. yaşasın barış, yaşasın her şey diyesim, pozitif olasım var, çok acayip olasım var. kültürel sermayeniz batsın. böyle yapacaksanız, allah aşkına marx'tan, bilmem neden dem vurup da sanat yapmayın.

oh.

!

SANIRIM İŞ KOMASINA GİRİCEM. YAŞASIN UN KURABİYESİ!
YAŞASIN HALKLARIN VE HALKALARIN KARDEŞLİİİĞİİ ♥

didem madak 2

bir arkadaşım gönderdi bunu didem madak'tan. gezi sonrası ona yalnızca şiir iyi geliyormuş. bana da dokundu bu satırlar, çok mu gerçek, ne. aklıma gezi sonrası didem madak'ın ve hatta dicle'nin, hakan'ın yokluğu geldi. haksızlık gibi geldi.

Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
Atıyor kendini raylara.
Neden her aşk
Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

(müsveddeler şiirinden)

15 Temmuz 2013 Pazartesi

ali ismail

abisi fotoğraflarını paylaşmış

çok adaletsiz galiba bu dünya, ve elbette adalet kendiliğinden gelmiyor, talep edilmesi gerekiyor ama elle yonta yonta arada bir adaletliymişçesine bir umuda kapılıyoruz belki de. ali ismail'in fotoğrafları ve john martyn'in sesi.

kaçış

yaşasın fiyuuuuuuv stratejileri.
başaramayacağım ve olmayacak galiba. yine sanrılar içerisinde olduğum da teyitlendi.
hafiften bir yumru oturuyor önümüzdeki zamanları düşününce. bu kadar paniklememem lazım, ama nedense panikliyorum. 2011'in bir tekrarını yaşamak istemiyorum sanki. doğru düzgün izin alamamışken aralık'a kadar kitlenmiş olmak istemiyorum. ama elbette her zaman gitmek mümkün, elbette her zaman vazgeçmek mümkün. şu ekim ayını görelim, belki öyle bir girişimde bulunurum.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

belki içime

içime belki yorgunlukla birlikte yerleşen bir doymuşluk, hafif de bir bıkkınlık var. uzun süredir böyle hissetmemiştim. yine kendimi kendinde ve huzurlu, yalnızca biraz olsun sakin vakit geçirmek isteyen mütevazi vatandaş hissiyatında buluyorum. bu haftasonunu evde geçireceğim için iyi hissediyorum. elimde olsa, babaannemin yazlığı hala olsaydı, oraya gider, en az bir 10 gün kalır, çevirileri bitirirdim. akşamüstü bisiklete binerdim, öğleden önce ve sonra yüzerdim. gece yıldızlara bakardım, akşamüstü çayı içerdim.

duvarların boyanmasının etkisi mi bilemiyorum. ama içimde yaz coşkusundan çok kış dinginliği var. belki bir şey değişmeyecek gibi geldiğindendir, her şey aynı gibi düşündüğümdendir. çok tatil istediğimdendir. rahat okunan bir tatil kitabını elime alıp deniz karşısında okumak istediğimdendir. belki, hiçbir şey olmayacaksa, o zaman ben yaratayım, işler görevler sakinleyince radikal bir değişiklik yapayım, isteğimdendir.

ondandır, bundandır. ama uyaran yok, duvarlar var. iş var, insan yok. her şey çok sakin ve daha da sakin olsun. yalnızca eylemlere katılalım: )

12 Temmuz 2013 Cuma

baş ağrısı, dağlar oy

bu akşam da iş yapalım dedim, o kadar çok ekrana bakmışım ki gün boyu, baş ağrısından pert olup koltukta yatay duruma geçtim. eski günlerim geldi aklıma bir korktum, insan nefesini ne kadar tutabilir?

10 Temmuz 2013 Çarşamba

temmuz

bu temmuz ayı da (boyalı duvarlarım harici) boş ve iş dolu geçeceğe benzer. ağustos da. eylül de. nedense böyle bir hayattan "anlam" çıkarmakta zorlanıyorum. görece "farklı" bir iş yapıyor olsam da, uzun vadeli planlar yapamıyorum, hedef koyamıyorum, hedeflerde anlam göremiyorum. gaza gelemiyorum. neden böyle çözemedim. neden motive olanlar olabiliyor da, yaptığım işlerin çoğu bana boş geliyor, bilemiyorum. benim için kurumsal yapı ve onun içerisinde yapılan her şeyin sonu az çok, en nihayetinde yabancılaşmaya çıkıyor sanki. n'apalım, ben de böyleyimci olacağım galiba. bunun içinden bir türlü çıkamadım.

bugünkü korkunç habere rağmen yine de gezi hala bir umut. parka gittim ve iyi hissettim. nasıl oluyor bilmiyorum, her seferinde, her haliyle iyi geliyor, özgür geliyor. orayı yaşanmışlığın ve aynı zamanda bir ihtimalin, güzel bir potansiyelin aurası kaplamış. gaz durduğu an kuşların ağaçlara dönmesi, insanların harekete, bir araya gelmeye, orada vakit geçirmeye devam etmesi pek bir hoşuma gidiyor.

ıy

şu an yaptığım işten nasıl bir bıkkınlık anlatamam. bu ve bunun gibi işlerin ihalesi daha sonra bana kalacak biliyorum. içim büzülüyor sıkıntıdan.

gerçekten tüm günümü kitlediler. başka bir iş yapabilecek durumda da değilim bu yüzden.

9 Temmuz 2013 Salı

ev yenisi

evin duvarlarının bir kısmı boyandı. böylece "yenilik" oldu. ev sahibinin nasıl olup da gönül verdiğini anlamadığım sarıdan normale geçtik ki aslında bir devrim benim için. en çok vakit geçirdiğim odada duvarlar istediğim renkte. gözden ırak gönülden ıraksa, göze yakın olan gönülle doğrudan bir ilişki içinde.

çok yorgunum. inanması güç bir seviyedeki yorgunluktan muzdaribim. koşturarak ankara'ya gidip gelip işe gidip oda boşaltıp doldurup bu koltuğa geldim. gezi parkı'na gidemedim bile. açıldı, bir bakamadım.

gözlerim kapanıyor. neye ve niye koştuğumu bilmeden koşmuş gibiyim. üstüne bir de çeviri alınca tam oldu.

5 Temmuz 2013 Cuma

acil

şu anda acilen deniz kıyısında bir akşamüstüne ışınlanmak istiyorum. henüz denizden yeni çıkmış, binbir çeşit yemeğin olduğu bir akşam yemeğini bekliyor olalım mesela. (evet acıktım)

önceden düşünmek

mesela "bitik adam"da bir yerde anlatıcı, arkadaşının önceden düşünülmeden söylenen sözlere tahammülü olmadığını söylüyordu.

önceden düşünüp bir şeyler söylemek ve sonra konuştuğun kişinin de önceden o mevzu hakkında etraflıca düşündüğünü keşfetmek ve sonra bunları çarpıştırmak, harmanlamak güzel.

insan bir diyalogda kendiyle ilgili farkındalığının olmadığı bir noktaya temas ettiğinde, ama konuşmaya devam edince hissettiği çıplaklık, kendimi kandırıyorum duygusu ise, işte bunlara da paha biçilemez.

bu akşam aslında gidip gelmeli hislerim. sürekli bir gidip kalma arasında debelenmedeyim. gitme hissi evden çıkarak yürüyüp bir çay bahçesine gitme, o yetmezse daha uzağa gitme, şehirden ayrılma hayalleri kurma, ülkeden ayrılma hayalleri kurma, uzayı, yıldızları falan düşünme ve en sonunda ben yok olayım'a kadar varıyor.

yaşamak lazım, özet bu.

4 Temmuz 2013 Perşembe

velhasıl hayatı donatmak

velhasıl hayatı donatmak lazım. gezi'den beri hiç televizyon izlemiyorum neredeyse. bir tavırdan öte umuduma zeval gelmesin, normalin içi geçmiş durgunluğu bana bulaşmasın diye. benim öznel ve biricik saydığım şeylerin başkalarının ağzında nelere dönüştürülebildiğini ya da evcilleştirilerek sunulduğunu görmeyeyim diye. şu linke bakıp 1 haziran günü parka ilk girdiğimde yaşadığım şaşkınlığı ömrüm boyunca unutamayacağımı düşünüyorum.

insan yalnızca birey olarak değil, topluca hareket edip güçlenince, böylece uzanamayacağı, dokunamayacağı yerlere dokunabildiğini görünce hayata daha yaklaşmış oluyor sanki. yaşam alanını genişletmiş oluyor. evden, ofisten, yakın arkadaş çevresinden sokaklara taşıyor.

işte bunun sonrasında eve girmek zor geliyor. aslında çevresini donatabildiğini, hiç yapmayacağını düşündüğü şeyleri yapabildiğini gördükten, genişliğini keşfettikten sonra bir daha eve dönmek zor geliyor. hayatında devletin, politikanın, kuralların az yer kapladığını zannedenler bile, bunların, onları çevreleyen baskı mekanizmalarının sorgulanması ve dönüşmesiyle hayatlarının ne kadar değişebildiğini görmüş oldu sanki. işte insan bu yüzden eve girmek istemiyor.

mutluluğa ya da "geniş" hissetmeye giden belli yollar varmış gibi gelebiliyor bazen. eğer bu yollar, bu doğrularla geçmişinde az buçuk sorun yaşadıysa kişi mesela, sonrasında "alternatif"i aramaya yönelebiliyor. bir kadın, otoriteyle problemi olan birisi, devletin halihazırda kafasına çöreklendiği bir kişi, sosyal adaletin yanına uğramadığı biri, herhangi birisi olabilir. bu arayış bazıları için gündemde hep yerini koruyor. kimi ise, çevrenin, yani onu "çevreleyen" şeyin hayatındaki öneminin, yani yalnızca bir adım attığında karşısına çıkanların, seçtiği kapların "gerçekliğinin" altında eziliyor bazen.

işte çevre değiştiğinde, bir adım ötesi dönüştüğünde yaşanan şaşkınlığın tadından yenmiyor.

ve şimdi hiç geri dönesim yok "eve." teslim olmayasım, sürekli uyanık kalasım, uyumayasım var. bu sefer evden başlayarak, kendi istediklerimi, mutlu olacağımı sandığım şeylerin düşüncesini kendimden uzaklaştırıp biraz onlara bakasım var. sanki ancak kendimi uyanık tutarak bunu başarabilirim. geleceğe biraz güven duyarak, yalnızca uyanık kalarak kendi yolumu bulacağımdan emin olarak. hayatımı şarkılarla, kitaplarla, muhabbetlerle donatarak. mutluluk vaat edene ulaştığımda içinde boğulabileceğimi, bazen beraber dertlenmenin tek başına huzurdan daha iyi olabileceğini hatırda tutarak. biraz da sanki zaman sonsuzmuş ve hiç yaşlanmıyormuşuz gibi yaşamaya çalışarak.


3 Temmuz 2013 Çarşamba

temalar

bugünün temaları içimdeki katılık, iyi hissetmemenin suretleri,sebep bulma güçlüğü ve kendini işe veren jonglör olarak sıralanabilir.