nathan fake'in the sky was pink'i ile güne başlarsak eğer, belki gökyüzünün griliğini telafi edebiliriz. ve herhalde şu blogda hayat kelimesini aratsak, karşımıza onlarca sonuç çıkacak. hayatla ilgili genelleme yapmada basite kaçan bir taraf var. şiir yazmadan şair olma çabası var. boş beleş duygusallık var. ama hayat diyeceğim, farklı zamansallıklara sahip ve nathan fake'in the sky was pink'i ile başlayan bugündeki hayat algım da bunun bir örneği.
bu aralar "hayatı" dün, bugün ve yarın olarak algılama eğilimim var. yani dünden öncesi ve yarından sonrası yok. bu bilinçli yaptığım bir şey değil. sanki dünden öncesi yaşanmamış gibi geliyor nedense. biz bu hafta ne yaptık? pek hatırlayamıyorum mesela. önümüzdeki 3 ay boyunca kalkınma planım nedir, pek umrumda değil. sanki bir ara o kadar endişelenmişim ki, artık rahatlamak istiyorum. ancak hayatın bir devamlılık arz ettiği, kafamızda "hayat" olarak var olduğu zaman dilimini küçülterek mutlu olabiliyoruz sanki, biraz kabullenebiliyoruz. bilemiyorum.
neyse. gökyüzünün pembe olduğu günler vardı, bugün ise gri.
28 Kasım 2013 Perşembe
24 Kasım 2013 Pazar
düm düm
buraya yazmak istedim. sakinlik devam ediyor. ve ıncık cıncık iş halletmeye çalışmaktan dolayı öyle bir zihin düzlüğüne, öyle bir devamlı perspektife talim olmuş durumdayım ki şaşırıyorum. büyük çıkışlar ya da inişler yok. iki oda arası mobilya değişimleri var, sehpa ve dolap almalar var, çıkıp bir bakıp geri dönmeler var. balığıma ev bulmalar var. sanki kendi hayatıma fırlatılmış bir dışarıdan bakışım, ne güzel. dışarıdan bir bakışmışçasına hayatının içini yaşamak diye bir şey varsa - yarattım - bu olsa gerek. içi beni, dışı seni yakar'ın uğramadığı ülke. düzlükler, ovalar. çok önemli değilim, çok önemli değilsin, çok önemli değiller gibi fiil çekimi tadında günler. ruh sağlığı için ideal ortam, optimum koşullar, düm düm düzlük.
20 Kasım 2013 Çarşamba
introvertedness
yazmıyoruz yazmıyoruz dedik, ama şu konuda iki kelam etmezsem olmaz. ilk önce linkimiz.
bu içe dönüklük meselesi, konuyla ilgili okuduğum, izlediğim minik şeyler sonucu (ve dahi bakınız) bir süredir aralıkla gündemime gelmekteydi. çekingen miyim sorusuna hiçbir zaman net olarak evet ya da hayır diyemedim. zira hissim genelde çekinmeden öte istememeye denk geliyordu. neyse, en son ilk linkteki karikatürümsüyü gördükten sonra ya dedim, ben bir true introvert olamam, en iyisi eve gidip kitap okuyayım demem sevdiğim insanlar yanımda olunca, didim. ve fakat lakin sonra olayı aydınlatan bir örnek olay yaşayınca, dedim yavrucuğum, yevet içedönük içedöküksün sen, deal with it.
bir sigara içme seansı ve işyerinde genelde iş yükü çok yoğun olmayan, sevdiğim, arada muhabbet ettiğim bir zat yanımda duruyor. sigara içiyorum ve öyle duruyorum. adam onunla muhabbet etmemi bekliyor, biliyorum. yanıma yaklaşıyor, karşılıklı karşı apartmanın duvarına bakıyoruz. ama o kadar İÇİMDEN GELMİYOR ki, konuşmak. onunla konuşmamı beklemesi de ayrıca hafiften bir gıcık ediyor hatta. benim moralim bozuk falan değil, o da kötü biri değil, çok sıkıcı biri de değil, ama içimden gelmiyor. o an bu aktiviteyi yorucu buluyorum. konuşma isteğini baskı gibi algılıyorum.
olaylar her zaman bu yönde gelişmiyor, böyle olmadığı durumlar da sık sık oluyor, konuşasım gelebiliyor, ama genelde konuşmalar benim için bir enerji meselesi haline geliyor gerçekten. bazen hakikaten havadan sudan bahsetsem bile, oturup o insanla beraber yerdeki karoları falan saysak bile, sanki bir performans haline giriyormuşum gibi geliyor. kendimi ortaya mı koyuyorum, o yüzden mi yorucu? hayır. performans kelimesini gösteri sanatları anlamda kullanmadım. peki kendimi saklıyorum da o yüzden mi yorucu? hayır. (bazen evet, ama çoğu durumda hayır aslında, bunu da yeni saptayayazdım. gündelik konuşma varoluşsal gerilimlerimizi taşıyamayacak kadar sade değil mi? gündelik konuşmada varoluşsal gerilim yaşıyorsak bu, o konuşmanın niteliğinden çok bizim -kendimizi, gördüğümüz her insana ve hatta tüm dünyaya yansıtalım hadi- adlı narsistik projemizden de kaynaklanıyor olabilir) e o zaman ne? derdin ne? vallahi ben de bilemiyorum, hakikaten çözemedim. el help. illaha bir şekle uydurucam kendimi. (halbuki ne kadar yanlış bir eğilim zen düşüncesine göre, insan bir bütündür, sıfatlar bizi parçalar, rüyamda inşallah introvertler beni kovalar - ki kesin kovalamazlar ben söyliyim).
özetle bazı bazı içe dönüklerden olabilirim. (occasional introvert diye terminolojiye katkıda bulunayım)
bu içe dönüklük meselesi, konuyla ilgili okuduğum, izlediğim minik şeyler sonucu (ve dahi bakınız) bir süredir aralıkla gündemime gelmekteydi. çekingen miyim sorusuna hiçbir zaman net olarak evet ya da hayır diyemedim. zira hissim genelde çekinmeden öte istememeye denk geliyordu. neyse, en son ilk linkteki karikatürümsüyü gördükten sonra ya dedim, ben bir true introvert olamam, en iyisi eve gidip kitap okuyayım demem sevdiğim insanlar yanımda olunca, didim. ve fakat lakin sonra olayı aydınlatan bir örnek olay yaşayınca, dedim yavrucuğum, yevet içedönük içedöküksün sen, deal with it.
bir sigara içme seansı ve işyerinde genelde iş yükü çok yoğun olmayan, sevdiğim, arada muhabbet ettiğim bir zat yanımda duruyor. sigara içiyorum ve öyle duruyorum. adam onunla muhabbet etmemi bekliyor, biliyorum. yanıma yaklaşıyor, karşılıklı karşı apartmanın duvarına bakıyoruz. ama o kadar İÇİMDEN GELMİYOR ki, konuşmak. onunla konuşmamı beklemesi de ayrıca hafiften bir gıcık ediyor hatta. benim moralim bozuk falan değil, o da kötü biri değil, çok sıkıcı biri de değil, ama içimden gelmiyor. o an bu aktiviteyi yorucu buluyorum. konuşma isteğini baskı gibi algılıyorum.
olaylar her zaman bu yönde gelişmiyor, böyle olmadığı durumlar da sık sık oluyor, konuşasım gelebiliyor, ama genelde konuşmalar benim için bir enerji meselesi haline geliyor gerçekten. bazen hakikaten havadan sudan bahsetsem bile, oturup o insanla beraber yerdeki karoları falan saysak bile, sanki bir performans haline giriyormuşum gibi geliyor. kendimi ortaya mı koyuyorum, o yüzden mi yorucu? hayır. performans kelimesini gösteri sanatları anlamda kullanmadım. peki kendimi saklıyorum da o yüzden mi yorucu? hayır. (bazen evet, ama çoğu durumda hayır aslında, bunu da yeni saptayayazdım. gündelik konuşma varoluşsal gerilimlerimizi taşıyamayacak kadar sade değil mi? gündelik konuşmada varoluşsal gerilim yaşıyorsak bu, o konuşmanın niteliğinden çok bizim -kendimizi, gördüğümüz her insana ve hatta tüm dünyaya yansıtalım hadi- adlı narsistik projemizden de kaynaklanıyor olabilir) e o zaman ne? derdin ne? vallahi ben de bilemiyorum, hakikaten çözemedim. el help. illaha bir şekle uydurucam kendimi. (halbuki ne kadar yanlış bir eğilim zen düşüncesine göre, insan bir bütündür, sıfatlar bizi parçalar, rüyamda inşallah introvertler beni kovalar - ki kesin kovalamazlar ben söyliyim).
özetle bazı bazı içe dönüklerden olabilirim. (occasional introvert diye terminolojiye katkıda bulunayım)
19 Kasım 2013 Salı
kısık ses
bu aralar daha az yazıyorum, genel olarak. her türlü mecraya daha az yazı. eskilerden ben dilinden biraz uzak olanları vitrine koydum azıcık. vitrinde olup da burada olmayan da bir iki yazı var. acık da bir sakinlik hali var. tatilde edindiğim şeyi kaybetmedim hala sanki. geniş mi, pek sanmıyorum ama, yaşam alanım çok genişmiş, habitatım tüm dünyaymış gibi davranmaya çalışıyorum işle ev arasında gidip geliyor olsam da. kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum. günlerimi harcamadığım, yaşadığım bilincini kaybetmemek istiyorum mümkünse. günlerin illa ki ilerlemesi gerekmiyor, ki bu şaşırdığımız bir durgunluk hali. arada sıkıntı dalgaları geliyor elbet, ama bu akımlarla çocukluktan beri uğraştığımdan çok takılmıyorum.
böyle olunca daha gerçekten anlatılabileceklerle buhran sonucu fışkıranlar arasında bir ayrışma oluyor belki de (normal insan işleyişi). ales'e bile girdim, gıkım çıkmadı aferin. sinemaya gitmek bile adımlardan biri, yeni şeyler denemek ya da. içimden de geliyor, bir zorlama yok. zaten yılbaşına kadar yurtdışından, yurtiçinden ziyaretler de olacak. bence aralık ayı da oraya buraya, geçer. belki kar yağar, işler tatil olur (çocuk duası) belli mi olur? (bak aralık ayı nasıl geçere kafa yormaya başladı bu satırda, kaydı geri al)
başbakan bir insan var, bağırıyor sürekli, arada ona canım sıkılıyor, yerel seçime kadar bağırmaya devam edecek belli ki. goebbels taktiği uyguluyor sık sık ve cidden etkili oluyor. şaşırıyor insan (insan gerçekten hayret ediyor - a. gül) weber bugünler için ne derdi acaba? bir ülkenin gündeminin tek adamın psikolojisiyle açıklanıyor ve kabul etmek istemesem de belirleniyor olması sinirimi oynatıyor. rüyamda gördüm adamı bir kere, kendisine bir büyük rakı uzatıyordum.
bir de cemrik şu harika şarkıyı ve klibi post eyledi bugün, nasıl güzel bir doğa olayıdır bu böyle, zarif, uçucu olup yine de karında yoğunluk yaratabilen cinsten, parmak uçları ve bu klip arasında bir bağlantı var:
böyle olunca daha gerçekten anlatılabileceklerle buhran sonucu fışkıranlar arasında bir ayrışma oluyor belki de (normal insan işleyişi). ales'e bile girdim, gıkım çıkmadı aferin. sinemaya gitmek bile adımlardan biri, yeni şeyler denemek ya da. içimden de geliyor, bir zorlama yok. zaten yılbaşına kadar yurtdışından, yurtiçinden ziyaretler de olacak. bence aralık ayı da oraya buraya, geçer. belki kar yağar, işler tatil olur (çocuk duası) belli mi olur? (bak aralık ayı nasıl geçere kafa yormaya başladı bu satırda, kaydı geri al)
başbakan bir insan var, bağırıyor sürekli, arada ona canım sıkılıyor, yerel seçime kadar bağırmaya devam edecek belli ki. goebbels taktiği uyguluyor sık sık ve cidden etkili oluyor. şaşırıyor insan (insan gerçekten hayret ediyor - a. gül) weber bugünler için ne derdi acaba? bir ülkenin gündeminin tek adamın psikolojisiyle açıklanıyor ve kabul etmek istemesem de belirleniyor olması sinirimi oynatıyor. rüyamda gördüm adamı bir kere, kendisine bir büyük rakı uzatıyordum.
bir de cemrik şu harika şarkıyı ve klibi post eyledi bugün, nasıl güzel bir doğa olayıdır bu böyle, zarif, uçucu olup yine de karında yoğunluk yaratabilen cinsten, parmak uçları ve bu klip arasında bir bağlantı var:
13 Kasım 2013 Çarşamba
hoppala
ooo sıkıntının nesnesini kaybetmek çok can sıkıcı. düşünüyorsun ve iç sıkıntına neden olan mevzuyu bir türlü bulamıyorsun.
yaklaşık yarım saat önce iyi hissediyordum, sonra ne oldu bilmiyorum, gerçekten yarım saati kafamda yeniden oynattığımda elle tutulur hiçbir şey bulamıyorum. düşüncelerimde de bulamıyorum. ve fakat bir anda, belki havadan dolayı, belki de sudan, bir anda yoğun bir eve gitme isteği, yoğun bir takım istekler cereyan etti. anlamak mümkün değil. böyle olunca insanın aklına l'ennui geliyor elbet. ama bu l'ennui mevzunun işyerinin ortasında gelip çatması mümkün değil. bu nedir şimdi sevgili biliminsanları? lütfen açıklayın. dalga geçerek kafasına basmak suretiyle tepesine çıkmaya çalışıyorum, jaluzileri doksan derece yapıyorum, akşam ne yesem acaba, ne yemek yapsam (mı?) gibi zevk odaklı sorular soruyorum, lakin çıkamıyorum bu işten. bir bulun, buldurun.
yaklaşık yarım saat önce iyi hissediyordum, sonra ne oldu bilmiyorum, gerçekten yarım saati kafamda yeniden oynattığımda elle tutulur hiçbir şey bulamıyorum. düşüncelerimde de bulamıyorum. ve fakat bir anda, belki havadan dolayı, belki de sudan, bir anda yoğun bir eve gitme isteği, yoğun bir takım istekler cereyan etti. anlamak mümkün değil. böyle olunca insanın aklına l'ennui geliyor elbet. ama bu l'ennui mevzunun işyerinin ortasında gelip çatması mümkün değil. bu nedir şimdi sevgili biliminsanları? lütfen açıklayın. dalga geçerek kafasına basmak suretiyle tepesine çıkmaya çalışıyorum, jaluzileri doksan derece yapıyorum, akşam ne yesem acaba, ne yemek yapsam (mı?) gibi zevk odaklı sorular soruyorum, lakin çıkamıyorum bu işten. bir bulun, buldurun.
kamusal
fazlasıyla kamusal bir alanda işlev gösterdiğinde ilginç reflekslere sürüklenebiliyor insan. diğer blogda yazdığım şeylere bakıyorum, pek de mutlu olmuyorum bu durumdan. zira geyik yaşını az buçuk geçmiş miyiz ne? ve yazıyı kişisel ve kapalı olandan kurtaracağım derken, fazla öteye savrulabiliyorsun. neyse, orası çok tutmayacak galiba, ama en azından kısa süreliğine de olsa bir değişiklik oldu. "iç ses" diye bir şey varsa, burası daha yakın. ama iç ses tekil değil, muhtemelen çoklu ve bir kısmı da oraya yansıyabilir, belki bir tür polifoni olur. bakhtin'i hatırlarsak hiçbir ses izole değildir ve tekilliği tartışmalıdır değil mi? dolayısıyla burada da elbette kamusal var, ama oradakine nazaran daha bir yakın, ve belki de ideal olana ha?
12 Kasım 2013 Salı
tekelik müessesesi
ahanda, hadi bakalım, sırf daha az sıkıcı kişisel detay barındıran, sosyal hayatla daha barışık yazıların sayısı artsın diye yeni blog açtım, gittim facebook'ta paylaştım, buraya yazmaya devam edip düzgünce olan yazıları oraya postalayacağım, baktım kastırıyor, kaparım iki güne gibi de planlarım var:
http://latifeteke.blogspot.com/
http://latifeteke.blogspot.com/
ales'e girmek
bu kadar zaman sonra ales'e girecek olmak bende mide burkulmaları ve iç öğürtülerine sebep olmakta. lise disiplininin o klostrofobik, çatık kaşlı günlerini hatırlatıyor. pazar sabahı saat bilmem kaçta kalkıp yollara koyulmak nedir? 3 saat boyunca bir mekanda tıkılı kal, tuvalete gitme, sigara içme ve ev anahtarlarını bile yanına alma diyen, hücre cezasını sınav formuna sokmuş bir ösym bu. eve nasıl gireceğiz len? kamusal hayatın her noktasında bir ailenin
parçası olmamız, bir yedeğimizin olması mı bekleniyor bizden? çözüm olarak anahtarı bizim bahçeye gömmeyi düşünüyorum. şu yazıyı yazarken sınava girmekten vazgeçiyorum ve verdiğim parayı ösym'nin şeytani emellerine heba edesim geliyor.
hele hele sınava çalışasım hiç yok. matematikte formül namına herhalde hiçbir şeye yakın bir hafızayla seyrettiğim şu yaşlılık günlerinde sosyal bilimci ve edebiyatçı bir insan olarak TM soruları yapmam bekleniyor. hahaha.(burada küfür vardı, sildim)
neyse.
bizim lise yıllarımızda dahi sınavlaşan hayatlar söz konusuydu. ben bir yıllık bir depresyon süreci yaşadım ama çoğunluk bunu iki yıla yaymıştı. şimdi kuzenlerimden gördüğüm kadarıyla çok daha erkenden başlıyor. kabus gibi bir şey bu ya. sınava girmeyip hazır sarıyer'e kadar da gitmişken rumelihisarı'nda bir kahvaltı yapayım diyebilirim. türkiye'de doktoraya başvurmayı ales protestosu sebebiyle gündemimden tamamen çıkarabilirim. her şey pazar sabahki psikolojime bağlı.
hele hele sınava çalışasım hiç yok. matematikte formül namına herhalde hiçbir şeye yakın bir hafızayla seyrettiğim şu yaşlılık günlerinde sosyal bilimci ve edebiyatçı bir insan olarak TM soruları yapmam bekleniyor. hahaha.(burada küfür vardı, sildim)
neyse.
bizim lise yıllarımızda dahi sınavlaşan hayatlar söz konusuydu. ben bir yıllık bir depresyon süreci yaşadım ama çoğunluk bunu iki yıla yaymıştı. şimdi kuzenlerimden gördüğüm kadarıyla çok daha erkenden başlıyor. kabus gibi bir şey bu ya. sınava girmeyip hazır sarıyer'e kadar da gitmişken rumelihisarı'nda bir kahvaltı yapayım diyebilirim. türkiye'de doktoraya başvurmayı ales protestosu sebebiyle gündemimden tamamen çıkarabilirim. her şey pazar sabahki psikolojime bağlı.
10 Kasım 2013 Pazar
nasıl yapmalı?
acaba adaletsizlik mi yaptım? sorusu aklıma takıldı. ama şu durumda başka bir seçenek de göremiyorum. bazen bazı insanların bizi "kötü bir insan" olarak biliyor olmalarına karşı yapacak bir şey yok. perspektifler türlü türlü ve iletişimsizlik gerekiyorsa eğer, izlenimler sonsuza dek donup kalıyorlar.
8 Kasım 2013 Cuma
mutlu insanlar
-beni davet ettiğiniz için çok çok çok teşekkür ederim, ne güzel böyle doğumgünleri kutlamanız. herkes ne kadar da mutluydu öyle!
(işyerindeki bir doğumgünü kutlaması sonrası yeni çalışanın teşekkür konuşmasından)
aslında yeni çalışanları doğumgünlerine davet etmiyoruz, ama seni çok sevdiğimiz için davet edelim dedik.
burası mutlu çalışanlarıyla mutlu bir aile olan mutlu bir işyeri. bunu fark etmiş olduğuna çok sevindik.
(bu beni kötü bir insan mı yapar? adlı iç monolog serisinden)
6 Kasım 2013 Çarşamba
antlers
sanki su altı, hatta suyun altına üstünden yansıyan sarı/turuncu ışık. su altında gözlerini açtığında gördüğün fluluk ya da sarı/turuncuya dair her şey. yakınlığın pusunu barındırıyor. ben nerede biterim, o nerede başlar, ayrımların karıştığı noktada bir turunculuk var. dünyaya aynı gözlerden baktığınıza inanıp gözlerini yumduğun anda bu melodiyi duyabilirsin.
4 Kasım 2013 Pazartesi
daha derin
daha derine gidemeyeceğim bir süre, yoksa yine fotosentez yapıp ölürüm diye korkuyorum. elimizdeki hayat verileri buysa eğer, yeter sıçarlar diyerekten elde olanın faydasını görmemiz gerek gerçekçiliğine kendimi aşk ediyorum.
hem parasal hem de depresif mevzulardan ötürü kendimi ev/çay bahçesi/çıkmacalar ve dans etmeli bir eksene hapsetmiş durumda görüyorum. buradan bakınca sorun yok güya, ama nerede sinema, nerede yazmak, nerede sergi? hani fransızca kursu? kağıt oynamayı bile bıraktık, hale bak.
bakıyorum da, lan 2009'dan bu yana az çok, biraz biraz, az biraz, depresyondaymışım. bu ne? niye kendimi bildim bileli bir melankoli söz konusu? bunu hak etmek için ne yaptım sevgili genlerim? hele dışarıdan bakınca aSLa depresif demeyeceğin bir insanken, neden ama neden iç dünyamda bir kuyu barındırıyorum?
umut söz konusu oldukça sorun yok. umut alanlarımızı "başka türlü bir hayat mümkün" diyen her türlü sanat ve sepete ve dahi fikriyata yönlendirdiğimiz zaman umut filizleri yavaş yavaş kaşındırmaya başlıyor deri altından. ruh sağlığı için oluşlar kadar bir önemli olan şey de ihtimaller.
buna bir engel, iş dünyası ve işte geçirilen en azından bir 8 saat evet. fakat ne yapayım? antidepresan alıp başka bir insan mı olayım? eskisi gibi kendimi bir takım illegal şeylerin denek hayvanına mı çevireyim? maslow'un merdivenini tırmanamadık, kendimizi "gerçekleştiremedik," ne yapalım?
örgütlü olamadım, bireysellik bir taş gibi boynumda asılı kaldı. bari onun hakkını verelim değil mi? bari bari, içeriden az buçuk değiştirmeye çalışalım. bir "intimacy," bir içkinlik söylemi tutturmuşsun, oluyor, olmuyor, oldu mu da kazara oluyor. bari yoluna barikat kurma değil mi? bir yerlerde, birileriyle yan yana dur ki ihtimaller gerçekleşsin.
yeri geldiğinde ve beri geldiğinde her türlü meşguliyeti yerin dibine sokan ben, yüceltme konusunda niye bu kadar tereddütlüyüm? yapacak çok şey var, hayat insanlarla ve muhabbetle güzelleşiyor ve bunun peşinden koşmanın sakıncası nedir? depresyonumdan roman çıkmayacağı da kesinleşti artık.
aaaaaaaaa!
hem parasal hem de depresif mevzulardan ötürü kendimi ev/çay bahçesi/çıkmacalar ve dans etmeli bir eksene hapsetmiş durumda görüyorum. buradan bakınca sorun yok güya, ama nerede sinema, nerede yazmak, nerede sergi? hani fransızca kursu? kağıt oynamayı bile bıraktık, hale bak.
bakıyorum da, lan 2009'dan bu yana az çok, biraz biraz, az biraz, depresyondaymışım. bu ne? niye kendimi bildim bileli bir melankoli söz konusu? bunu hak etmek için ne yaptım sevgili genlerim? hele dışarıdan bakınca aSLa depresif demeyeceğin bir insanken, neden ama neden iç dünyamda bir kuyu barındırıyorum?
umut söz konusu oldukça sorun yok. umut alanlarımızı "başka türlü bir hayat mümkün" diyen her türlü sanat ve sepete ve dahi fikriyata yönlendirdiğimiz zaman umut filizleri yavaş yavaş kaşındırmaya başlıyor deri altından. ruh sağlığı için oluşlar kadar bir önemli olan şey de ihtimaller.
buna bir engel, iş dünyası ve işte geçirilen en azından bir 8 saat evet. fakat ne yapayım? antidepresan alıp başka bir insan mı olayım? eskisi gibi kendimi bir takım illegal şeylerin denek hayvanına mı çevireyim? maslow'un merdivenini tırmanamadık, kendimizi "gerçekleştiremedik," ne yapalım?
örgütlü olamadım, bireysellik bir taş gibi boynumda asılı kaldı. bari onun hakkını verelim değil mi? bari bari, içeriden az buçuk değiştirmeye çalışalım. bir "intimacy," bir içkinlik söylemi tutturmuşsun, oluyor, olmuyor, oldu mu da kazara oluyor. bari yoluna barikat kurma değil mi? bir yerlerde, birileriyle yan yana dur ki ihtimaller gerçekleşsin.
yeri geldiğinde ve beri geldiğinde her türlü meşguliyeti yerin dibine sokan ben, yüceltme konusunda niye bu kadar tereddütlüyüm? yapacak çok şey var, hayat insanlarla ve muhabbetle güzelleşiyor ve bunun peşinden koşmanın sakıncası nedir? depresyonumdan roman çıkmayacağı da kesinleşti artık.
aaaaaaaaa!
başlangıç
yıllar sonra başlangıç noktasına geri döndük. rutinin başlangıcı. daha da derine, derine gidelim.
3 Kasım 2013 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)