28 Eylül 2010 Salı

sitedeki emekli hohgeneral ve fizik profesoru insan

bugun kendisiyle tanistirildim. tanistir beni demis babama. (burada baba kiz saadetindeyiz, anneyi gonderdik) bana amerika'ya gitmemi ve onlarin yontemlerini ogrenmemi tembihledi, onlarin yontemlerini ogrenip ulkeye donecek ve burada calisacakmisim. yalniz plansiz olmazmis bu isler, bir stratejim olmaliymis. sonra gerekirse yardim edebilirmis bana secret service e falan girmek istersem. yalniz bir milliyetci gibi calismam gerekiyormus. tabii dedim oyle yaparim.

bir de iki is yapan herkesten kuskulanildigini soyledi, bu minvelde homofis gibi seylerden anlamadiklarini soyledi (onlarin). diger kriptolari henuz cozemedim.


bu da boyle bir animdi iste.

26 Eylül 2010 Pazar

memba suyu ve kaplıca

bugün burası fırtınalı. dalgalar kumlara dik geleceğine teğet geçip paralel çiziyorlar. balkonlardaki her şey sağ tarafa doğru uçuyor, bir balkondan diğerine, sonra sağdaki çam ağaçlarına konuyor.

böyleyken denize gidip kitap okumak ve yüzme hayalleri yalan oluyor, anne telefon ediyor. haydi diyor gel kaplıcaya. olur diyorum, o sırada gazete okumaktayım, çalışmadan kaçalım kaçabildiğimiz kadar. gidiyorum kaplıcaya. biraz kaka kokuyor ortalık evet. suyun şifasındanmış açıklama geliyor. bilimsel veriler duvarlara asılmış. envai çeşit hastalığa iyi gelen bir suymuş bu. ama insanın suyla bağdaştırdığı duruluk, şeffaflık beklentisini gözden geçirmesi gerekiyor önce.

sonra içeri ve dışarı havuz olarak ikiye ayrılmış bölmelere sahip bir sera içine giriyoruz. dış bölümde kadınlar suyun içinde zıplıyorlar, sağ sol, sağ sol, hareket ediyorlar. su ağır, su seni dibe batıracak cinsten. bir de dışarıda fırtınamsı rüzgar olmasına rağmen, su yine de sıcak geliyor.birileri geliyor, anneme. aaa kızın mı? evet kızım. babasına benziyor ama. oğlan anneye kız babaya... evlatlık mıyım acaba diye sorgulatacak cinsten. teşhissiz kalırsan n'aparsın meçhul.

25 Eylül 2010 Cumartesi

takla atmak

ve ayrıca, uzun bir kıştan sonra denize ilk girildiğinde, daha henüz vücut deryaya alışmamışken, öne doğru su içinde atılan bir takla sonucu karında oluşan o hisse bayılıyorum. hem denizden fazlasıyla uzak kalmış olduğumun göstergesi, hem de bir şekilde her seferinde kıkırdatıyor beni.

halide

biyografisini okuyorum halide edip'in. öyle biyografiperver değilim ama çalışlar'ın kitabı keyifli ve hatta ilham verici. büyüyünce halide olucam.

"Hiç kimse ülkesini benim sevdiğim kadar sevemez, ancak, hiç kimse ülkesini benim eleştirdiğim sertlikte eleştiremez. Bu katliamların lekesini de milletimin üzerinden hiçbir şey temizleyemez."

Halide Edip, ermeni tehciri ve kırımı üzerine.

dediği gibi kimse silemedi.

24 Eylül 2010 Cuma

nefret odağı ingilizce kelimeler

artık nefretim kalbime sığmaz oldu. İşte Türkçe'ye çevrildiklerinde dünyalarını şaşıran, kesinlikle buralara ait olmayan kelime dizisi:

embedded
engagement (ve to engage)
to invoke
to entertain (eğlendirme dışındaki fikir üretme, bir fikri kafada çevirme anlamında kullanıldığı zaman)
to mark (bunu mesela this historical moment was marked by bıdı bıdı gibi düşünmek lazım mesela)

bir de tabii birbirinin yerine geçen ve kesinlikle çevirirken standardizasyona izin vermeyen kelimeler mevcut, bunlar genelde sıfatlar ve güzel, şaşaalı, harika, muhteşem anlamına geliyorlar özetle, mesela glorious mesela magnificent, mesela splendid. hepsi muhteşem)

22 Eylül 2010 Çarşamba

koçayak

bir koçun kafasını sevmektense ayaklarını seveceksiniz. öyle sıkıp bırakacaksınız o ayakları. özellikle sabah uyandığında kafasıyla çok meşgul olmayacaksınız. o noktada sevimli ayaklar ise sabah mahmurluğunu atmak için sabırsızlanıyorlardır. beni dinleyin siz. ayakları sevin.

20 Eylül 2010 Pazartesi

18 Eylül 2010 Cumartesi

sonraki

vakit kaybetmemin sonraki ceren'lerden acısının çıkacak olması düşündürücü. henüz o ceren gerçek değil, hatta bir takım hücrelerimiz ölüp yerlerine yenilerini yaptığından da farklı birisi olacak eğer bir beden ve yalnızca bir beden isek. ve işte insana dair en büyük mucize ise kendisiyle ilgili, hayatla ilgili, diğerleriyle ilgili, hikayelerle ilgili bir devamlılık algısının olması. bunun için sol lob'a ne kadar teşekkür etsek az. o olmasa geçmiş ve gelecek ne olurdu?

yetiştiremedim. sonraki c.'den özür dilerim. her şey bunun içindi. şimdi bavul hazırlamalıyım.

17 Eylül 2010 Cuma

saturnian cycles

that it says it comes only in two hundred years. that I pushed myself to the last point in order to create my self anew. that my first cycle is over and the second one is coming over. that I should be wary of the dangers awaiting me. that the new one is all about responsibility and hard work. I am asking myself, am I over? Could I ever be over? Can I accept the things as they are and move on... Ironically to the business circle. Aka my second cycle.

14 Eylül 2010 Salı

havuz


Gece eve geldim. Yıllardır bu tür davetlerde giydiğim elbisenin eskiliğinden utanıp sırtımı duvara yasladığım bir akşamdı. Öncesinde kendimi aynanın karşısında, biraz bıkkın görüyorum. Saçlarımı toplamak için de çok çaba göstermedim.

Bugün tatildi. Bir şey yapmam gerekmiyordu. Ben de buna uygun olarak, ilk sigaramı içme telaşıyla kalkıp, kendime bir kahve yapıp, sonrasında havuzu izlemiştim camdan. Temizlenmiş olsun olmasın, sabah güneşinde duru görünüyor havuz.

Gece zordu. Sabaha karşı uyudum. Tam uykuya dalacakken, düşmenin sınırında beni geri çağıran planlar, düşünceler. Başını ve sonunu kaybettiğim cümleler. Bir ara ışığı yaktım.



Şimdi fark ettim de eğer camın karşısındaki ağaca geçersem ve bırakırsam kendimi havuza, uyuyabilirim.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ankara blues

greg haines çalıyor günlerdir burada. greg haines sevgimi anlatabileceğim bir mecra, bir yer olmaması çok garip. hani bir türlü dilde o çeviriyi yapamamak. bu aralar kendimi ingilizce sözlüklere vermiş olduğumdan aklıma ilk gelen kelime: suicidal.
hani klasik modernite sancıları. ekrandaki kalabalık, ondan doğan boşluk. bilgisayar başında iş yapıyor olmanın mahkumiyeti. bir de greg haines.
hiçbir mecranın da ne halde olduğumdan haberi yok. ben anlatamadım çünkü. dedim ya, dili bulamadık diye.

sonra yağmur da yağmuyor dışarıda. sonra altımızda minderler yok, sırtımız yere yapışık değil, tavana bakmıyoruz.

kavanozda karpuz

11 Eylül 2010 Cumartesi

günün fıkrası

çok ilginç tartışmalar dönüyor bu memlekette. sınav sorularının çalınması, kimlerin kimlerin çalması, bir yandan da askeri-sivil vesayet tartışması, referandum sosuyla devam etmekteyken (politika mutfağında da böyle füzyon görülmedi hakikaten) bu meseleler öyle bir hale geliyor ki gittikçe hücrelerimize nüfus ediyor, kan akışımızı etkilemeye başlıyor ve öznelliğimizin seçici geçirgenliğinden gittikçe daha fazla şüphe duymaya başlıyoruz.

ama en son favorim ise cemaaaaat (a'daki bu vurguya bayılıyorum) var ya da yok, kadrolaşmaya inanmıyorum ama bir cemaat var tartışmaları. onlar bir numara. bir kısım yahu kadrolaşmayı görmüyor musunuz diyor, diğer kısım ise bu memleketin sorunu yeterince sivilleşememek, militarizasyon, savaş derken siz meseleyi nerelere çekiyorsunuz, odağı kaydırıyorsunuz diyor. hatta r.mar. tarafta bır yazı yazmıs, ınanc ozgurlugudur bu gıbısınden. hakıkaten haydi sorunları karşılaştıralım dansından dolayı çok eğlenmekteyim. sanki ikisi bir arada yürümezmiş, sanki asıl buyuk derdı bulmamız gerekıyormus gıbı. cemaatcıler mılıtarızasyonla ılgılenırken bır sure onları rahatsız etmeyınız demek gıbı bır sey bu. gercekten ınanılmaz atlayıslara sahne olmaya basladı guzel turkıyemız. ki orhan miroglunun da bir yazısında yaptıgı karsılastırma gibi, faili mechullerımız mı onemlı olan yoksa cemaat denilen sey mı (bunu da havcının son cıkan kıtabı uzerınden kuruyor). yazıda bunu vurguladıgı ılk anda dank etmemıstı bana hatta. sonra bır aydınlanma yasadım ve gozlerıme ınamamadım. kimin mağduriyeti daha büyük? demeye getiriyordu.

10 Eylül 2010 Cuma

yıldırım

her birini aynı anda hem merkeze, "biz"e doğru, hem de onun dışına iten bir güç. beraber büyüme, çocukluk anıları, yüzünün ucundaki kıvrımın neye denk geldiğini anlamaktan doğan bir bağ. aynı deli anne babaya sahip olmanın, onları kendine hem iterek, hem de çekerek otoritelerine karşı durmanın getirdiği bir benzerlik. beraber hem duramama, hem de bir çekim gücüyle o "beraberliğe" yeniden koşma. bir kardeşlik işte aslında. kardeşlik. beraberliğin de ayrılığın da imkansızlığına denk.

asla kurtulunamayan bir zincir gibi kendini anlamdırma süreci. en yakın, en ayna. ve hep de o aynanın yok olması isteği ve hatta bazı anlarda da ondan kurtulma. zaten bahsedilen ayna da kırık dökük, simleri dağılmış.

dördünün fotoğrafına bakarken bunlar geliyor. komik bir gerilim, bir oyun, çevreye yansıtılan kendinden bıkmışlık hep var. gerilim kendini ancak ölünmeyeceklik üzerinden var ediyor. ve ölümde kırılıyor aynalar teker teker. oyun bozuluyor. dört kişiyken küme ikiye bölündüğünde kimse yalnız kalmıyordu.

ben kardeşsiz bir gözlemciyim. o fotoğrafı izliyorum. her parça bütünün yansıması ama, o parça gidince bütünün de değiştiğini bilerek, hem dışarıdan hem de içeriden konuşuyorum.

özlüyorum bir de biraz utanarak, sanki hakkım değilmiş gibi. belki de neyi özlediğimi unutacağım günlerin korkusudur.

3 Eylül 2010 Cuma

o deadly greg haines

o deadly greg haines.
ben bir dilin ucunu ötekine bağlamaya çalışırken, tam da sakin olunması gereken bir anda "marc's descent" ile içimdeki asansörleri yeraltına indiriyorsun.

o greg haines.
you're remanding me of a lost intimacy.
of a disastrous fall
a terrifying descent
that is hard to translate
into any language
that is known to men.

1 Eylül 2010 Çarşamba

çevirmek

konjonktivit sağolsun, biraz ekrana bakmak zor. dolayısıyla çeviri de. bu uzun vadeli projelerde uzun vadeli soluklar gerekiyor insana. nasıl uyuyasım var şu saatte, ama günlük 4 sayfalık çeviri yapma borcumu ödemem gerekiyor. 3 yapabilirsem yine şanslıyım diyelim. artık superego olarak c.a şeklinde bir durum oluştu. çalışılamadığında tepede bir göz olarak belirip bana işkence ediyor arkadaş.

ek: bu makalenin sahibine kocaman bir "fuck you" göndermek istiyorum, böyle ciğerlerim çıksın söylerken yüzüne yapışsın istiyorum.
yeni filmimin başrolünde onu oynatıcam.
akademik jargon manyağı 2/the revenge of the translator adlı filmin başrolündeki akademisyenin dünyası bir gece gelen telefonla tamamen değişir. akademisyeni arayan ve kendini bir çevirmen olarak adlandıran gizemli ses, akademisyenin bir makalesini değiştirmesi için ona 24 saat vermekte, aksi halde onu ve ailesini öldürmekle tehdit etmektedir. hayatı boyunca edinmek için çok uğraştığı akademik jargonu bırakması gereken akademisyen, bir gecede bu jargondan kurtulabileceğini sanır. ama bir süre sonra anlar ki bu sandığı kadar kolay olmayacaktır. jargon artık beyin hücrelerine işlemiş ve ona eski benliğini unutturmuştur. başroldeki kahramanımızı zor saatler beklemektedir...

oh oh oh oh

sıkılmicam ben bu işten galiba. evet üzerime çok geldiniz, itiraf ediyorum. içimde naif mi naif, duygusal mı duygusal, hayalperest mi hayalperest (türkçe mi? galiba, devam...) bir "yok" var. o yok'umu gece saat 12'de müzikler odasından kaçırıyor. yokum odasındayken yok olduğunu anlamıyor ama dış dünyaya çıkınca yok oluyor. yokla müziğin bu süregelen ama imkansız aşkında tek bir dileğim var, o da odasını yeniden dekore etmek. ona müzikten duvarlar öreceğim, böylece müzik ona, o müziğe bakacak. az çok, var yok geçinecekler. gece müziğin yok'a anlattığı hikayeler, aksiyonlu bir filmin sonunda duyduğumuz o rahatlatıcı müzik gibi olacak. bu rejimde önceler sonlarda yok olmayacak. hikayelerin hepsini seveceğiz, koruyacağız ve kollayacağız. yeter ki tek gerçek yok olsun.

bir hikayemiz var bu gece yeni bir albüm keşfiyle ilgili. müziğin yok'a hiç anlatamadığı bir hikaye bu. nasıl anlatması gerektiğini hala bilmiyor. belki bir gün anlatabilecek, onun öyküsünü yazabilecek, böylece yok uykuya dalabilecek ve rüyasında o öyküyü görecek.