28 Nisan 2012 Cumartesi

yanlışlıkla yere düşen hayale dair başlık

şu istanbul dünyasında dolu dolu yüksek tondan bir çığlık atacak çok az yer kalmış hakikaten. neyse ki kanepe içleri var.



26 Nisan 2012 Perşembe

büyük güç

bir anda yok olabilme özelliğine sahibim. zor olan ilk adımı atmak, sonrasında hiç yaşamamış gibi, kendimi semtimizin yerel tarih kitaplarını bırak, hafızalardan bile silebiliyorum. o derece.

23 Nisan 2012 Pazartesi

'yaratıcı kadının hayatta kalma klavuzu'

doğrudur diyor, bir 23 nisan günü neş'e ile gülümsüyoruz, lakin bizi disiplinsizlik öldürdü diye ekliyor, taktikleri sevmiyoruz, taktiksiz bir hayat ümidi'le...

http://www.kimlanbuhayatiminerkegi.com/2011/11/yaratc-kadnn-hayatta-kalma-klavuzu.html

mary and max


19 Nisan 2012 Perşembe

sevgili günlük 3

ah bu karşıtlıklar.
bilseydim tam bir materyalist olurdum. diyalektik yardımıyla sonuçlarım olurdu. olamadı.
lakin yine de bazı sivri uçlu durumlar var. mesela balıkları yaşatmaya çalışırken yerde yatmak var. ya da birini uğurlarken, kendin de evden çıkmak var. sonra saksıdaki çiçeğin büyüdüğünü görüp, sevinip etrafındaki durağanlığı fark etmek var.
var da var açıkçası.

sevgili günlük 2

bir kitabı olduğu yerden kaldırıp rafa koyamıyorum. koyamadım. sadece bir nesne, ona dokunmak bir yaşamı, canlılığı, hayali tanımak, zenginleştirmek, sürdürmek için verilen gönüllü çabayı hatırlattı. garip geldi. her şey kendi kendine de yaşardı çünkü. ama öyle yapılmıyordu nedense.

eğer bir kitaba dokunup gözlerimi kapadığımda gözümün önüne hiçbir şey gelmezse bu hikayenin gerçek olmadığına inanıp derin bir soluk alırım belki. biraz sonra bunu deneyeyim diyorum. yanı başımdaki bir bardak suyla birlikte.

çünkü bazen, nesneler, ama özellikle puslu nesneler bir şey taşır gibi. ve biraz daha düşününce birbirinden iyice ayrışmak için büyük çabalar gösteren bütün canlılıkların arasında bir kapı gibi. bilemedim.

bugünden bir yıl geçtiğinde aralarında tereddüt ettiğim çoklu gerçekliklerden en ağırı kazanacak bunu da biliyorum. hep öyle oldu şimdiye kadar ya da öyle olmuş. ama zorlamıyorum da kendimi. her şey olması gerektiği gibi, değil mi?

ve söz konusu bersarin:




arkadaşım bersarin

bütün gece bir yuva bulamadıktan sonra, bersarin'in yeni albümü sonrası başı sokacak bir yer söz konusu oldu. fark ediyorum da her şey yine aynı. şu söyleyeceğimi eski zamanlarıma uydururdum da şimdiye nasıl oluyor bilmiyorum, yine de hep: music is my saviour

18 Nisan 2012 Çarşamba

ve bu zamanlara bakıp da

gün içerisinde değişik anlarımız oluyor insanlar olarak. yıllar içinde yapılmış ve artık kanıksanmış saptamalar var bu konuda. mutlu anlar hızlı, kırık dökük anlar yavaş geçer. (gün bir unutma dolayısıyla hatırlama birimidir)

sonra. mesela daha az kanıksanmış olan bir saptama yapalım. mesela yaşam bazı dallarından ışık alan bir ağaçtır, biz dallar üzerinde gezen solucanlarızdır. bir ayrıma gelmeden önümüz aydınlanmaz, dal olmadan küçük parçaları da oluşmaz gözümüzün önünde. önce sürüne sürüne adım atmak gerekir. adım attıkça biraz daha aydınlanır ilerisi. hep bir ihtimaller deryası gibidir düşüncede. ama sonsuz değildir bu ağacın dallarının uzandığı yer, bütünü göremeyiz. işte bu yüzden bazen dönüp dolaşıp aynı yere geliriz. oradan kaçamayız. 

sonra. bazı şeyler hiç değişmez. elimi vurduğumda, yara açıldığında hoşuma gider. bu değişmez. 

şarkı dinleyip içimizi düzenleme isteğimiz de bitmez. bir bütünlük arz etmeyen içimize çoğu şarkı düzen getirir. düzenin tonu elbette şarkıya göre değişir.

ve sonra orson welles demiş herhalde, insanları dış görünüşüne göre değerlendirmeyenler sığdır, ya da bunun gibisinden bir şey. şarkı dışımıza düzen verir mi? bilinmez.

istanbul'un ruhunu uzak yansıtmaz, tabutta rövaşata yansıtır mesela. (zevkler ve renkler en zor anda  yardıma koşar)

bu ve bunun gibi saptamalar. bir masa etrafında iddialar. öyle böyle şeyler. oradan buradan dikişler. işte bu ve arkadaşları hiç değişmez.

15 Nisan 2012 Pazar

akıp giden

koca bir ağaç gibi yavaş yavaş saldık köklerimizi istanbul'un nemli toprağına.

12 Nisan 2012 Perşembe

doğumgünleri

sahnede şarkı söyleyen iki kadın. onları izleyen ben. sanki 90'lar, sanki henüz istiklal tekinsiz. sanki siyah kazak ve sanki bira içen ben ben değilim. sanki izlemekteyim kendimi. ve boşluğa doğru yol alırken her karşılaşmanın anlamı varmış gibi.

böyle bir kopuş işte.

bu iki gün doldu taştı. dokunduk çünkü, dokundum. sonra perspektiflerden perspektif beğendik, farklı pencerelerden kafamızı çıkarıp baktık aynı bahçeye. meyhanedeki en gençlerdik. sonra eski bir şarkı kıvamında, en yaşlı günlerimiz. en yaşlı günlerim.

sonra taşların kokusu, yeninin kokusu ve boşluğun etrafında el ele tutuştuk. kaçamayacak kadar güçlüydük.

ve hep uzaktan, kendi içimde uzaktan, odanın köşesinden izleyen kim. pek bilemedim. o inatla çekiyor beni odanın en görünmeyen köşesine. gelen mesajlarda hayatımda başarılar. hakikaten bırakın gideyim. hiçbir şey önemli olmamış, önemli değildi ve sanıyorum önemli olmayacak. insanlar dışında, hiçbir şey.

çünkü sanki hepimiz bir suyun yüzeyinde yüzmeye çalışır halde. hep beraber el ele dibe gidelim. böylesi güzel, böylesi daha huzurlu.


9 Nisan 2012 Pazartesi

tanrı bizi terk etti çocuklar

















i was a good kid
i wouldn't do you no harm
i was a nice kid
with a nice paper round

forgive me any pain
i may have brung to you
with god's help i know
i'll always be near to you

irish blood

merhaba havlamayan köpek, sana bir şarkı hazırladım:

irish blood, english heart this i'm made of
there's no one on earth i'm afraid of
and i'll die with both of my hands untied

ve

yerini yalnızca benim bildiğim yere gittim.

4 Nisan 2012 Çarşamba

silicone veil

mesela otobüse biniyordu bir sabah. adımları basamakları çıkarken ve sırayı bozmadan, acele etmeden ilerlerken içinden bir parçanın, göğüsle karın bölgesi arasında yer alan bir bölgenin ona haber vermeden bir anda geride kaldığını fark etti. ve o sabah o parçayı düşürdüğü için günün geri kalanında cisimsiz bir varlığı, hepsi insan dolu sokaklarda onu aradı.

güneş battı, doğdu. mesela otobüse biniyordu bir sabah.