29 Kasım 2009 Pazar

zamanlar



odamda bir adet ucuc bocegiyle birlikte, oscar wilde' in bir metnini turkceye cevirmeyle cebellesirken, bir anda buraya yazasim geldi. diyesim geldi. zaman ne cabuk geciyor ve ne garip, su okulun bitmesine 15 gun kalmis. zaman ne cabuk geciyor ve ne garip. boyle boyle bu cumleyi tekrarlaya tekrarlaya neredeyse 4 ay geciyor oyle iste. bu sabah dusunuyordum. boyle zamanlar oluyor, bir anda bir uykudan uyanmisim gibi hissediyorum dupeduz uyanikken, bir seyler yaparken. bir anda garip bir hisle, bir geneli algilama hissiyle doluyorum. anlamsiz geliyor cunku bir tanima sigdiramiyorum. oylesine bir hisken, beni bu kadar etkilemesini de aciklayamiyorum.

28 Kasım 2009 Cumartesi

uhu

yine basladik.
16 gun
3 final paperi
2 sunum
40 sayfa yazilacak.

bu sefer gercekten mumkun gozukmuyor.

23 Kasım 2009 Pazartesi

critical cosmopolitanism

"The Zapatistas have used the word democracy, although it has different meaning for them than it has for the Mexican government. Democracy for the Zapatistas is not conceptualized in terms of European political philosophy but in terms of Maya social organization based on reciprocity, communal (instead of individual) values, the value of wisdom rather than epistemology, and so forth. The Mexican government doesn’t possess the correct interpretation of democracy, under which the Other will be included. But, for that matter, neither do the Zapatistas have the right interpretation. However, the Zapatistas have no choice but to use the word that political hegemony imposed, although using the word doesn’t mean bending to its mono-logic interpretation. Once democracy is singled out by the Zapatistas, it becomes a connector through which liberal concepts of democracy and indigenous concepts of reciprocity and community social organization for the common good must come to terms. Border thinking is what I am naming the political and ethical move from the Zapatistas’ perspective, by displacing the concept of democracy. Border thinking is not a possibility, at this point, from the perspective of the Mexican government, although it is a need from subaltern positions. In this line of argument, a new abstract universal (such as Vitoria’s, or Kant’s, which replaced Vitoria’s, or the ideologies of transnationalism, which replaced Kant’s abstract universal) is no longer either possible or desirable." (Walter D.Mignolo 742)


ellerimden kayip giden sesler:
bir koltukta belong, digerinde grouper.

(albumlerden ev yapip kendime icine siginsam.)

19 Kasım 2009 Perşembe

oz

saat biri gecti goz torbalari dusunce oldu saati yayinimiz sona erdi. bu saat dahilinde yazmis oldugum paraglaflarca suren yaziyi buradan kopardim, ve olmasi gereken yere, yani kalbimin derinliklerine gomdum. cunku cok ciplak hissetim. dedim giyineyim. bu ne boyle cibil cibil.

devam:
ve aslinda butun bu anlattiklarimin uzerini cizmeliyim kesinlikle. ama buraya arada bir bir iki cobanin ugradigindan kelli. yazabiliyorum simdi.
yazdiktan sonra sanki kollarimda bir cekilme oluyor. 'bunu yazmaliyim, ilerde o tarihte ceren bunu dusunmustu' solipsizminden tamamen cikip, eskinmis, harcanmis bir kagit parcasina donusuyorum.

ne ilginctir bazen insanlarla konusurken de bu oluyor iste. eskinmis, harcanmis, tuketilmis. bir heyecandan cok, tuketim eylemine donusuyo sanki burasi. bilemedim.

ama en azindan boyle bir romandaki 6 karakteri, belli kisiler arasinda paylastirdim. ne garip bir jinnylik, bir sarahlik ve bir rhodalik buldum kendimde. rhodaligi baskasinda da buldum, baskadsinda o rhodaligi buldugum anda woolf korkuttu beni. bernarddan iyi arkadas olacakti. louis zordu (ama guven veriyordu di mi) ve neville. neville zor, neville kaybi anlatan gibi. kaybin cok farkinda olan, biraz da ona tapan.

boyle. bi garip.

uykum geldi oh.

14 Kasım 2009 Cumartesi

ses

Ses geliyor mu dışarıdan? Yani, demek istediğim: dışarıdan ses geliyor mu? Bu evin duvarları ses geçirmez. O açıdan. Kafam karıştı çünkü. Böyle mi deniyordu? Beni mi deniyor? Delikten bakıyorum bir daha. Orada hala. Varlığımdan habersiz rolü oynuyor. Ben de o yokmuşçasına davranayım diyorum. Evet öyle yapayım. Tırnaklarımı yemeğe koyuluyorum. Ona söyleyemediklerimi (Ne söyleyeceksin ki ona?) bir kağıda yazayım diyorum. Çok meşgul görünüyorum. Çok meşgülüm galiba. Mektup formunda bir saldırı düşünüyorum aslında. Yazıp ona yollayacağım. Delikten sessizce geçireceğim kağıdı. Sonra meşguliyetime geri döneceğim. Sanki o cümleleri ben yazmamışım gibi.

Bu evin duvarları ses geçirmez. Böyle mi denilirdi? Alçak sesle konuşmaya özen gösteriyorum, sesimi denemek için, yerinde mi diye...) Ne diyordum? Bu evin duvarları ses geçirmez. Ama biriyle konuştuğunu duyuyorum. Çöp konteynırlarından bahsediyorlar. Bahsedilecek konu mu bu? Cümlelerimi yokluyorum. Yerindeler. Kağıtları birbirine bağladım. Kısa cümleler kurmaya özen gösteriyorum. Bazen giriş gelişme sonuç bile oluyor. Bazen. Benim cümlelerim.

11 Kasım 2009 Çarşamba

....

bi mucize olsa keske, danismanim su yazdiklarimi begense. ama ben begenmezken zaten. bugun bitti, yarin da aksama bitmesi lazim bu isin.

9 Kasım 2009 Pazartesi

yorgun

o kadar yorgunum ki.
iki gundur somali'ye gidip geliyorum. evin yerlerinde yeller ve saclar esiyor. ocagin ustudeki kirmizilik 2 haftadir yerinde rahat duruyor. bir yatak gardrobun icinde duruyor, sahibi yatagin ustunde, gogsune baski yapan mide havalarindan muzdarip, donup donup duruyor, giysiler uykusuna golge yapiyor. bozdolabi aglamakli; cuma gunu alinan meyve sebzeyle yetinmeye calisip, kendisinden daha kotu durumda olan dolaplari dusunup rahatlamaya calisiyor. iki adet omuz, cantalarin agirligindan cokmus, bagli olduklari beden C harfini andiriyor.

beden sahibi, uyumadan once, bir cekiliste buyuk ikramiye olan spa(ggg) kuponu kazandigini dusunup, kendisine yapilacak olan masajlarin hayalini kuruyor.

bir saksi var icinde cicekler buyumeye devam ediyor. hava 22 derece. kasim kasim.


7 Kasım 2009 Cumartesi

differance

garip geldi bir an. daha dogrusu uyuyamazken. aklima woolf-derrida-danismanimin soyledikleri gibi bir takim hallac pamugu dusunceler dolanmisken buraya yazmanin uykuyu kolaylastirabilecegi dusuncesiyle sacmalamalarimiza basliyoruz. (uyurken derrida dusunebilecek kadar saf akil gezmiyorum, elbette derrida'nin beyaz saclarini dusunuyordum)
akademinin en cok referans verilen (genel populasyona gore ise marjinal kalan) kismi ozculugun sonunun gelmesi icin ugrasirken bir yandan, birkac yuzyil sonra akademinin bu zamani ilgili ne diyecekler acaba merak ettim. ama herhalde, sosyal bilimlerin onemli bir kismini kategorize edecekler. hala devam eden bir akim varsa, o da bati metafiziginin bir urunu oldugu soylenegelen ozculugu oldugu merkezden kaydirmak uzerine olan bir akim herhalde.
klasik ilerlemeci akil soyle bir soru sordurtuyor yuzyil sonrakilere: "ahahah ozculuk diye bir kavram vardi ve onu saga sola kaydirmaya calisip duruyorlardi" diye.
ilerlemeci olmayan ise sunu suruyor: "acaba neler neler gelecek cikacak dunyaya, yeni-eski, differance differance?"

everything's under control

kacmiyor degil mi elimden?
havayi kontrol edecegiz, ne kadar paramiz kalmis ona bakacagiz, islerimizin listesini cikaracagiz, cok esyali odalar bizi bogacak cunku her sey kontrol altinda olacak. boyle boyle manyayacagiz.
ve boyle boyle 5 haftanin her saniyesine uygun bir kelime bulacagiz, oraya yerlestirecegiz. zamanda suzelecek, zamani pic edecegiz. dunyayi delecek, hedefimize ziplayip dokunup, siddetle koparacagiz onu dalindan. sonra da sarsila sarsila bosalacagiz.
aferin bize.

(radiohead)

2 Kasım 2009 Pazartesi

faulkner


the sound and the fury uzerine paper yazmak gerekiyor. hoca da paper konusunu yazdigi kagida bununla ilgili bir karikatur koymus heheh, ilham verici...