25 Aralık 2011 Pazar

maniac

1983 çok güzel bir yıl değildi aslında. kısıtlamalar getiren basın kanunu, siyasi partiler kanunu kabul edilmiş, birçok film yasaklanmış, bazı gazetelerin yayınları durdurulmuş, ankara dünyadaki en kirli havaya sahip 3. şehir olmuş, enflasyon rekor artış göstermiş, sevim burak, çiğdem talu gibi güzel insanlar hayatını kaybetmişti, lakin şu şarkı güzel değildir de nedir a dostlar? teşekkürler michael sembello. teşekkürler flashdance. teşekkürler 1983.

8 Aralık 2011 Perşembe

hafıza-i beşer

işte bu da üzerinde uğraşıp durduğumuz site: http://siyasetendogru.com
alınan güzel tepkiler sayesinde gaza gelip daha çok araştırıyoruz, lakin cidden göründüğü kadar kolay değilmiş kaynaklardan teyit etmek. söylendiği söylenen bir çok söz şehir efsanesiymiş mesela bunu da öğrendik.

kendimizi de şöyle açıkladık: http://siyasetendogru.com/about/

1 Aralık 2011 Perşembe

allegretto

günler günleri kovalarken, bir site fikrinin peşine düştük gidiyoruz oldu. bir anda insanlar toplandı, bir anda soyut somuta dönüştü, şaşırtıcı oldu. bir de üstüne bienal bitti, 3 güne inildi. ingiltere'den, ankara'dan konuklar geldi. boş günleri başlattığımız projelerle dolduralım sezonu, başladı. bütün bunlar olurken, bir başka hayatın ihtimali olarak arkada beethoven çalıyordu. bilindik, ama yine de her seferinde tüyleri diken diken edecek cinsten.

20 Kasım 2011 Pazar

kaybın nesnesi

sanki o boşluk onun için açılmış da içine yerleşmesini bekliyorsun. onun yokluğundan duyduğun dehşetle, var olabilme ihtimalinin verdiği umutlu ya da bıkkın bekleyiş halinin arasında geçen şeyin ismi zaman. ne yazık ki nesneni bulamadın. ya da bulduğunu sandın da o ancak aklına gelmeyen bir kelime gibi, bir kaybın nesnesi. yaşam boyu aklının köşesinde sürekli hissedeceğin bir "dilimin ucunda" hali.

ancak bir gölge, bir silüet.

eux exquis acrostole

bu şarkının hakkını vererek dinlemek demek yere uzanıp tavana bakmak ve mümkünse yerden bir karış havalanmak demek.


pek karanlıklarda bir naiflik, bir heves var. tepki denilen şeyde bunların hepsi var. onun yokluğunda yeni bir karanlık var ki, işte asıl oradan çıkış zor. 


14 Kasım 2011 Pazartesi

for sake

aeroc - for sake, mütevazi ama çok tatlı ablası.
ursula gibi ben de evde hep aynı hareketlerin aynı saatlerde yapıldığını fark ediyorum.

yaşamda kör olmamak için fiziksel körlük mü gerekiyor acaba?

13 Kasım 2011 Pazar

mystifying the situation



a stone thrown into the well of my chest.
it falls but never hits the ground

aeroc'un yeni albümü ise mmm.

12 Kasım 2011 Cumartesi

geldim

düz çizgi bir hafta sonrası tek tabanca bir geleceğe geldim.
merhaba istanbul, sen bir şehir değilsin ve balıklarım hava motorsuz ve şoförlerin mutsuz.


31 Ekim 2011 Pazartesi

kaboooom

gaipten gelenleri karşıladık tren garında. bavullarını koydular sıra sıra, yan yana. içlerinden huzursuzluk, inleme gibi bir şey çıktı. daha öncekilerden farklıydı, belirsiz diye etiketledik.

karanlık gözlü yaşlı bir kadın, siyah başörtüsünü serdi, oturdu yere. ilerledik önüne doğru, ikna için. uzatmadı elini bize. zorla aldık onu, kol kola girdik, sürükledik. sanki aynı bedenden birçok ses çıkarıyordu. bekledik tek kişi konuşsun diye. olmadı. ancak ince bir ıslık duyduk, kulak kabarttık. ıslığı bozuk bir müzik izledi, dayanamayıp kulaklarımızı tıkadık, yine olmadı. piyanonun bir tuşu kırıktı. 


29 Ekim 2011 Cumartesi

en güzel gün



















- şu tepenin üstünde biri var galiba. 
- evet, bize bakıyor sanki. yanımıza çağırsak mı onu da?
- halinden memnun gibi duruyor. bırak dokunma. 
















-kuşları izledik yakından. yüzüstü yatıp çenemizi dayadık çimenlere. soluğumuz dahi duyulmasın diye nefesimizi tuttuk, nasıl olduysa bizden kaçmadılar. 

27 Ekim 2011 Perşembe

açık kalp ameliyatı

bir yarık açsak açsak göğsümüzde. elmaları doldursak doldursak göğüs kafesimize. bir tane ağzımıza tıksak domuz olsak. masalara serseler, elelaleme rezil etseler bizi. biz üç domuz ahalinin maskarası, insanlığın yüz karası olsak. kırmızı örtüler serseler masalara, kırmızı elmalar ve pembe pembe kollar. az buçuk groteskten korkunç olsak.

deliler bize karşı birleşebilir mi dersin? delilerden bir topluluk olur mu?

sevgili toplum, sana deli olduğunu anlatmaya çalıştım, beni dinlemedin. sonunda beni de delirttin.

metro blues

Bir aydınlanıp bir kararan duvarlar, soldan sağa doğru akıyorlar. Duvarlara bakarak yapılan yolculuk bir şeyler anlatıyor. Sonuna kadar açılan klima havadaki ağır ter kokusunu dağıtmaya yetmiyor. Bakacak yeri olmayan göz, odağını bulamamanın paniğini yaşıyor her seferinde. Dost başa, düşman ayağa bakıyor. Ayaklar galip geliyor.

Metronun kederi komik. Yirmi dakikalık yolculuk ne anlatırsa o. Çok kısa hayata saydırmak için, çok uzun her gün tekrar etmek için. Ama şu boğulma yok mu şu boğulma, havasızzz kalma. Böyle bir tekrara, her gün yapılan bu yolculuğa nasıl alışamaz insan?

Hani sonunu getirmek açısından. Metro ilerlese, dalsa dalsa. Dünyanın merkezine doğru giden bir metroda gittikçe ısınsa hava. Hani bu işin bir yere varması açısından. İlk önce tereddütlü bakışlar fırlatsak birbirimize. Olan bitene anlam veremesek. Yeraltı tünellerinden gide gide inatla daha da derine sürse makinist. Tereddüt korkuya dönüşse, ayaklar aradan çekilse. Kocaman açılmış gözlerle baksak birbirimize. En dibe gidiyor metro. Daha dibe vurmak imkansız, daha kötü olması mümkün değil. Bir birlik beraberlik duygusu. Birileri atıldı hemen öne, bir vagondan diğerine koşarak ilerlemeye çalışıyorlar. Bir ayaklanma başlıyor metroda. Dibe doğru spiraller çizerek ilerleyen bir toplu taşıma aracında. 

Yok, olmaz ama. Bu da olmaz, bir an uyanır rüyasından yolcu. Işıklar yine akıyordur önünde. Kadın yolcu yanında oturan adamın iki yana açtığı, dünyayı kucaklayan bacaklarından kaçıyor, köşeye siniyordur bir popo hamlesiyle. Ve kitap okuyanlar elbette. Metroda bir gizem, bir aşkınlık yakalamaya çalışır, ama olmaz. Hiçbir şey olmaz. 

26 Ekim 2011 Çarşamba

north


son günlerin arka fonu, bu albümünde hızlanmış olan tobias lilja'nın north'u. hızlı hızlı yürümeye, yetişmeye yetişmeye yetişmeye yarıyor en çok. şehri biraz olsun büyülü kılmaya yarayan yeni oyuncağım.

19 Ekim 2011 Çarşamba

neden melodikayı severiz


bu yüzden diye başlayan bir cümleye esin verebilecek bir şarkı yukarıda. tatile çıkar bizi melodika, hatta tatile değil daha da uzaklara çıkar. buğdayların üzerinde sarı turuncu akşamüstüyken kulaklarımızda yankılan melodika. koyu saçlarının uçları güneşten parıldadığında, hava ne sıcak ne soğuk olduğunda, uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasında bir ihtimalin sesi melodika.

pastoral şairiniz bildirdi.

anjos


yabancılaşmayı ne kadar öznel algılıyor insan ve halbuki temsilleri ne kadar da tüketilmiş, bir nevi klişeleşmiş. (ve edebiyat burada sağ olur, iyi ki var olur, henüz hala dillendirebiliyor herkesliğimizi ve ayrıksılığımızı)  metrodan iniyor insan, aynı itişip kakışan kalabalık içerisinde bir an olsun tepeden kendine baktığında, ah evet ne kadar ona ait değil bu dünya, ve ne kadar herkese ait değil o dünya.

benzerlikler umut ve umutsuzluk kaynağı aynı anda.

18 Ekim 2011 Salı

nefesini tutmuş dünyayı izlerken, ona doğru yaklaşan küçük dalgaya doğru uzanmışken, ıslaklığında parmaklarını hafifçe oynatıp biraz gülümseyecekken, dalganın canlılığının ona kadar yetmeyip kumda yok olduğunu seyreden adami dinliyorum şimdi:

"Dün akşam Champ-Elysees'de oturduğum kahvede büyük bir kuş sürüsünü ürkütmüş bir adama benziyordum. Bana doğru gelen bir yığın renkli ve telaşlı uçuş, yüzümü, gözümü sıyırıp geçen kanatlar. Ve sonra boşluk [...] Bazan bu kadarı bile olmuyor. Her şey, bütün hayat, ölü bir dalga gibi ayaklarınızın ucunda kırılıyor. Ve siz, kirli bir suda bir yığın çakıltaşı, yosun parçaları arasında yalnızlığınızı seyrediyorsunuz." (Ahmet Hamdi Tanpınar)


5 Ekim 2011 Çarşamba

müzikli bir akşam sonrası 2007 yılı ekim ayı dökümü:

simdi 3 ekim persembe zita swoon konseri, 17 ekim çarşamba a hawk and a hacksaw konseri, 19 ekim cuma film ekimli olması gerekirken yanan biletli akdenizli cuma gecesi. bütün bunlar da hatırlama babında denemeler.

30 Eylül 2011 Cuma


al sana şarkı! al sana nostalji! hem breakcore olsun hem modern classical tınılar barındırsın hem de idm'e selam etsin, böylesini bulmak zor bugünlerde, hatta imkansız, sabırla benzer tadı verecek bir albümün çıkmasını bekliyoruz. bu şarkıyı dinlerken headbang'le pazar sıkıntısı arasında olanaksız bir noktadayız. viyolanın iç geçirdiği noktanın hastasıyım.

29 Eylül 2011 Perşembe

bir uyaran kurbanı (ibretlik)

içeri gidiyorum, içeri dediğimiz 1 oda ötesi, salon görünümlü oturma odasına. bir şey alacağım, ne alacağımı unutuyorum, ama sırf bir şey almak adına sigara alıyorum. başlangıç noktasına geri dönüyorum, başka bir şey alacaktım diyorum, su dolduracaktım herhalde, su bardağını alıp mutfağa gidiyorum, damacanada su olmadığını, su bardağının dolu olduğunu fark ediyorum, o sırada 5 litrelik su almış olduğum gerçeği aklıma geliyor. şaşırıyorum, sonra şaşırmama şaşırıyorum. sonra odaya geri dönüyorum, yarı dolu bardağa biraz ekleme yaparak. sonra mp3 player alacağım aklıma geliyor, yeniden odadan çıkıp oturma odasına gidiyorum, mp3 playerı alıyorum.

çok hazin bir hikaye bu. uzuuun bir zamandır iş hayatı ve bunun doğal sonucu olarak artan iş ve insan uyaranı sonrası şaşalamış bir 21. yüzyıl insanının ibretlik hali.

18 Eylül 2011 Pazar

ve sular durulduğunda

ve sular durulduğunda pazar akşamıydı. bir sel ya da tufan değildi söz konusu olan. daha çok zamanın sularının çekildiği, her dakikanın iz bırakmadan geçmediği zamanlardı.










Claire Fontaine
Foreigners Everywhere, 2010

16 Eylül 2011 Cuma

hormonlu bienal

idi, bu kadar aktiviteli bir gun gecirmedim herhalde yillardir. basin toplantisi, odul toreni, konser, bir de ustune iste calisma. ama `oteki tarafta` olmak istiyor insan. az biraz kurumsal olanda insan zorlugunu asiyor, ama yapisal zorlukla karsilasiyor.

evet 2 hafta sonra oteki tarafta olacak belki de bu insan. kim bilir?

14 Eylül 2011 Çarşamba

biennial-head.
o değil de, lise 3'ten beri bu kadar fazla insani etkileşim içerisine girmemiştim, bünye bir şaşalıyor haliyle. hayvanı korkuttunuz.

asıl olay, beklenen kitap çıktı. huhuhu.

6 Eylül 2011 Salı

burada yeni bir şey yok

bir filtreden süzülerek pıt pıt damlasam dış dünyaya her sabah. azar azar göndersem kendimden. bir kısmımı evde bıraksam, benim için dinlemeye, düşünmeye devam etse.


insan hayatı ikiye ayrılır: home space, workplace.
ve ayrıca dün çok pis kavga ettik kediyle. ve evde yeşil bir kertenkele var. gece uyurken üzerimde dolaşmaya çıkmaması koşuluyla evi paylaşmaya ikna oldum kendisiyle. 

23 Ağustos 2011 Salı

hassas

efendim, dünya zor dönen bir gezegen. o dönüyorsa, başka bir şey dönmüyor. yine kalıyoruz böyle yappa. ama nerelerimizdençıkıyoranlamıyoruzlar çıkıyor. şimdi hakikaten sormuyorum iyi miyim kötü müyüm, nası insanım. ki aslında bunu söyleyen yalan söylüyor, hayat bir ayna, her gün ölçe biçe kendimizi, hah şu galiba demekteyiz. sonra yanlış ölçmüşüz diyoruz. ama en azından başka sıfatlar seçtiğim kesin.

evin duvarları rahat, nerede ne kadar çok kal, işte al sana reification, katılaşıyoruz. sonra helo dış dünya, adım ne. bu süreci yaşamış bulundum bir süredir. ve artık anlıyorum ki, hakikaten kafa durgunluğuna sahip olmalıyım ki, bazı aralar, o sorularımı toplayayım. fakat tam da o katılaşmadır ki bizi harekete geçiren. bir beden olamazsak zaten yürüyemeyiz.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

hectic

para kazanmak adına bir iki ay boyunca evdeki işler ve işteki işler toplamının bir tezahürü olarak nefes almamayı kabul etmek, hayatımızı erteleme pratiğinin pratik olmaktan çıkıp kendi çapında bir hayat olduğu gerçeğine parmak mı basıyor acaba?

bugün cumartesi ve ben word programıyla büyük bir aşk yaşıyorum.

ve bu yıl doğru düzgün cıbı cıbı yapamamak üzüyor bünyeyi, ama ne de olsa saturn conjuct mc değil mi? hiçbir şeye benzemez.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

12 Ağustos 2011 Cuma

parallelizasyon

bu aralar hayatım paralellik ve etkinlik ekseninde gidiyor. son dakikacılar, sonun sonu'cular, panikleyenler, paniklemeyenler, böyle bir mail -telefon trafiği devam ediyor.

peki bunun dışında?
hayatımızı deep house dinlercesine geçirirken bir adet nefes alma ihtiyacı oluşuyor hep. yorgunluktan çok bir sindirme ihtiyacı gibi. o sebeple öğlenleri yediklerimi daha iyi sindirmek için bir çay, bir kitap molası veriyorum, iyi geliyor.

bu haftasonu iki günlük bir nefes alacağım herhalde. "ne bok yemek istiyorsan ye ama çabuk ye" şiarım. o sebeple "acayip şeyler yapabilirim" düşüncesinden uzakta az acayip şeyler yapma isteğindeyim.

bir de hava kapanınca bana bir "accidents and compliments" hali geldi. (aynı adlı şarkıyla özetlenen hal). böyle bir zamansızlık hissi, akşam akşam. eski fotoğrafların bir kısmı da kaybolunca bir garip oldu, fotoğrafsızlık da bu hisse uydu nedense. ucuna takılıp gidesim var.

sevgili sen günlük müsün?

30 Temmuz 2011 Cumartesi

mayın tarlası surat, kuru ve sıcak bir hava, harika yemekli bir ev, this is ankara speaking, yarın istanbuldayız.

24 Temmuz 2011 Pazar

hrr

yazın, yaz mevsimini bulanın ve yaşatanın ağzına sıçayım denir değil mi? sıcağı arzulayan, kışın çok üşüyen, kapalı havalarda çok mutsuz olan insanları hiçbir zaman anlayamayacağım herhalde. şu anda HİÇBİR ŞEY yapamıyorsam, bunun sebebi yüzünü yaz güneşine çevirmiş olan ev ve yeterli olmayan ev içi esintidir herhalde. Hiçbir şey yapamadığımız bir mevsimi niye arzularız? herkes 3 ayını plajlarda, dağlarda, yaylalarda geçiriyor da haberim mi yok benim? bir araya gelirsek belki bu yaz mevsimini iptal ettiririz ha? ya da ben izlanda'ya taşınayım.

yaşasın fotosentez. yaşasın agresyon.
tüm yakınlar ya tatilde, ya iş için şehir ve hatta ülke dışında. döndüklerinde de çok az bir kısmının yüzünü görebilirim çok muhtemel. evde hassas ruhlu bir kedi ve onu eğlemeye çalışan ben varım. sıcakta hiçbir şey yapılamıyor, bilgisayar karşısında oturulamıyor, oyun oynanamıyor, kitap okunamıyor. tv desen ayrı fotosentezde. fringe berbat bir diziye evrildi, wire izleyecek yeterli dikkat süresine sahip değilim, bu amaçla indirdiğim light harry potter serilerini açasım yok. evde yemek yok, içimdeki aşçı izne ayrıldı. istanbul'u daha sıcak günler bekliyor ve ben sanırım tüm insanlıktan nefret etme noktasındayım. bencilliğin ve ben merkezciliğin sandığımdan daha yaygın olduğu kanısındayım. kış mevsiminde daha optimist bir bakış açım var muhtemelen.

favorim çay bahçeleri. kitabım ve ben oralardan çıkmıyoruz 3 gündür. buna rağmen hani hönkürsem beşiktaş'tan duyulur gibi bir sinire sahibim. kendimden korkuyorum. oh my god.

didem madak

"hiçbir takım tutmuyorum yıldızların takımından başka
bilirsin işte, 
erkekler büyük ayı, kadınlar küçük cezve"



Yüreğim pırpır olmuştu şiirleri karşısında, böyle kalem karşısında. Çok üzgünüm. 



21 Temmuz 2011 Perşembe

everywhere

everywhere dinlerken neden yazları bir iç oyma, içi havalandırıp tekrar yerine koyma isteği duyduğumuzu düşündüm. öyle bir kabarma ki damarların şahlanması, sıcak havadan dolayı her saniye tünellerden geçen kanın her damlasının hissedilmesi. fetiş artışı, fetiş görüntüler geliyor insanın aklına. "deli" aklı ele geçiriyor.

kış vücut duvarlarımızı daha iyi koruyor. kış olmayınca beden dağılıyor. vücut ısısını koruma çabası yerini koyvermişliğe bırakıyor. benim gibi olumlu libido sahibi olmayanlar çevreyi değil, kendini dağıtacak yer arıyor. mesela everywhere'in her saniyesi kalpte hissediliyor. bu kadar güçlü bir "karın patlaması" içinde olanlar bu hislerinin nesnesini bulamadıklarından ve zaten öyle bir nesne dünya üzerinde olmadığından kendilerini bir şırıngaya hapsedip tekrar kendilerine zerk ediyorlar. mesela nefesimi tutsam, yumruklarımı sıksam, gözlerimi kapasam, biriken enerji yaşlar halinde akarken belki de dağılır giderim diyorum. ah karanlık, vah karanlık.

eskiden olsaydı yapılacak şey belliydi. şimdi daha zor. hepsi otonom bir birey olabilmek içindi sayın hakim. şaman olduğumuz zamanlar geride kaldı.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

dogru soze ne hacet

"After meeting Nixon and Kissinger, Mao said: "I like to deal with rightists. They say what they really think — not like the leftists, who say one thing and mean another." There is a deep truth in this observation. Mao's lesson holds today even more than in his own day: one can learn much more from intelligent critical conservatives (not reactionaries) than one can from liberal progressives. The latter tend to obliterate the
"contradictions" inherent in the existing order which the former are ready to admit as irresolvable." (Zizek, from Living in the End Times)

bir çarşamba günü

4 gün boyunca evde kalamicam (sıcak), 4 gün boyunca çok konuşmayacağım (insan yok), 4 gün boyunca ben nereye sığınacağım peki?

kitap, soğuk içececek, sigara üçgeninde sinemalara, cafelere ve barlara.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

sıcağın kelime üzerindeki gevşetici etkisi

sıcak harfler arasındaki bağlantılarda esneme yapıyor. söyleme, söyletme isteğinde bir rehavete sebep oluyor. şimdi istanbul sporları dahilindeki bilmemkaçıncı haftamızda, bilmemkaçıncı günümüz ve hatta yılımızda sanki uzayda inertia halinde bir gök cismiyiz. hangi hızla başladıysak öyle devam, bir takım rutinleri yerine getirmekteyiz. mesela işe gitmem para kazanmamı, para kazanmam yemek yememi, yemek yemem enerji toplamamı, enerji toplamam da işe gitmemi sağlıyor.

bunun dışında anlık okazyonlar yaratarak sıcaktan kurtuluyorum. herhangi bir şeye yetişiyormuşum, herhangi bir toprakta gelişiyormuşum gibi hissetmiyorum. yaz öyle bir aktör ki hayatımda ancak onun etkilerini minimize ederek geçirmeye bakıyorum. yazı "arzu"layan insanları anlayamadım, anlayamıyorum. yazımız şehirde olduğu zaman pek bir şey anlayamıyoruz ki ondan, ne demeye yazlanalım ki?

12 Temmuz 2011 Salı

kırıkakorlar

radyo programının playlistlerine bakıyorum, messsela şu an matthew herbert'in mara carlyle'la birlikte icra ettiği nice dream adlı nadide cover çalıyor. öncesinde meg baird'i, man'i, anoice'u, manyfingers'ı ve daha nicelerini hatırladım. son dönemde fazlasıyla downtempo alanlara sürüklenmiş olduğumu fark ettim, bunda peyote'deki dj'liğin, sarı-turuncu ışıkların ruhumda yarattığı kalıcı hasarın ve en çok da paper yazmak için arkafonda dinlenen karanlıkların etkisi var sanırım. bu noktadan sonra idm, hafif tempolu, biraz daha tempolu elektroakustik ayağımızı güçlendirmeye karar verdim.

iki gündür akşamları müzik dinliyorum yalnız ve yalnızca. pek çıkmak, tıkınmak, dolaşmak da istemiyor canımız. öyle takılıyoruz.

oh rutin you're so sexy

bla bla bla, tünelde her yemeğin her seferinde herhalde yendiği o mekandan çıkıp tünelçaycısı adlı brandasından içi pişik olmuş mekana gidildiğinde, istenmediği halde soda söylenir, "selam vermeyeceğine selam vermek gerekli ama" çabasından iş listesine uzanan, yağmur yağması, güneşin perdeyle kapanması, kırkikindi yağmurları, öl yaz öl ihtiyacı insanı daha tam "özgür" vakti bitmeden işyerine sürüklüyorsa bunun adı vasfiye olsa ne yazar? ve şimdi işlerden iş doğuran bu yüce öğledensonrasaatlerinin rehavetinin işyerinin klimasıyla püripak, allakbullak, akpak edilmesinden doğan aksiyeteğ insanı saçlarındaki bandı çözmeye yönlendiriyor. ey paralel aktiviteler, bittiniz gittiniz, eh bir gelecekkaygısı zuhur ediyor bu ölümlünün süngerimsi gönlünde.  bir kitap olsa, sayfası açılsa, okunsa, olmaaz, o sebeple kendi kitabımı yazıyorum. şu an başladım, hazırım, devam ediyorum. bir geniş zaman, iki geniş zaman, üüç hoop sonda şimdiki zaman insanın karın tellerini hoplatacak bir ahenk içerisindeler. bu işin içinde bir tanrı olmalı.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

bir çin işkencesi olarak eski ben (2007 yılı değerlendirme raporu)

şimdi yine eski bloguma bakıp, vay anasını sayın seyirciler, dedim (ki bu espri ben küçükken aile meclislerinde sıklıkla yapılmıştır.)
2007 yılının özellikle ilk çeyreğinde tahviller ve bende ciddi bir sinir, asabiyet, isyan ve bunların yin'i olarak yaratıcılık mevcutmuş.
2007 yılında sefa pezevengiymişiz afedersin.
2007 yılında üniversite insanlarının taşınmaz varlıklarının ben ve arkadaş çevresi hayatlarındaki etkisini hala gözlemlemek mümkün. sıcak para akışı söz konusu.
yine 2007 yılında 2. ve 3. çeyrekte ciddi bir özyıkım söz konusuymuş. bağışıklık sistemime beni bugünlere getirdiği için tekrar çok teşekkür ederim.
2007 yılında çılgınmışız, nokta.
2007 yılı son çeyrekte % bilmem kaçlık beklenmedik bir büyüme yaşamışız.
2007 yılında parasızlık dediğim şey, ah zamane gençliği, hiçbir şeymiş be kızanım. sonrasında neler gördük, çarşının nabzını tutmak zorunda kaldık. (bkz.2009, amerika günleri)
2007 yılında radian, ben frost ve murcof piyasalarda dalgalanma yaratmış.
2007 yılı zormuş aslen de. neyse. dernek, okuldan dışarıdan ders alma vs. gibi sonuçsuz girişimlerimiz olmuş.

iyi ki de yazmışım, şimdi sorsan hiçbirini hatırlamıyorum, sokakta görsem tanımam, o derece.

30 Haziran 2011 Perşembe

"Diğer yazarlara hiçbir şey öğretmeyen yazar, hiç kimseye öğretmez. Öyleyse can alıcı nokta, ürünün bir model olma karakteridir: diğer yazarları öncelikle üretime yöneltmeli, ve ikinci olarak kullanımları için gelişmiş bir araç sunabilmelidir. Bu araç ne kadar çok tüketiciyi üretim süreciyle ilişkiye sokarsa, kısaca, ne kadar fazla sayıda okuyucu veya seyircinin sürece katılımını sağlarsa, o denli iyi bir araç olacaktır."

Walter Benjamin, "Üretici Olarak Yazar"

29 Haziran 2011 Çarşamba

yine akşamlardan kedi ve ben başbaşayız

ey dünya, azıcık (acıcık) dursan.

ketil björnstad - the sea III'ü kimse dinlemesin, ben dinlerim yalnızca.

28 Haziran 2011 Salı

silüet

ben bir silüetim aslında. 
kulağına fısıldayacağım, sonra gideceğim. 
toz gibi, rüzgar gibi. 

bir gün gölgem kadar iz bırakacağım,
görür müsün bilmem.

24 Haziran 2011 Cuma

öykümsü

yazmaya çalışırken bunalmak. amacını, köşesini, bucağını sorgulayarak değil. yazılanlardan dolayı bunalmak. yazmaya yardımcı resimlere bakarken gözün kaydığı yedi sekiz yıl öncesine ait fotoğraflara bakarken, sanki ölmüş de kendi bedeninin geçmişte yaptığı yolculukları izliyormuş gibi bakmak. sanki çok büyük bir dertle karşılaşmış bir insan gibi, hayat gailesini saçma ve küçük bulmak. bir gün geçirme oyunundaymışçasına, her günün içerisine yerleştirilen minik uğraşların toplamıymışçasına geçmişe bakmak. şu andaki ben'i sanki geçici bir kiracıymışçasına onu şüpheli gözlerle sorgulamak. beden duruyormuş da zamanlar ve benler içerisinden kayarak geçiyormuş gibi kullanılmış hissetmek. yazının bütünlük arayışını, bir anlatı arayışını sanki kendine tatbik edebilirmişçesine sonuçsuzluğun sorumluluğunu acımasızca üstüne almak, kendini, bakışını, anlayışını dağınık bulmak. ve bütün bunları sırtlanacak bir ben bulamamak etrafta. bağlama vurmak, toplumsala saymak.

bir sayfalık yazarın hazin günlüğünden...

23 Haziran 2011 Perşembe

en pek bi çok şarkılar (bizden)

sırasız bir ilk on şarkı yapalım bakalım.

yeni türkü - mamak türküsü
siyasiyabend - bu dünya dar geldi bana/hayyam
mfö - bazen
tülay german/kardeş türküler - burçak tarlası
aynur - ehmedo
feridun düzağaç - mutlu olmak varken (bulent ortacgil cover)
nekropsi - erciyes şoku
bülent ortaçgil - şık latife
sibel alaş - adam
cartel (huhuhu)  - cartel bir numara/evdeki ses

mutlu olmak

bir bira, tülay german, siya siyabend nasıl yavaşlatır zamanı? yaz akşamının havası, kokusu kucak açmış. bir bira, bir şarkı.

"mutlu olmak varken bu dünyada?"

22 Haziran 2011 Çarşamba

kaboom night





















yorgunluğun ve hafif şiddette akşamdan kalmanın sakinleştiricisi müziğe başvuruyoruz. submotion orchestra'nın bu album kapağı çok güzel geliyor, lakin neden öyle bulduğumu açıklayamıyorum.
kaboom karavan'ı ise ilk defa dinliyorum ve heyecanlandım, leziz. hastalıklı mırıltılar, yanlışlıkla bir araya gelmiş sesler.

20 Haziran 2011 Pazartesi

bu aralar kaburgalarımızın üzerine mantolama yapılmış, hem sıcaktan hem de soğuktan korunuyorlar sanki. kendi sınırlı imkanları dahilinde nefes almaya çalışan akciğerler, aza kanaat ediyorlar.

yaz akşamları kendinden hoşnut. ve bu sebeple gelmiyor içimden farklı gelecekler. hep, biraz olsun akıp gitmek yalnızca. biraz salmak, biraz toparlamak. 

15 Haziran 2011 Çarşamba

god is a phantom limb, and death is only nothing.

bir boğulmadır

gidiyor bugünlerde sabahlar. işten blog yazdırasıca, sinir katsayısı yüksek, ulaşımdan dertli, sıcaktan muzdarip, zamansızlıktan sıkışmış, sıkışmışlıktan bunalmış. akıl yayları gevşeyecise. uyku geri geri çekiyor inine. hırstan uzak, izler vaziyette.

7 Haziran 2011 Salı

kreng

gökten su yerine cam parçaları yağıyormuş. insanlar evlerinde sinik.
bütün şehir çatlamış, kırılmış, parçalanmış.

sonra yalnızca bir çöpçü ağır ağır cam kırıklarını temizlemeye çalışıyormuş sokaklardan. anlamsız bir çabayla. gözünde güneş gözlüğü. bir elinde şemsiye, diğer elinde süpürge. şemsiyenin tepesindeyse bir karga.

koca bir şüphe bulutu gelmiş sonra. gri. yağan camlardan yansıyan ışığı yok etmiş. karga havalanmış. kristal bir yağışın ardından gelen şüphenin yere düşen gölgesiymiş.

çok susamış insanlar. sonra kurumuş ağızları, her yer kum olmuş.

31 Mayıs 2011 Salı

otobüs

marmaris'ten yola çıktım, istanbul'da bir otobüs dolusu birbirini bıçaklamaya hazır insanın arasına düştüm. darbe yanlısı/karşıtı, halkın dini hassasiyetlerine dikkat eden/etmeyen, altogether atatürkçü, sosyalist gdo karşıtı, 12 eylül'de askerliğini yapmış darbe karşıtı, selanikli, atatürk'ten başka lider tanımayan, menderes ve atatürk benim de liderim, sadece sana mı kaldı diyen, akp kendi ordusunu yarattı ey darbe karşıtı diye bağıran, bunların hepsini aynı anda güzel bir kavga ortamı içerisinde taksim'e giden dikilitaş otobüsünde belirten insanların arasına düştüm.

sonra korktum.
hiçbirisi diğerinin ne dediğini dinlemiyordu bile. dinlemeleri beklenemezdi zaten değil mi? çok naiflik olurdu bu. hepsi ama hepsi belediye otobüsünde dünyanın en absürt kavgasını gerçekleştirme konusunda hemfikirdi ama. kameram olsaydı tam haberlik karelerdi, az midem bulandı, dayanamadım. indikten sonra baktım, istemsiz sigara yakmışım.

bu ülke bende gaz yaptı.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

aiden baker

3. gözü olanlar için müzik.
karla kaplı bir köprü araba geçilerine kapalı.
ve bir bardak çay.

5 Mayıs 2011 Perşembe

koordinatlar

eskiden yakın olup zamanla uzağa düşenlerden bazılarının ben yer değiştirdim diye görüş mesafesinden çıktıklarını düşünürdüm. halbuki hepimiz hareketli canlılarız değil mi? ben de hareketteyim, onlar da. resme böyle bakınca her şey farklı mı ki?

28 Nisan 2011 Perşembe

owl splinters

the day I would never have. bu parçanın yarısından itibaren yükselen gitar "çığlığı" yanlışlıkla uzaya "düşmüş" ve dünyadaki dertlerinin saçmalığını anladığı anda da uzayın korkunç siyahıyla karşılaşmış birisini hatırlattı şimdi. ancak bu çıkıyor yani. deaf center bizden atmosfere karışmamızı istiyor, yeterli madde desteği olmadığından biraz konsantre olmaya çalışarak isteğini yerine getirmeye çalışıyoruz. sanatın insana hükmettiği meşum anlardan bir tanesi daha.

parçanın sonları... sanırım şimdi de bir supernovaya doğru yol alıyoruz.

hayatsizsiniz, hayatsızsınız. (bu da yeni program ismi önerim, kelime oyunundaki zeka pırıltısı fark edilmiştir umarım)

26 Nisan 2011 Salı

mermer ve kan

"Bir kasap dükkanının, elinde erzak torbasıyla içeri giren birine esinlendirdiği düşünceler, yüzyıllar boyunca bilgilenmenin çeşitli dallarında aktarılan bilgileri içeriyor: Etler ve kesimler, her parçayı en iyi pişirme biçimi gibi, kendi yaşamını beslemek amacıyla başka yaşamlara son vermiş olma pişmanlığının dinmesini sağlayan törensel uygulamalar konusunda yeterlik."

diyor Bay Palomar.

25 Nisan 2011 Pazartesi

sevgili günlük mode on

uzun süredir günlüğe (offline olan) yazmıyorum, çoook uzun süredir. halbuki ne çok yazardım eskiden. büyümek bu mudur?(büyümekle ilgili cümleler kurmak da komik kaçıyor galiba artık, kazık kadar olmak bu mudur, diye sormak lazım belki de) katılaşmak mıdır? yüzleşecek mesele stoğumuzun tükenmesi midir? ya da günlüklerde de "dürüst" olunamadığının farkında olunması mıdır? ve halihazırda günlük sayfasından çıkacak, güya dönüştürücü bir yüzleşmeye inanmamak mıdır bu yüzden?
yine de bir fark var. bir yere bir gözün değebileceği varsayımıyla yazmakla, o varsayımı defedip (tamamen yok saymak değil ama) yazmak arasında. şimdi sanki yarı kamusal/yarı kişisel bir alanda gri sularda bir şeyler ifade ediyorum ancak ki, bilemiyorum. o kadar da "sağlıksız" gelmiyor artık böylesi. ruh sağlığımız adına belki de, her türlü dramatik yüzleşmeyi dışarıdaki "gerçeklerle" ve kabullerle iletişim haline sokmak istiyorum artık. bu duruma dair olumlayıcı ve pek sınırlı bir okuma oldu bu tabii.
bir de insanın kendine dair bakışının dışarıdaki kabullerden bağımsız olmadığına dair bir not düşersek işler iyice karışıyor, otonom birey yerle yeksan oluyor ve kirlendi dünya.
bu yazmama halinin genelgeçer bir durum olmadığını düşünürsek ise (ki  genelgeçer bir durum değil, her an bir günlük sayfası edinip kendime yazabilirim (I feel the force)) bütün bu anlattıklarımız çöpe gidiyor. o la la!

mevsimsiz

nilgün marmara, sana mevsimsiz diyebilir miyiz? şu baharda yaptıklarına bak. 


Üşümüşüm;
Bu yaklaşan kışla değil,
Deniz ürpertisi, göğün alacasıyla değil,
Ellerimin soğukluğu hep bir kalabalıkta.
Kaçışının gizini gönlünde tuttuğun
Bilirsiz aşkı
(nı) ver bana!

Üşümeyeyim.



n.m.

23 Nisan 2011 Cumartesi

bir cumartesi aksamı

ambient, modern classical konulu aramalar yapıp, çıkan sonuçlardan ümit verenleri sıraya diziyoruz. biraz piyano sesi duymak istiyoruz.

balıklara sünger alıyoruz (sünger kelimesinin ne olduğunu sünger bob'u düşünerek çıkarıyoruz). belimiz üşüyor dışarıda, odanın sarılığına sığınıyoruz. ve sanki, ve hala sanki buraların acemisiyiz. bir miktar da üşüyoruz. iç titremesinden, nesnesi olmayan kayıptan muzdaribiz.

28 Şubat 2011 Pazartesi

radiohead

yeni albümleri güzel geldi. lise yıllarına, servisin arka koltuğunda otururken kulaklığımdan gelen seslere geri döndüm. sonra albümü dinlerken bu akşam kullanmam gereken ilacı kutusundan çıkardım. bir yandan lise yılları yani geçmiş, ilacın kullanılması gereken sınırlı süre ve dolayısıyla gelecek yanyana beynimin içinde hafif düzeyde bir kısa devre yarattılar. nasıl oluyor bilmiyorum, hani ne olacağı belirsiz, ama "zamanın geçeceği" hissi öyle garip geldi ki.

sanki hızlı ve sessiz bir trendeyiz, akşamüstü oluyor, nasıl oluyorsa bir sahilin yanından geçiyoruz. güneş batıyor. koltuğumuzda rahatız. sahil devamlı, yanımızda bize eşlik ediyor. dışarıya kırmızı ve sarı renkleri hakim. ve bütün hayatımız trenin camından yansıyarak bize el sallıyor. geçmiş ve gelecek bir arada. içimizde garip bir his. hem bir yolcu, hem de bir gözlemci olarak hayatımızı izliyoruz. gözlerimiz dolmak istiyor, şaşırıyoruz. sanki hep yolculuk yapacağız. sanki geçmiş ve gelecek hep biraradaydılar. (çalan şarkı: separator, içerik: "wake me up, wake me up")

24 Şubat 2011 Perşembe

kör düşünce

Güya insan düşünür de, bu düşünce neye yarar bilinmez. Ben de düşünürüm ama, farklı yollardan aynı düşünceye çıkar, beni bekleyen bu nihai düşüncenin de hakkını veremem bir türlü. Kör Baykuş'u okurum mesela. İnsanların küçümsediği dertlerden bahseder mesela. Sonra küçümsenen dertlerimi hatırlarım. Sonra ölmeyi. Sonra da annem gelir aklıma. Bu son iki fikre nereden başlarsam başlayayım varabilirim.

Mesela. Kimse beni anlamıyor. Stop. Ölmeliyim. Stop. Ama annem. Stop. Gibi.

Ya da,

Kör Baykuş'ta olduğu gibi onaylanmayan dertlerim var benim. Stop. Yalnızım. Stop. Ölmeliyim. Stop. Ama annem. Stop. Gibi.

Bu zincirin varlığına o kadar alışmışımdır ki artık sarsmaz. Hamurla oynar gibi çekiştirilebilir, ama asla yeni bir şekle girmez. Hatta bazen bu zincirden doğan çaresizlik bir hayalet gibi belirir. Çözümsüzlüğe işaret eder.O zaman düşünmeyi de bırakırım ben. Boşvermişliği gösterir.

Ahmet Ada, "Kolay değil dile getirmek eşiği." demiş. Belki yalnızca budur sorun, eşiği dillendirmek bir yana, düşünmek hatta.

Eşikte dil yetersizse, düşünce de kör o zaman.

28 Ocak 2011 Cuma

salonun kapılarının discovery channel'dan gelen vahşi doğa sesleriyle geçilmez olduğu bir akşamda, rusya'daki bir binanın satışının detayları konuyla hiç ilgisi olmayan yorgun ve yeşil duvarlara yansıyor.

13 Ocak 2011 Perşembe

rhapsody in blue

george ghershwin'in rhapsody in blue'sunu oturma odası görünümlü salonda çaldığımda beyaz balık çiftleşmek amacıyla turuncu başlının peşinden koşuyor, siyah adlı balık beyazın ve turuncu başlının peşinden koşuyor (yüzüyor). müziğin balıkları delirttiğine dair garip bir teoriye sahibim. bir tek turuncuya bulaşmıyorlar. şu anda nefes nefese bir kovalamaca devam ediyor sayın seyirciler.50 litrelik akvaryumu kendilerine dar eden balıkların çılgın dansı dakikalardır devam ediyor. tabii siyahın hepsini meşe odunuyla kovaladığını da hayal edebiliriz. kendini bütün bu keşmekeşin dışında tutan turuncu balığın temkinli ifadesini aşağıda görebilirsiniz.


rhapsody in blue ise new york'a adanmış sayılabilecek bir eser olarak new york "hissini" depreştiriyor. huzurlu bir gece, turuncu balıklar ve ışıklar ile sizlere seslenmekteyiz, keyifliyiz özetle. pek bir keyifliyiz nedensiz. Bu şarkı hopper'ın nighthawks adlı resmine göre "fazla sıcak" kaçsa da, bir şehrin yüzlerini gösteriyorlar her ikisi belki de birlikte.

12 Ocak 2011 Çarşamba

uyuyan adam

"Ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgacın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: Tanrı'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır."

"Yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. Bu bir aldatmacaydı, göz alıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. Yalnızdın, hepsi bu, ve kendini korumak istiyordun; dünyayla senin arandaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordun."

"Ölmedin. Delirmedin."

9 Ocak 2011 Pazar

bir yıldız parkı günü

bir yıldız parkı günü geçmiş ve gelecekten kurtulunduğu noktanın kaçış hayalinin ana felsefesini oluşturduğunu gördük. ana felsefe olarak adlandırılmadığı vakit, zevk odaklı ve ergen bir yaşam olarak karşımıza çıkıyor. sanki öyle ki, uyuyan adam gibi ben de toplamı 30 yapan kağıtları bulmak için bir gün harcayabilirim. onun sanatı ölçüyü asla kaçırmamasında yatıyor, "ölçü" kaçınca, işin içine karmaşa arasında kendine bir değer yaratmak girince, hele bir de "anlam" aranınca, o zaman geçmiş ve gelecek bir anda sanki bir atm sırasında bekler gibi kuşatıyorlar insanı. karmaşa içinde değer göreli yapmıyor mu insanı? göresiz insana inanmadan, bu konuda kafa yormadan göresiz insan gibi gözüküyor o uyuyan adam.