28 Eylül 2013 Cumartesi
o kitap
güzel bir kitap okumak istiyorum. şöyle "hah" dedirtsin, roman olabilir, denememsi olabilir. o kitabi arıyorum ve bulamıyorum. edebiyat tadı versin ama aslen içerisinde birkaç cümle olsun ki şöyle bir hafiften sarssın beni. berjerde ve çeşitli müzikler eşliğinde okumaya uygun olsun. öğlen tatillerini sabırsızlıkla bekleyeyim okumak için. bazen birkaç sayfasını okuyup sonra durma ihtiyacı hissedeyim, kitabı yavaşça kapayıp havalara bakayım biraz. evet diyeyim, böyle geldik ama yanlış etmişiz. derinlere insin lakin biraz yaşam sevinci versin. hangi kitaptır o kitap? aranıyor.
27 Eylül 2013 Cuma
.
ayaküstü tanışmıştık merhaba, merhaba diye. yaşasaydı, o beni hatırlamazdı ama olsun. ali diye ismini duyunca, lgbt komünitesinden diye, tanıyorum galiba, ah diye düşünüp sonra çözdüm kim olduğunu. eylemlerde gördüğüm birisiydi. arkadaşlarımın arkadaşı, onun arkadaşının arkadaşıydı.
sonra bugün bloğunu paylaştılar listemde birileri, onu okudum bütün gün. cinsiyet değişimi için ilk olduğu ameliyat olan göğüs aldırma operasyonunu, karşılaşacağı önyargı ve muhtemel travmadan çekindiği için gidemediği jinekoloğu ve en sonunda gittikten sonra rahimde kistin belirlenmesini, bu süreçten sonra başlayan ameliyat ve kemoterapi sürecini anlatmış. testesteron alması hep kemoterapi sonrasına ertelenmiş doktorlar tarafından. bunu ne kadar çok istediğini konudan her bahsedişinde anlamak mümkün. kendi olmak için yapmak istediği şeyin önüne engel olmuş hastalığı. ve o kadar güzel ifade etmiş ki kendini, çok etkilendim.
ve ne kadar zor yaşadıkları dedim. sürekli önyargı bozup kendini anlatmak, anlatmamak, kimliğini tanımlamak durumunda kalmak, gündelik hayatta bunun muhakemesini sürekli yapmak zorunda olmak. bir yandan da bunun muhakemesini yapmayacağın bir yaşamı, bir ortak alanı genişletmek için uğraşmaya, benzer hislere sahip insanlarla bir araya gelip onlar için, onlarla üretmeye, duygudaşlık kurmaya devam etmek.
öte taraftan ilmek ilmek örülen bir arkadaşlık ailesi oluşturmuş çevresinde. kendi ailesinden çok daha gerçek olmuşlar. şunu bir kez daha gördüm ki okurken, hayatı gerçek ve yaşanılır kılan kurulan bu ilişkiler, ali'nin tanımıyla "sevgi bağıyla bağlı olunan aile"nin genişliği.
"tanıdığım" diyebileceğim birisi olmasa da ali'nin ölümü sonrasında onun anlattığı hikayeler üzerinden çıkarım yapmakta utandırıcı bir taraf var. yine de başka şeyleri de düşündürttüğü için bana, kendi hayatımla ilgili de bir şeyleri fark ettirdiği için yazasım var. şundan bir kez daha emin oldum bloğunu okuduktan sonra. yalnızlık iyi, güzel, bazen üretken olabilir. ama toplum ve yaşam bu kadar üzerine üzerine gelirken insanın, sevgi bağıyla bağlı olduğun bir ailenin olması kadar değerli şey az. ve hayrın yalnızca kendine dokunuyorsa da yazık, çok yazık. bu sevgi bağı diyeceğim bağlar ya var ya yok ve hiçbir toplumsal statü (iyi bir iş, konum, evlilik, ebeveynlik vesaire) kendiliğinden bunları barındırmıyor, barındıramaz.
25 Eylül 2013 Çarşamba
gelinciklerden
gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir
yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.
/edip cansever
/edip cansever
minör minör anksiyete
gözünün içine bakmak mevzu anksiyeteye bağlanıyor. kendimi bildim bileli gün içerisinde gidip gelen bir anksiyete durumuyla uğraşıyorum. bu bir ölüm, kalım endişesinden ziyade farklı faktörlerle tetiklenen bir hal oluyor.
genel olarak o anda, orada olamama durumu, tanımlanamaz bir huzursuzluk ve bazen endişe hali. aşırı uyaranla tetiklenebiliyor bu özellikle ya da bir durum üzerine 100 farklı düşünce ürettikten sonra da olabiliyor. o düşünceler sebebiyle anın gerisinde kalınıyor. çok yorulduğumu hissediyorum bazen. bazen de insan etkileşimindeki bir detay, kendi durumum, her şey ama her şey boş anlarda bol düşünce üretmeye sebep olabiliyor. anksiyete döngüsü.
bu akşam çay bahçesinden eve yürüyorum. fulya'daki uzun binaların ışıkları göz alıyor, yüksek basınç var muhtemelen, egzoz dumanı zemini kaplıyor, hava karanlık, trafik yanımdan akıyor, gökyüzü şehrin ışıklarından yıldızsız. gri mi siyah mı belirsiz, müphem bir renkte. işte o an, dinlediğim müzik biosphere olmasına rağmen, yürüdüğüm kaldırımın darlığı, ışıkların göz alıcılığı, egzozun kokusu, her şey çok fazla geliyor, boğulacak gibi oluyorum. sesler fazla, ışıklar vahşi geliyor. eve geliyorum, ışığı kapatıyorum, yatağa yatıyorum ve kayaklıklarının köşesinde oturduğum, karşısında dalgalı bir deniz olan, rüzgarın estiği, yaprak hışırtılarının duyulduğu, toprağın ıslak olduğu, rüzgarlı ve bomboş, insansız, binasız bir yer düşlüyorum. sakinliyorum.
daha rahat, böyle gıldır gıcık şeylerden etkilenmeyen birisi olmak istiyorum bir süre.
genel olarak o anda, orada olamama durumu, tanımlanamaz bir huzursuzluk ve bazen endişe hali. aşırı uyaranla tetiklenebiliyor bu özellikle ya da bir durum üzerine 100 farklı düşünce ürettikten sonra da olabiliyor. o düşünceler sebebiyle anın gerisinde kalınıyor. çok yorulduğumu hissediyorum bazen. bazen de insan etkileşimindeki bir detay, kendi durumum, her şey ama her şey boş anlarda bol düşünce üretmeye sebep olabiliyor. anksiyete döngüsü.
bu akşam çay bahçesinden eve yürüyorum. fulya'daki uzun binaların ışıkları göz alıyor, yüksek basınç var muhtemelen, egzoz dumanı zemini kaplıyor, hava karanlık, trafik yanımdan akıyor, gökyüzü şehrin ışıklarından yıldızsız. gri mi siyah mı belirsiz, müphem bir renkte. işte o an, dinlediğim müzik biosphere olmasına rağmen, yürüdüğüm kaldırımın darlığı, ışıkların göz alıcılığı, egzozun kokusu, her şey çok fazla geliyor, boğulacak gibi oluyorum. sesler fazla, ışıklar vahşi geliyor. eve geliyorum, ışığı kapatıyorum, yatağa yatıyorum ve kayaklıklarının köşesinde oturduğum, karşısında dalgalı bir deniz olan, rüzgarın estiği, yaprak hışırtılarının duyulduğu, toprağın ıslak olduğu, rüzgarlı ve bomboş, insansız, binasız bir yer düşlüyorum. sakinliyorum.
daha rahat, böyle gıldır gıcık şeylerden etkilenmeyen birisi olmak istiyorum bir süre.
bas
hafif patlak basları seviyorum. toprak içten kaynıyormuş, yavaş yavaş yarılıyormuş, bir serada bitkiler gece herkes uyurken köklerini derine salıyormuş da her taraf çatırdıyormuş hissi veriyor. o baslarda organik bir his var. karın bölgesine hitap ediyor doğrudan.
24 Eylül 2013 Salı
blog?
aslında yeni bir blog açmam lazım. daha derli toplu, dış dünyayla ilgili ve "yaşam coşkusu" barındıran yazıları koyduğum. henüz yoklar ama istesem olurlar o yazılar. o bloğu da daha okunabileceği mecralarda paylaşmam durumunda değerlendirildiği fikriyle daha da derli toplu yazmaya teşvik edebilir beni. bunu yapmak lazım evet. burası günlük-yazı kıvamında gidiyor. bir itici güç yok daha iyi yazmaya teşvik edecek. (berjer etkisi, berjer berjer)
burayı biraz daha kişiselleştirebilirim böylece. iyice koyulturum, kaynatırım, suyunu aldırırım. içildiğinde mideye oturur, tok karnına günde 3 kez midemin ortasındaki karanlık. hafif baş dönmesi yaratabilir.
ayrıca yine cranes çalıyor, gerçekten delirmekten korkmaya başladım. bir de şimdi 20 yaşında cranes dinlemeye müsait psikolojideki halimin fotoğrafına bakıyorum. bir arkadaşım o fotoğrafın rüyasına kabus formatında girdiğini söylemişti. haklı mı haklı, ama fotoğrafı seviyorum. zaten narsist bir proje gibi duran bu blogda fotoğrafımı seviyorum açıklamarıyla çıkmaz sokaklara giriyorum, o lala.
ayrıca adrift nasıl koyu, nasıl pekmez kıvamında bir şarkıdır. üzerimize dökülmesi durumunda bir yatak fantazisine dönüşebilecek bir şarkı. huylandırıcı. gerçekten pek çok, pek çok isterdim konserlerine gitmeyi.
neyse uyuyayım, şiraze önemli şey.
burayı biraz daha kişiselleştirebilirim böylece. iyice koyulturum, kaynatırım, suyunu aldırırım. içildiğinde mideye oturur, tok karnına günde 3 kez midemin ortasındaki karanlık. hafif baş dönmesi yaratabilir.
ayrıca yine cranes çalıyor, gerçekten delirmekten korkmaya başladım. bir de şimdi 20 yaşında cranes dinlemeye müsait psikolojideki halimin fotoğrafına bakıyorum. bir arkadaşım o fotoğrafın rüyasına kabus formatında girdiğini söylemişti. haklı mı haklı, ama fotoğrafı seviyorum. zaten narsist bir proje gibi duran bu blogda fotoğrafımı seviyorum açıklamarıyla çıkmaz sokaklara giriyorum, o lala.
ayrıca adrift nasıl koyu, nasıl pekmez kıvamında bir şarkıdır. üzerimize dökülmesi durumunda bir yatak fantazisine dönüşebilecek bir şarkı. huylandırıcı. gerçekten pek çok, pek çok isterdim konserlerine gitmeyi.
neyse uyuyayım, şiraze önemli şey.
23 Eylül 2013 Pazartesi
bir berjer
bir berjer nelere kadir dedirtecek kadar bir şeylere kadir olabilir mi? belki olabilir. belki ortamdaki değişiklikten hareketle bu sefer değişikliği dışarıdan içeriye doğru yaşamaya çalışırız. belki fon değişirse önünde duran da bir silkelenip kendine gelir. hazır böylesi huzur buldum, belki biraz yazı çizi bir şeyler yaparım der, belli mi olur. gerçi fonda cranes çalmaya devam ettikçe, mesela 24 saat boyunca cranes dinlediğim ihtimali üzerinden bir tarot falına bakarsak eğer sonucunda ölüm kartının ya da kılıç serisinden bir takım kartların çıktığını görebiliriz. bile bile, bile isteye, isteye ve bile yaptığımız bir şey bu. ama şimdilik berjer ve açık renkler. sonra reklamlar.
19 Eylül 2013 Perşembe
hup hop
bugün de biraz hasta olduk
işte de hoş olmayan bir konuşma gerçekleştirdik
acilen, acilen, acilen kaçış planı yapmam lazım
beden hastalandı
kontrolü bende değil
işte tek seçenekli bir soru soruldu
kontrolü bende değil
ama ev temizlendi
ve bunun kontrolü bende
aferin bana
işte de hoş olmayan bir konuşma gerçekleştirdik
acilen, acilen, acilen kaçış planı yapmam lazım
beden hastalandı
kontrolü bende değil
işte tek seçenekli bir soru soruldu
kontrolü bende değil
ama ev temizlendi
ve bunun kontrolü bende
aferin bana
17 Eylül 2013 Salı
durum saptaması
evet direndim, direndim, en sonunda teslim oldum. mini bir sonbahara giriş melankolisinden muzdarip olabilirim. pek bir insan göresim yok, pek bir aktivite yapasım yok, işe gelesim yok, evden çıkmayasım var. öyle konuştuğun zaman keyifsizliğimi sana yansıtacak değilim elbette, özellikle işte çaktırmama halinden devam ediyoruz, ama benimle bir şey yapılmak istendiği zaman nereye kaçacağımı şaşırıyorum. pek bir şey anlatasım yok, hiç konuşasım yok.
bu halde bir konfor var. hiçbir şey için gücümü aşan bir çaba göstermeyeceğim bir süre dedim, bana gelen bana gelsin, isterse çarpsın. vaktimi verimli değerlendirmeyeceğim, dedim. bu yüzden sabah akşam oyun oynama halindeyim. zaten boğazım da ağrıyor. şimdilik güzel böyle. gittiği kadar gitsin.
gayet iyi her şey, değerini bilmiyorsun! diyen iç sesi de bir süre susturdum. her şey gerçekten iyi ve her şey donsun, böyle kalsın.
bu halde bir konfor var. hiçbir şey için gücümü aşan bir çaba göstermeyeceğim bir süre dedim, bana gelen bana gelsin, isterse çarpsın. vaktimi verimli değerlendirmeyeceğim, dedim. bu yüzden sabah akşam oyun oynama halindeyim. zaten boğazım da ağrıyor. şimdilik güzel böyle. gittiği kadar gitsin.
gayet iyi her şey, değerini bilmiyorsun! diyen iç sesi de bir süre susturdum. her şey gerçekten iyi ve her şey donsun, böyle kalsın.
16 Eylül 2013 Pazartesi
kendi kraş
evet bir modern zamanlar kurbanıyla daha karşı karşıyayız. kendi kraş adlı oyunun hayatımın ortasına yerleşip beni sevdiklerimden ayırdığı günlerdeyiz. bir tarafta müzik, bir tarafta sarı ışık ve oyun. hiçbir şey yapmayayım istiyorum. hiçbir şey. çocukluk ritüellerini geri çağırdım."life goes on with or without your consent."
9 Eylül 2013 Pazartesi
açılsın bienaller
bugünü özetlemek gerekirse: civilization and its discontents ya da nerec ve her discontents, olarak tanımlanabilirdi. yine spor vasıtasıyla bir sakinleme yaşadık, ama hoşnutsuzluklar baki.
ve bakıyorum da ömrümün önemli bir kısmınını yanlış yerdeymişim hissi içerisinde geçirmişim. ne yazık. bunun psikolojide bir açıklaması olmalı. işte o kitabı, beni bu konuda aydınlatacak olan o kitabı arıyorum. bazen çöller kadar düz, boş geliyor çevre. üzerinden her gün geçtiğim beton kaldırımlar susuzluğu hatırlatıyor. iş kıyafetleri içerisinde insanlar görüyorum, evi olan, hobileri olan insanlar tanıyorum. ve its discontents. her şeyden bana yansıyan bir sıkılma, bir bunalma, sıkışmışlığımı hatırlatma hali var bu aralar. l'ennui bunu iyi karşılıyor aslında. aidiyet hissinde bir takım eksiklikler söz konusu.
öte yandan how i met your mother'dan bir bölüm geliyor aklıma. barney her günden akılda kalıcı bir anı çıkarmak için bir gün bara at getiriyor, diğer gün başka bir atraksiyon yapıyor. amaç her günü unutulmaz kılmak. sonra bunun aslında işe yaramadığı, böyle planlayarak ve arka arkaya yapıldığında olayların akılda kalıcılıklarını yitirdiği sonucuna ulaşıyoruz.
bunun konuyla ilgisi şu. rutin çok tanımlanabilir gelse de kulağa, aslen olağanüstülüklerden de küçük rutinler çıkarmak mümkün. sanırım rutinin kendisi elbette bir uyaran tekrarından oluştuğu için biraz problem, ama problemin kendisi temelde rutinden kaynaklanmıyor belki de kişiden kaynaklanıyor vs vs. sıkıldım. bireye de bunu indirgemek değil. elbette modern hayat, metro, trafik, şehir, vızır vızır, ama bende bir tuhaflık olduğu da kesin.
işte böyle. yani bu hayatın bu şekilde devam edeceği düşüncesi çok kötü geliyor bazen. halbuki ortada büyük bir problem de yok. bunu daha önce de yazmıştım. sanki ulaşılması gereken muhteşem bir final epizotu, çıkılması gereken bir tepe, varılması gereken bir çizgi varmış gibi davranarak geçti ömür. zevk odaklı bir insan olageldim hep. bazı şeylerin bokunu çıkardım, her saat başına minik molalar yerleştirdim, fakat anın içerisinde, şu anda, burada olmayı bir başaramadım.
bir de bienal açılıyor. 2 yıl önceki bienal açılışı aklıma kazınmış. o zamanki ruh halimi, uğraştığım şeyleri hatırlıyorum. ve şimdiyi. o sıralar bir duygusal travma söz konusuydu. şimdi o da yok. düz, dümdüz, l'ennui, melankoli, bok ve püsür. beni bu cranesler mahvetti.
ve bakıyorum da ömrümün önemli bir kısmınını yanlış yerdeymişim hissi içerisinde geçirmişim. ne yazık. bunun psikolojide bir açıklaması olmalı. işte o kitabı, beni bu konuda aydınlatacak olan o kitabı arıyorum. bazen çöller kadar düz, boş geliyor çevre. üzerinden her gün geçtiğim beton kaldırımlar susuzluğu hatırlatıyor. iş kıyafetleri içerisinde insanlar görüyorum, evi olan, hobileri olan insanlar tanıyorum. ve its discontents. her şeyden bana yansıyan bir sıkılma, bir bunalma, sıkışmışlığımı hatırlatma hali var bu aralar. l'ennui bunu iyi karşılıyor aslında. aidiyet hissinde bir takım eksiklikler söz konusu.
öte yandan how i met your mother'dan bir bölüm geliyor aklıma. barney her günden akılda kalıcı bir anı çıkarmak için bir gün bara at getiriyor, diğer gün başka bir atraksiyon yapıyor. amaç her günü unutulmaz kılmak. sonra bunun aslında işe yaramadığı, böyle planlayarak ve arka arkaya yapıldığında olayların akılda kalıcılıklarını yitirdiği sonucuna ulaşıyoruz.
bunun konuyla ilgisi şu. rutin çok tanımlanabilir gelse de kulağa, aslen olağanüstülüklerden de küçük rutinler çıkarmak mümkün. sanırım rutinin kendisi elbette bir uyaran tekrarından oluştuğu için biraz problem, ama problemin kendisi temelde rutinden kaynaklanmıyor belki de kişiden kaynaklanıyor vs vs. sıkıldım. bireye de bunu indirgemek değil. elbette modern hayat, metro, trafik, şehir, vızır vızır, ama bende bir tuhaflık olduğu da kesin.
işte böyle. yani bu hayatın bu şekilde devam edeceği düşüncesi çok kötü geliyor bazen. halbuki ortada büyük bir problem de yok. bunu daha önce de yazmıştım. sanki ulaşılması gereken muhteşem bir final epizotu, çıkılması gereken bir tepe, varılması gereken bir çizgi varmış gibi davranarak geçti ömür. zevk odaklı bir insan olageldim hep. bazı şeylerin bokunu çıkardım, her saat başına minik molalar yerleştirdim, fakat anın içerisinde, şu anda, burada olmayı bir başaramadım.
bir de bienal açılıyor. 2 yıl önceki bienal açılışı aklıma kazınmış. o zamanki ruh halimi, uğraştığım şeyleri hatırlıyorum. ve şimdiyi. o sıralar bir duygusal travma söz konusuydu. şimdi o da yok. düz, dümdüz, l'ennui, melankoli, bok ve püsür. beni bu cranesler mahvetti.
8 Eylül 2013 Pazar
yanlış empati
şimdi bu hükümet, "ustalık" dönemini olimpiyatlara ev sahipliği yapma hakkını kazanarak taçlandırmak istedi ya hani, sonra bir olmadı, 3 şehir arasından 2. olundu, 5. kazanma denemesi de boşa gitti falan. neyse.
olimpiyat şehirlerine organizasyonun uzun vadede getirdiği sosyal ve ekonomik yüklerden bahseden birçok yazı mevcut, zaten bu mevzuyu geçelim. olmadı, iyi ki de olmadı, engelliler için seferberlik halinde bir düzenleme yapmaları gerekiyordu kent çapında, olsaydı, bu düzenlemeyi yapmak zorunda kalacaklarından, o kısım iyi olacaktı.
ama bende bu durum farklı bir etki yarattı psikolojik olarak. hani sınıfta çok hırslı bir insan vardır ya da mesela dershanede. tepiniyordur, kendini paralıyordur, bir hedefi vardır, türkiye üçbinmilyonuncusu olmak istiyordur falan. sonra çalışır, didinir, gerektiğinde başkalarının hakkını yemek pahasına bir şeyler yapar. bir yandan da kendinden hep emindir. ve sonrasında olmaz. istediğini elde edeceği gün gelir ve o istediği olmaz. işte o zaman, o insana bakıp sana dokunmayan, hiç umursamadığın bir konuyla ilgili pek de saygı duymadığın bir amacın peşindeyken o, başarısız olunca bir acıma hissedersin. bütün süreci görmüşsündür, bir seyirci gibi uzaktan izlemişsindir, küçük vukuatlarını görüp onaylamamışsındır ama ne hali varsa görsün demek dışında başka diyeceğin de bir şey yoktur. fakat kötü bir başarısızlıktır bu, nedense hafiften rezil olmaya benzer. işte, bu olimpiyatları kaybetmeleri (onların, benim değil, istanbul'un da değil) bende bu örnektekine benzer hissiyatlar uyandırdı ufaktan. anlam veremediğin, televizyonda kendini rezil eden insanı izlerken kanalı çevirdiğin andakine benzer bir empati hali.
buna da özetle yanlış empati diyoruz.
olimpiyat şehirlerine organizasyonun uzun vadede getirdiği sosyal ve ekonomik yüklerden bahseden birçok yazı mevcut, zaten bu mevzuyu geçelim. olmadı, iyi ki de olmadı, engelliler için seferberlik halinde bir düzenleme yapmaları gerekiyordu kent çapında, olsaydı, bu düzenlemeyi yapmak zorunda kalacaklarından, o kısım iyi olacaktı.
ama bende bu durum farklı bir etki yarattı psikolojik olarak. hani sınıfta çok hırslı bir insan vardır ya da mesela dershanede. tepiniyordur, kendini paralıyordur, bir hedefi vardır, türkiye üçbinmilyonuncusu olmak istiyordur falan. sonra çalışır, didinir, gerektiğinde başkalarının hakkını yemek pahasına bir şeyler yapar. bir yandan da kendinden hep emindir. ve sonrasında olmaz. istediğini elde edeceği gün gelir ve o istediği olmaz. işte o zaman, o insana bakıp sana dokunmayan, hiç umursamadığın bir konuyla ilgili pek de saygı duymadığın bir amacın peşindeyken o, başarısız olunca bir acıma hissedersin. bütün süreci görmüşsündür, bir seyirci gibi uzaktan izlemişsindir, küçük vukuatlarını görüp onaylamamışsındır ama ne hali varsa görsün demek dışında başka diyeceğin de bir şey yoktur. fakat kötü bir başarısızlıktır bu, nedense hafiften rezil olmaya benzer. işte, bu olimpiyatları kaybetmeleri (onların, benim değil, istanbul'un da değil) bende bu örnektekine benzer hissiyatlar uyandırdı ufaktan. anlam veremediğin, televizyonda kendini rezil eden insanı izlerken kanalı çevirdiğin andakine benzer bir empati hali.
buna da özetle yanlış empati diyoruz.
diğeri de bu
sonbahar geliyor, değirmenler dönüyor, donmaya yüz tutacak sular, son kez çarklardan geçiyor ve immunity idm başlayıp ambient sonlanıyor. dün gece saat 12'de dans edelim kararı verilebiliyor, sabaha kadar sağa sola hareket ediliyor, açık hava, sarı, mor, kırmızı ışıklar ve akabinde aydınlanan gökyüzü hatırlanacak bir şeyler bırakıyor. bazen böyle şeyler insana iyi geliyor.
6 Eylül 2013 Cuma
omg
bu bloğa ne kadar yorgun olduğumla ilgili birçok sefer serzenişte bulunmuş idim. fakat, bu akşam, bir cuma akşamı ama, bu akşam, i-na-nıl-maz yorgunum. iş azalıyor dememe kalmadı ve delirdi son birkaç gündür. mahvetti, paraladı beni, ekrana bakmaktan gözlerim acıdı, göz kapakları kapanmayı unuttu. şu anda bile, sırf söyleneyim diye zar zor, üşenerek yazdığım şu yazının yer aldığı ekrandan bana yansıyan beyaz ışık gözlerimi transit geçip direkt nöronlarımı, amigdala bölgesini falan yakmakta.
bir de polis odtü'de. orada burada polis saldırısı varken, cuma akşamı çıkamadım tüh, iş de abardı diye hayıflanmanın da çok alemi yok zaten.
bu son günlerdeki içe dönük ve düşük halimin bir kısmından da sanırım gerçekten cranes sorumluymuş. bu aralar biralbümebirgrubatakveyalnızcaonudinle şiarı gereği slow dancing society'e geçtim, çünkü beynim daha fazlasını kaldırmıyor. bir anda sonbaharın henüz yeterince ortada olmayan pastel renkleri ortaya çıktı, yorgunluk peltelikle birbirine karıştı, odada kıvrılıp, olmayan peluş oyuncağıma sarılıp uyuyasım falan geldi. bu moddan devam etmem lazım, yoksa elimden bir kaza çıkacak, hakikaten de gidip bir kuyuya atacağım kendimi gibi gelmeye başlamıştı en son.
neyse hararet yaptı beynim.
bir de polis odtü'de. orada burada polis saldırısı varken, cuma akşamı çıkamadım tüh, iş de abardı diye hayıflanmanın da çok alemi yok zaten.
bu son günlerdeki içe dönük ve düşük halimin bir kısmından da sanırım gerçekten cranes sorumluymuş. bu aralar biralbümebirgrubatakveyalnızcaonudinle şiarı gereği slow dancing society'e geçtim, çünkü beynim daha fazlasını kaldırmıyor. bir anda sonbaharın henüz yeterince ortada olmayan pastel renkleri ortaya çıktı, yorgunluk peltelikle birbirine karıştı, odada kıvrılıp, olmayan peluş oyuncağıma sarılıp uyuyasım falan geldi. bu moddan devam etmem lazım, yoksa elimden bir kaza çıkacak, hakikaten de gidip bir kuyuya atacağım kendimi gibi gelmeye başlamıştı en son.
neyse hararet yaptı beynim.
5 Eylül 2013 Perşembe
bir tatil günü
bir tatil günü eski günleri yad edebilirim. güzel bir karar. eskisi gibi sessizliğime gömülebilirim. mış gibi, kendini kandırmak, güzel geliyor. forever young. bu cranes seansları kötü etkiledi beni. öze dönüş yaşatıyor, ama suçluymuş gibi dönüyorum öze, öze pis bir bakış atıyorum, o da hadi gelsene, hadi gelsene diyor, kendi yağımızda kavruluyoruz. bu iç savaş, beynin lobları arasındaki düello durumunu ne çok yaşadım. işe ne zor gittim. evi ne zor topladım. alışveriş ne zor yaptım. ama hepsini de yaptım. artık bir tatili hak ettim.
hazır sonbahar geliyor. bu ayı kitap okuma ayı ilan ediyorum. iyi geliyor bu aralar okumak. iş yoğunluğu biraz biraz azalırken nedense susasım geliyor. sanki o kadar eminim ki çoğu durumun tatmin etmeyeceğinden, tenezzül bile etmiyorum sanki. sahiciliğe olan inancımın kaybından değil, devamlılığa olan inancımın kaybından.
bu hallerimi kaldıracak kimse yok, dünyada yaşamıyor. kaldırmasın da zaten. içimde öyle bir kuyu var ki, bazen beni bile şaşırtıyor. o kuyuyu atlamadan bir devamlılık sağlanamaz. bense her seferinde oraya düşüyorum. artık ne bok benliği diyorlarsa buna. kristevalara, irigaraylara bağlanmasın da.
neyse perşembe oluyor. bütün bunlara aslında tek bir şarkı sebep oluyor ne komik. ama bugün etraf durulup yalınlıkla karşılaşınca, suyun üzerinde ne zor duruyorum, dedim sanki ve bütün bunlarda gelen sonbaharın etkisi var, biliyorum, dramatize ediyor muyum, etmeyi seviyor muyum, ben üretmeden bir bok olmayacak onu biliyorum, o bu şu bu, ne olursa olsun, neyi sahiplenirsem sahipleneyim, yetmeyecek, şu yazıyı yazmadıkça, olmayacak, bir şeyin büyüdüğünü, olgunlaştığını falan görmem lazım. ölüme karşı yapılmış narsist bir atak mıdır bu? (her şeyin için boşalsııın, boşalsııın)
herkesin bir kavgası varsa eğer, benim kavgam hiçbir zaman insanlarla olmadı, "kurdukları dünya" da değildi, o kadar dışsallaştıramadım, kendimden öteye atamadım, o dünya döndükçe, ben orada adım attıkça, ait olmanın mutluluğu bazen başka hiçbir şeye benzemedikçe, dış dünya canım, diyemedim. içinde oldum, birbirleriyle alakasız bir sürü arkadaşım oldu.
içte ise yalnızca yoğun bir istek gördüm. ve bunu karşılayacak hiçbir sahipliğin, bir nesnenin olmadığını neyse ki çok çok önce öğrendim. insanlarla ilgili değildi, ve evet insanlarla ilgili değil. sanki başka bir zamanda yaşama isteği gibiydi. hala karar veremiyorum, potansiyel insanlı durumlarda yalnız kalma isteğimden, tamamen rahat olamayacaksam, yakın olmayacaksa hiç olmasın düşüncemden utangaçlık mı, dışarı yansıttığı imajı kontrol etme isteği mi, yoksa içe dönüklük mü sorumlu. dışarıdan birisinin utangaç demekte zorlanacağı bir kişiyken, gösterilen sosyal performanslarla içe dönük yaşayış arasında uyumsuzluk bakiyken. ama şunu iyi biliyorum ki yalnızca biriyle açıklanacak bir durum yok. kendini yansıtma ve yaşama isteği de değil tam olarak ama. bilemiyorum.
bazen çok zor alışıyorum, değişikliğe gelemiyorum, bu hali de sevmiyorum, akışkan insanlar hoşuma gidiyor, bir tanıdıklık arayışı ama bundan sıkılma durumu içerisinde gidip geliyorum sanki. ev kurmaya çalışıp bir yandan bozuyorum.
neyse. hem tatil hem kitap planlarım var. kuyuya birkaç taş atalım. perşembe oldu, ayrıca gerçekten çok komik, bütün bunlardan yalnızca bir şarkı sorumlu, galiba drama kaçınılmaz:
hazır sonbahar geliyor. bu ayı kitap okuma ayı ilan ediyorum. iyi geliyor bu aralar okumak. iş yoğunluğu biraz biraz azalırken nedense susasım geliyor. sanki o kadar eminim ki çoğu durumun tatmin etmeyeceğinden, tenezzül bile etmiyorum sanki. sahiciliğe olan inancımın kaybından değil, devamlılığa olan inancımın kaybından.
bu hallerimi kaldıracak kimse yok, dünyada yaşamıyor. kaldırmasın da zaten. içimde öyle bir kuyu var ki, bazen beni bile şaşırtıyor. o kuyuyu atlamadan bir devamlılık sağlanamaz. bense her seferinde oraya düşüyorum. artık ne bok benliği diyorlarsa buna. kristevalara, irigaraylara bağlanmasın da.
neyse perşembe oluyor. bütün bunlara aslında tek bir şarkı sebep oluyor ne komik. ama bugün etraf durulup yalınlıkla karşılaşınca, suyun üzerinde ne zor duruyorum, dedim sanki ve bütün bunlarda gelen sonbaharın etkisi var, biliyorum, dramatize ediyor muyum, etmeyi seviyor muyum, ben üretmeden bir bok olmayacak onu biliyorum, o bu şu bu, ne olursa olsun, neyi sahiplenirsem sahipleneyim, yetmeyecek, şu yazıyı yazmadıkça, olmayacak, bir şeyin büyüdüğünü, olgunlaştığını falan görmem lazım. ölüme karşı yapılmış narsist bir atak mıdır bu? (her şeyin için boşalsııın, boşalsııın)
herkesin bir kavgası varsa eğer, benim kavgam hiçbir zaman insanlarla olmadı, "kurdukları dünya" da değildi, o kadar dışsallaştıramadım, kendimden öteye atamadım, o dünya döndükçe, ben orada adım attıkça, ait olmanın mutluluğu bazen başka hiçbir şeye benzemedikçe, dış dünya canım, diyemedim. içinde oldum, birbirleriyle alakasız bir sürü arkadaşım oldu.
içte ise yalnızca yoğun bir istek gördüm. ve bunu karşılayacak hiçbir sahipliğin, bir nesnenin olmadığını neyse ki çok çok önce öğrendim. insanlarla ilgili değildi, ve evet insanlarla ilgili değil. sanki başka bir zamanda yaşama isteği gibiydi. hala karar veremiyorum, potansiyel insanlı durumlarda yalnız kalma isteğimden, tamamen rahat olamayacaksam, yakın olmayacaksa hiç olmasın düşüncemden utangaçlık mı, dışarı yansıttığı imajı kontrol etme isteği mi, yoksa içe dönüklük mü sorumlu. dışarıdan birisinin utangaç demekte zorlanacağı bir kişiyken, gösterilen sosyal performanslarla içe dönük yaşayış arasında uyumsuzluk bakiyken. ama şunu iyi biliyorum ki yalnızca biriyle açıklanacak bir durum yok. kendini yansıtma ve yaşama isteği de değil tam olarak ama. bilemiyorum.
bazen çok zor alışıyorum, değişikliğe gelemiyorum, bu hali de sevmiyorum, akışkan insanlar hoşuma gidiyor, bir tanıdıklık arayışı ama bundan sıkılma durumu içerisinde gidip geliyorum sanki. ev kurmaya çalışıp bir yandan bozuyorum.
neyse. hem tatil hem kitap planlarım var. kuyuya birkaç taş atalım. perşembe oldu, ayrıca gerçekten çok komik, bütün bunlardan yalnızca bir şarkı sorumlu, galiba drama kaçınılmaz:
3 Eylül 2013 Salı
pan.american
pan.american, loscil, biosphere, slow dancing society, beef terminal. bunların hepsinde her türlü aşırılığın üzerini törpüleyen bir dinginlik söz konusu. bulut gibi, sis gibi, yavaşça aydınlanan gökyüzü gibi, sabah mahmurluğu gibi, sessizlik gibi müzik. çoğunluğun dinlemekte zorlandığı bu müzikler bana iyi geliyor. şu an sırt kaslarım, bacaklarım, ayaklarım, ellerim ve parmak uçlarım ağrıyor. fonda pan.american çalıyor, bu uyuşma işte çok güzel.
kendine tepeden, yandan, sağdan ve soldan bir bakışın olmadığı, yalnızca bir pelte olarak var olduğun bu hali seviyorum. içten tetikleyen bir huzursuzluk, enerji yokken, enerji saçılıp geriye sadece artıklar kalmışkenki bu oluş hali çok hoşuma gidiyor. hoşuma bile gitmesine gerek yok, bir yargıda bulunmadan, duruyorum. sevgi, öfke, kırgınlık, heyecan yok. baslar var, atmosferik bir müzik var, bir devamlılık var, kendine dikkat çekmeden, arka fonda destek oluyor, kaplıyor, kapsıyor.
işte uyuşmak bu yüzden güzel. gündelik halime çok uzak ve olduğu zaman hiç gitmese diyorum bazen.
kendine tepeden, yandan, sağdan ve soldan bir bakışın olmadığı, yalnızca bir pelte olarak var olduğun bu hali seviyorum. içten tetikleyen bir huzursuzluk, enerji yokken, enerji saçılıp geriye sadece artıklar kalmışkenki bu oluş hali çok hoşuma gidiyor. hoşuma bile gitmesine gerek yok, bir yargıda bulunmadan, duruyorum. sevgi, öfke, kırgınlık, heyecan yok. baslar var, atmosferik bir müzik var, bir devamlılık var, kendine dikkat çekmeden, arka fonda destek oluyor, kaplıyor, kapsıyor.
işte uyuşmak bu yüzden güzel. gündelik halime çok uzak ve olduğu zaman hiç gitmese diyorum bazen.
1 Eylül 2013 Pazar
öz yıkım
bir takım denklemler kurdum, açılar, psikolojik durum ve benzeri şeyler arasında.
mars and merkür mesela, akamayınca bir iğne ucuna dönüşüyorlar. duygular kendi kaplarında hareketli ve canlı, fakat iki kahverengi gözün arkasına hapsediliyorlar. yaşamın içerisinde, dilden bağımsız, hareketlerin içerisine özgür bırakıldıklarında, sonraki gün kalkılıp işe gidilip gidilmeyeceği bile belirsiz geliyor mesela. bu kadar basit bir açılımdan, bu kadar sade bir özgürlükten korkuyor satürnler, satürnlerimiz.
bana bakan, benimle konuşan, kök çakrasını alıp götüne sokuyormuş mesela. dün bu yorumu duydum. etkileyici ve mesafeli. aslen büyü yapıyorum. aslen bir saksıyım.
eskiden gerçekten bunlar bir 10'luk enjektörle çözülüyordu. orada bir deney sürüyordu. olay 1'likte bitmeden bitti. şimdi de yaş büyüdü ve deneylerin sonucunu hep beraber yaşıyoruz. içimizdeki küçük narsisti arada sırada solucanlarla besliyoruz.
bazen çok özlüyorum ayin kısmını. müziklerle üstünü kapamaya çalışıyorum. ama cranes - underwater dinledikçe bastırılmaya çalışılan enerjinin doğru akacağı, asıl akması gereken kanalın iyice idrakına varıyorum. oraya akıtmak ise... ne sen sor, ne ben söyleyeyim.
fakat biliyorum ki, bir zamanlar dendiği gibi, hiçbir zaman yetmeyecek. karanlıklar karanlık oldukça, derinlik bilinemeyecek.
mars and merkür mesela, akamayınca bir iğne ucuna dönüşüyorlar. duygular kendi kaplarında hareketli ve canlı, fakat iki kahverengi gözün arkasına hapsediliyorlar. yaşamın içerisinde, dilden bağımsız, hareketlerin içerisine özgür bırakıldıklarında, sonraki gün kalkılıp işe gidilip gidilmeyeceği bile belirsiz geliyor mesela. bu kadar basit bir açılımdan, bu kadar sade bir özgürlükten korkuyor satürnler, satürnlerimiz.
bana bakan, benimle konuşan, kök çakrasını alıp götüne sokuyormuş mesela. dün bu yorumu duydum. etkileyici ve mesafeli. aslen büyü yapıyorum. aslen bir saksıyım.
eskiden gerçekten bunlar bir 10'luk enjektörle çözülüyordu. orada bir deney sürüyordu. olay 1'likte bitmeden bitti. şimdi de yaş büyüdü ve deneylerin sonucunu hep beraber yaşıyoruz. içimizdeki küçük narsisti arada sırada solucanlarla besliyoruz.
bazen çok özlüyorum ayin kısmını. müziklerle üstünü kapamaya çalışıyorum. ama cranes - underwater dinledikçe bastırılmaya çalışılan enerjinin doğru akacağı, asıl akması gereken kanalın iyice idrakına varıyorum. oraya akıtmak ise... ne sen sor, ne ben söyleyeyim.
fakat biliyorum ki, bir zamanlar dendiği gibi, hiçbir zaman yetmeyecek. karanlıklar karanlık oldukça, derinlik bilinemeyecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
