29 Aralık 2013 Pazar

emp. man's blues

emp. man's blues öyle bir yükselişle gelip çatıyor ki, karşı koymak imkansız. pek de dokunasın yokken vücuduna yavaşça yayılan sıcaklık gibi. ilk önce boğazından başlayıp sonrasında yukarı ve aşağı, sinüslerinden geçip gözlerine, yutak borundan geçip midene yayılıyor. azıcık kötü anıları canlandırıyor. kontrolü tamamen bıraktığın, küçük bir kırmızılığın peşinden kendiliği aradığın zamanı. eğer düşünce, düşünseme yargıdan ayrı düşünülemiyorsa, eğer hölderlin'in dediği gibi bilinç bir karşıtlık olmadan kendinin farkına varamayacaksa hiçbir zaman, varlık düşünceden önceyse ve kaynaksız ise, işte o zaman o kırmızılığın peşinden giderek o önceliği arıyorsun. o önceliği şiirde, müzikte arıyorsun, belki benim gibi emp. man's blues ile rayları geçip biraz etrafına bakınıyorsun. o raylarda hayattaki travmalarının provalarını yapıyorsun, onları bir oyuna çevirip hakim olmaya çalışıyorsun, toprağın her köşesine yavaş yavaş sızarak güvenliği geri dönülmez bir biçimde tesis ediyorsun. 

rayları geçtiğimde
ortalıkta bir canlı yoktu
dışarıda kimse yoktu

gözümü kaldırıp baktığımda
bir işaret görebilmek için
ne yapılmış olduğunu anladım

uyumalı mıydım?
ama daha önce olmadığım bir yere
gitmiş değildim

uyandığımda ise
bu gözlerle uyandım
ve hiçbir şey görmediler
gökyüzüne baktığımda

yeryüzüne indiğimde
alkış duyuyorum
alkışları duymaya bayılıyorum

kente giden trene bindiğimde ise
her şeyi biliyorum
ve bildiğim her şeyi
alabilirim

evine geri dön
seni bir daha görmeyeceğim
seni gördüğüm günler sona erdi

ben yeni tanrılarım
beni bu civarda görmüş olmalısın
fakat artık buradayım
zamanım geldi


23 Aralık 2013 Pazartesi

without you

sabahtan beri junip - without you dinlemem, eski duygulu, yoğunluklu, naif indilerin yokluğundan. 20'li yaşlarımızın başına denk gelen, sanki her şey olabilirmişiz ve her şey olabilirmiş hissiyatının bir diğer temsilcisi bu şarkı. giderek yükselen, yola davet eden şarkılar. toyluğun sonrası, katılaşmanın öncesi. henüz yol nereye kıvrılacak bilmezken, gerinip de bir toslayacağımız krizlerin seçimini henüz yapmamışken. boş ve havadar zamanlara uygun.  

20 Aralık 2013 Cuma

yeni

korkum yeni sandığımın eskiliğinin ayırdına varmak. ya da rutinin yeninin içine sinsice sızması. işin güzelliği, yeni olduğu zaman, yeni ile karşılaşıldığı zaman fabrika ayarlarına dönülme ihtimali. düşüncesi bile güzel. travmasız, yarasız olmanın ihtimali bile güzel. bir de iyileşme var. iyileşme mümkünse, biraz daha takılabilirim denebiliyor.

bugün, yarın, öbür gün bir çizelge yapacağım kendime. her gün gidip geldiğim yerde düzen değişirken benim de yeni planlar yapmam gerekiyor. henüz üzerinde kırmızıyla "exit" yazan kapımı keşfedemedim, ama keşfedebilmeyi umuyorum.

aşağıda da eşofmanlı arkadaşlar hiç fena değiller:


19 Aralık 2013 Perşembe

ferahlık

aynı insanların farklı bir işyerinde farklı insanların arasında aynı motivasyonlarla var olacaklarını, iş dışı sosyalleşmelerin özünde merkezi rahatlatmak ya da ona işaret etmek dışında çok da fonksiyonlarının olamadığını, orada olunuş amacının az veya çok kariyer ve başarı olduğunu düşündüm. bu düşüncede bir ferahlık var. eylemleri kimin yaptığının önemli olmamasının getirdiği bir gevşeme var. hem "ben"de hem de bir bütün olarak algıladığın parçalı topluluğa bakışında. bunu sürdürebilmek ise ayrı bir pratik, sakinleyip, tepeden olduğun yere tekrar tekrar bakmayı gerektiriyor bıkıp usanmadan.

13 Aralık 2013 Cuma

müzik

bu aralar müzik tek kişilik dünyamdan dışarı taştı, diyalogların parçası oldu. mesela bir korna sesi duyunca caddede the bees'in winter rose'unun nicolas jaar remixli versiyonundaki bir ses geliyor aklıma. açıyorum, iki sesi birleştiriyorum, rahatlıyorum. aferin bana.

bir süredir bir hayat değişti biraz doğru, şaşırdım. hafif aptallaştım. hayat değişebilir bir şey miydi? oturma odalarımzıın metrekaresi artar, koltukların yerleri değişir miydi? aslında karın gelişinden bir şeylerin öncülü olduğunu anlamalıydık. mesela arada şehrin susabileceğini, seslerin azalabileceğini, böyle olunca bizlere yer açılacağını, ve böylece geceyarısı evden çıkıp çay içmelerin mümkünlüğünü.

neyse. biraz daha okuyasım, vızır vızır hakkında konuşasım var. bir şeyler yapasım var. bari hazır genişledik, iş hayatını da bu karambole katasım var. var da var.


10 Aralık 2013 Salı

soğuk havalar

soğuk havalarda basları iyi duyduğun bir kulaklıkla hızlı hızlı yürümek gerekir.
vanilla, strawberry, knickerbocker glory.

5 Aralık 2013 Perşembe

1 Aralık 2013 Pazar

peyote blues

peyote günlerini hatırladım dün, bir de playlist yaptım. insanların toplaştığı, masaların birleştirildiği geniş günlerdi. patti smith çalardı, onun devamı pj harvey ile marianne faithful ile devam eden bir seriydi. cumartesinin içkili gecelerini, tanışmak üzere yavaştan birbirini kesen insanları en güzel anlatan şarkı red flags and long nights'tı. saat 6 - 7 arası mutlaka bir sennen gelirdi (playlistte yok), logh, pivot, arab strap hayat kurtarıcıydı. çişe koşmak için ideal şarkı süresi minimum 7 dakikaydı. akşam verilen yemek boktandı. 5 tane baileys kahve içip çarpıntıdan ölerek 4 saat çalmak olağandı. beni anlatan şarkı ise (ve bir gün mekandan içeri girdiğimde hoşgeldin demek için çalınan) cranes - everywhere'di.

28 Kasım 2013 Perşembe

the sky was pink

nathan fake'in the sky was pink'i ile güne başlarsak eğer, belki gökyüzünün griliğini telafi edebiliriz. ve herhalde şu blogda hayat kelimesini aratsak, karşımıza onlarca sonuç çıkacak. hayatla ilgili genelleme yapmada basite kaçan bir taraf var. şiir yazmadan şair olma çabası var. boş beleş duygusallık var. ama hayat diyeceğim, farklı zamansallıklara sahip ve nathan fake'in the sky was pink'i ile başlayan bugündeki hayat algım da bunun bir örneği.

bu aralar "hayatı" dün, bugün ve yarın olarak algılama eğilimim var. yani dünden öncesi ve yarından sonrası yok. bu bilinçli yaptığım bir şey değil. sanki dünden öncesi yaşanmamış gibi geliyor nedense. biz bu hafta ne yaptık? pek hatırlayamıyorum mesela. önümüzdeki 3 ay boyunca kalkınma planım nedir, pek umrumda değil. sanki bir ara o kadar endişelenmişim ki, artık rahatlamak istiyorum. ancak hayatın bir devamlılık arz ettiği, kafamızda "hayat" olarak var olduğu zaman dilimini küçülterek mutlu olabiliyoruz sanki, biraz kabullenebiliyoruz. bilemiyorum.

neyse. gökyüzünün pembe olduğu günler vardı, bugün ise gri.


24 Kasım 2013 Pazar

düm düm

buraya yazmak istedim. sakinlik devam ediyor. ve ıncık cıncık iş halletmeye çalışmaktan dolayı öyle bir zihin düzlüğüne, öyle bir devamlı perspektife talim olmuş durumdayım ki şaşırıyorum. büyük çıkışlar ya da inişler yok. iki oda arası mobilya değişimleri var, sehpa ve dolap almalar var, çıkıp bir bakıp geri dönmeler var. balığıma ev bulmalar var. sanki kendi hayatıma fırlatılmış bir dışarıdan bakışım, ne güzel. dışarıdan bir bakışmışçasına hayatının içini yaşamak diye bir şey varsa - yarattım - bu olsa gerek. içi beni, dışı seni yakar'ın uğramadığı ülke. düzlükler, ovalar. çok önemli değilim, çok önemli değilsin, çok önemli değiller gibi fiil çekimi tadında günler. ruh sağlığı için ideal ortam, optimum koşullar, düm düm düzlük.

20 Kasım 2013 Çarşamba

introvertedness

yazmıyoruz yazmıyoruz dedik, ama şu konuda iki kelam etmezsem olmaz. ilk önce linkimiz.

bu içe dönüklük meselesi, konuyla ilgili okuduğum, izlediğim minik şeyler sonucu (ve dahi bakınız) bir süredir aralıkla gündemime gelmekteydi. çekingen miyim sorusuna hiçbir zaman net olarak evet ya da hayır diyemedim. zira hissim genelde çekinmeden öte istememeye denk geliyordu. neyse, en son ilk linkteki karikatürümsüyü gördükten sonra ya dedim, ben bir true introvert olamam, en iyisi eve gidip kitap okuyayım demem sevdiğim insanlar yanımda olunca, didim. ve fakat lakin sonra olayı aydınlatan bir örnek olay yaşayınca, dedim yavrucuğum, yevet içedönük içedöküksün sen, deal with it.

bir sigara içme seansı ve işyerinde genelde iş yükü çok yoğun olmayan, sevdiğim, arada muhabbet ettiğim bir zat yanımda duruyor. sigara içiyorum ve öyle duruyorum. adam onunla muhabbet etmemi bekliyor, biliyorum. yanıma yaklaşıyor, karşılıklı karşı apartmanın duvarına bakıyoruz. ama o kadar İÇİMDEN GELMİYOR ki, konuşmak. onunla konuşmamı beklemesi de ayrıca hafiften bir gıcık ediyor hatta. benim moralim bozuk falan değil, o da kötü biri değil, çok sıkıcı biri de değil, ama içimden gelmiyor. o an bu aktiviteyi yorucu buluyorum. konuşma isteğini baskı gibi algılıyorum.

olaylar her zaman bu yönde gelişmiyor, böyle olmadığı durumlar da sık sık oluyor, konuşasım gelebiliyor, ama genelde konuşmalar benim için bir enerji meselesi haline geliyor gerçekten. bazen hakikaten havadan sudan bahsetsem bile, oturup o insanla beraber yerdeki karoları falan saysak bile, sanki bir performans haline giriyormuşum gibi geliyor. kendimi ortaya mı koyuyorum, o yüzden mi yorucu? hayır. performans kelimesini gösteri sanatları anlamda kullanmadım. peki kendimi saklıyorum da o yüzden mi yorucu? hayır. (bazen evet, ama çoğu durumda hayır aslında, bunu da yeni saptayayazdım. gündelik konuşma varoluşsal gerilimlerimizi taşıyamayacak kadar sade değil mi? gündelik konuşmada varoluşsal gerilim yaşıyorsak bu, o konuşmanın niteliğinden çok bizim -kendimizi, gördüğümüz her insana ve hatta tüm dünyaya yansıtalım hadi- adlı narsistik projemizden de kaynaklanıyor olabilir) e o zaman ne? derdin ne? vallahi ben de bilemiyorum, hakikaten çözemedim. el help. illaha bir şekle uydurucam kendimi. (halbuki ne kadar yanlış bir eğilim zen düşüncesine göre, insan bir bütündür, sıfatlar bizi parçalar, rüyamda inşallah introvertler beni kovalar - ki kesin kovalamazlar ben söyliyim).

özetle bazı bazı içe dönüklerden olabilirim. (occasional introvert diye terminolojiye katkıda bulunayım)

19 Kasım 2013 Salı

kısık ses

bu aralar daha az yazıyorum, genel olarak. her türlü mecraya daha az yazı. eskilerden ben dilinden biraz uzak olanları vitrine koydum azıcık. vitrinde olup da burada olmayan da bir iki yazı var. acık da bir sakinlik hali var. tatilde edindiğim şeyi kaybetmedim hala sanki. geniş mi, pek sanmıyorum ama, yaşam alanım çok genişmiş, habitatım tüm dünyaymış gibi davranmaya çalışıyorum işle ev arasında gidip geliyor olsam da. kendi çapımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum. günlerimi harcamadığım, yaşadığım bilincini kaybetmemek istiyorum mümkünse. günlerin illa ki ilerlemesi gerekmiyor, ki bu şaşırdığımız bir durgunluk hali. arada sıkıntı dalgaları geliyor elbet, ama bu akımlarla çocukluktan beri uğraştığımdan çok takılmıyorum.

böyle olunca daha gerçekten anlatılabileceklerle buhran sonucu fışkıranlar arasında bir ayrışma oluyor belki de (normal insan işleyişi). ales'e bile girdim, gıkım çıkmadı aferin. sinemaya gitmek bile adımlardan biri, yeni şeyler denemek ya da. içimden de geliyor, bir zorlama yok. zaten yılbaşına kadar yurtdışından, yurtiçinden ziyaretler de olacak. bence aralık ayı da oraya buraya, geçer. belki kar yağar, işler tatil olur (çocuk duası) belli mi olur? (bak aralık ayı nasıl geçere kafa yormaya başladı bu satırda, kaydı geri al)

başbakan bir insan var, bağırıyor sürekli, arada ona canım sıkılıyor, yerel seçime kadar bağırmaya devam edecek belli ki. goebbels taktiği uyguluyor sık sık ve cidden etkili oluyor. şaşırıyor insan (insan gerçekten hayret ediyor - a. gül) weber bugünler için ne derdi acaba? bir ülkenin gündeminin tek adamın psikolojisiyle açıklanıyor ve kabul etmek istemesem de belirleniyor olması sinirimi oynatıyor. rüyamda gördüm adamı bir kere, kendisine bir büyük rakı uzatıyordum.

bir de cemrik şu harika şarkıyı ve klibi post eyledi bugün, nasıl güzel bir doğa olayıdır bu böyle, zarif, uçucu olup yine de karında yoğunluk yaratabilen cinsten, parmak uçları ve bu klip arasında bir bağlantı var:


13 Kasım 2013 Çarşamba

hoppala

ooo sıkıntının nesnesini kaybetmek çok can sıkıcı. düşünüyorsun ve iç sıkıntına neden olan mevzuyu bir türlü bulamıyorsun.

yaklaşık yarım saat önce iyi hissediyordum, sonra ne oldu bilmiyorum, gerçekten yarım saati kafamda yeniden oynattığımda elle tutulur hiçbir şey bulamıyorum. düşüncelerimde de bulamıyorum. ve fakat bir anda, belki havadan dolayı, belki de sudan, bir anda yoğun bir eve gitme isteği, yoğun bir takım istekler cereyan etti. anlamak mümkün değil. böyle olunca insanın aklına l'ennui geliyor elbet. ama bu l'ennui mevzunun işyerinin ortasında gelip çatması mümkün değil. bu nedir şimdi sevgili biliminsanları? lütfen açıklayın. dalga geçerek kafasına basmak suretiyle tepesine çıkmaya çalışıyorum, jaluzileri doksan derece yapıyorum, akşam ne yesem acaba, ne yemek yapsam (mı?) gibi zevk odaklı sorular soruyorum, lakin çıkamıyorum bu işten. bir bulun, buldurun.

kamusal

fazlasıyla kamusal bir alanda işlev gösterdiğinde ilginç reflekslere sürüklenebiliyor insan. diğer blogda yazdığım şeylere bakıyorum, pek de mutlu olmuyorum bu durumdan. zira geyik yaşını az buçuk geçmiş miyiz ne? ve yazıyı kişisel ve kapalı olandan kurtaracağım derken, fazla öteye savrulabiliyorsun. neyse, orası çok tutmayacak galiba, ama en azından kısa süreliğine de olsa bir değişiklik oldu. "iç ses" diye bir şey varsa, burası daha yakın. ama iç ses tekil değil, muhtemelen çoklu ve bir kısmı da oraya yansıyabilir, belki bir tür polifoni olur. bakhtin'i hatırlarsak hiçbir ses izole değildir ve tekilliği tartışmalıdır değil mi? dolayısıyla burada da elbette kamusal var, ama oradakine nazaran daha bir yakın, ve belki de ideal olana ha?

12 Kasım 2013 Salı

tekelik müessesesi

ahanda, hadi bakalım, sırf daha az sıkıcı kişisel detay barındıran, sosyal hayatla daha barışık yazıların sayısı artsın diye yeni blog açtım, gittim facebook'ta paylaştım, buraya yazmaya devam edip düzgünce olan yazıları oraya postalayacağım, baktım kastırıyor, kaparım iki güne gibi de planlarım var:

http://latifeteke.blogspot.com/

ales'e girmek

bu kadar zaman sonra ales'e girecek olmak bende mide burkulmaları ve iç öğürtülerine sebep olmakta. lise disiplininin o klostrofobik, çatık kaşlı günlerini hatırlatıyor. pazar sabahı saat bilmem kaçta kalkıp yollara koyulmak nedir? 3 saat boyunca bir mekanda tıkılı kal, tuvalete gitme, sigara içme ve ev anahtarlarını bile yanına alma diyen, hücre cezasını sınav formuna sokmuş bir ösym bu. eve nasıl gireceğiz len? kamusal hayatın her noktasında bir ailenin parçası olmamız, bir yedeğimizin olması mı bekleniyor bizden? çözüm olarak anahtarı bizim bahçeye gömmeyi düşünüyorum. şu yazıyı yazarken sınava girmekten vazgeçiyorum ve verdiğim parayı ösym'nin şeytani emellerine heba edesim geliyor.

hele hele sınava çalışasım hiç yok. matematikte formül namına herhalde hiçbir şeye yakın bir hafızayla seyrettiğim şu yaşlılık günlerinde sosyal bilimci ve edebiyatçı bir insan olarak TM soruları yapmam bekleniyor. hahaha.(burada küfür vardı, sildim)

neyse.

bizim lise yıllarımızda dahi sınavlaşan hayatlar söz konusuydu. ben bir yıllık bir depresyon süreci yaşadım ama çoğunluk bunu iki yıla yaymıştı. şimdi kuzenlerimden gördüğüm kadarıyla çok daha erkenden başlıyor. kabus gibi bir şey bu ya. sınava girmeyip hazır sarıyer'e kadar da gitmişken rumelihisarı'nda bir kahvaltı yapayım diyebilirim. türkiye'de doktoraya başvurmayı ales protestosu sebebiyle gündemimden tamamen çıkarabilirim. her şey pazar sabahki psikolojime bağlı. 

10 Kasım 2013 Pazar

nasıl yapmalı?

acaba adaletsizlik mi yaptım? sorusu aklıma takıldı. ama şu durumda başka bir seçenek de göremiyorum. bazen bazı insanların bizi "kötü bir insan" olarak biliyor olmalarına karşı yapacak bir şey yok. perspektifler türlü türlü ve iletişimsizlik gerekiyorsa eğer, izlenimler sonsuza dek donup kalıyorlar.

8 Kasım 2013 Cuma

mutlu insanlar


-beni davet ettiğiniz için çok çok çok teşekkür ederim, ne güzel böyle doğumgünleri kutlamanız. herkes ne kadar da mutluydu öyle!

(işyerindeki bir doğumgünü kutlaması sonrası yeni çalışanın teşekkür konuşmasından)

aslında yeni çalışanları doğumgünlerine davet etmiyoruz, ama seni çok sevdiğimiz için davet edelim dedik. 

burası mutlu çalışanlarıyla mutlu bir aile olan mutlu bir işyeri. bunu fark etmiş olduğuna çok sevindik.
 
(bu beni kötü bir insan mı yapar? adlı iç monolog serisinden)

6 Kasım 2013 Çarşamba

antlers

sanki su altı, hatta suyun altına üstünden yansıyan sarı/turuncu ışık. su altında gözlerini açtığında gördüğün fluluk ya da sarı/turuncuya dair her şey. yakınlığın pusunu barındırıyor. ben nerede biterim, o nerede başlar, ayrımların karıştığı noktada bir turunculuk var. dünyaya aynı gözlerden baktığınıza inanıp gözlerini yumduğun anda bu melodiyi duyabilirsin.


4 Kasım 2013 Pazartesi

daha derin

daha derine gidemeyeceğim bir süre, yoksa yine fotosentez yapıp ölürüm diye korkuyorum. elimizdeki hayat verileri buysa eğer, yeter sıçarlar diyerekten elde olanın faydasını görmemiz gerek gerçekçiliğine kendimi aşk ediyorum.

hem parasal hem de depresif mevzulardan ötürü kendimi ev/çay bahçesi/çıkmacalar ve dans etmeli bir eksene hapsetmiş durumda görüyorum. buradan bakınca sorun yok güya, ama nerede sinema, nerede yazmak, nerede sergi? hani fransızca kursu? kağıt oynamayı bile bıraktık, hale bak.

bakıyorum da, lan 2009'dan bu yana az çok, biraz biraz, az biraz, depresyondaymışım. bu ne? niye kendimi bildim bileli bir melankoli söz konusu? bunu hak etmek için ne yaptım sevgili genlerim? hele dışarıdan bakınca aSLa depresif demeyeceğin bir insanken, neden ama neden iç dünyamda bir kuyu barındırıyorum?

umut söz konusu oldukça sorun yok. umut alanlarımızı "başka türlü bir hayat mümkün" diyen her türlü sanat ve sepete ve dahi fikriyata yönlendirdiğimiz zaman umut filizleri yavaş yavaş kaşındırmaya başlıyor deri altından. ruh sağlığı için oluşlar kadar bir önemli olan şey de ihtimaller.

buna bir engel, iş dünyası ve işte geçirilen en azından bir 8 saat evet. fakat ne yapayım? antidepresan alıp başka bir insan mı olayım? eskisi gibi kendimi bir takım illegal şeylerin denek hayvanına mı çevireyim? maslow'un merdivenini tırmanamadık, kendimizi "gerçekleştiremedik," ne yapalım?

örgütlü olamadım, bireysellik bir taş gibi boynumda asılı kaldı. bari onun hakkını verelim değil mi? bari bari, içeriden az buçuk değiştirmeye çalışalım. bir "intimacy," bir içkinlik söylemi tutturmuşsun, oluyor, olmuyor, oldu mu da kazara oluyor. bari yoluna barikat kurma değil mi? bir yerlerde, birileriyle yan yana dur ki ihtimaller gerçekleşsin.

yeri geldiğinde ve beri geldiğinde her türlü meşguliyeti yerin dibine sokan ben, yüceltme konusunda niye bu kadar tereddütlüyüm? yapacak çok şey var, hayat insanlarla ve muhabbetle güzelleşiyor ve bunun peşinden koşmanın sakıncası nedir? depresyonumdan roman çıkmayacağı da kesinleşti artık.

aaaaaaaaa!

başlangıç

yıllar sonra başlangıç noktasına geri döndük. rutinin başlangıcı. daha da derine, derine gidelim.

ya bish

money trees is the perfect place to shadin'


30 Ekim 2013 Çarşamba

akınca diyalektik

insan dünya ile nasıl ilişkilenir? bu işin bir diyalektiği varsa en sade bir derinlikle gülten akın söylemiş:

"ben ikinci dünya savaşı'nı gördüm
ve 90'lara geldiğimiz zaman bile
ben bu yaşamın daha güzel olabileceğine dair bir takım umutlar besledim.
bakın yaşam nedir ?
yaşam gerçektir, yaşam düştür.
o ikisi bir açıyı taşısalar da yaşam bu ikisi birlikteyken ancak yaşamdır.
o ikisini birbirine yaklaştıracak şey de umuttur.
bu umut kaybolduğu, gerçekle düşün arası çok açıldığı zaman tam bir trajedi oluşuyor.
insan yaşamında, ilişkilerinde, dünya ile insan arasında bir bölünme, parçalanma oluşuyor.
ve şiddet buradan çıkıyor.
düş'ün yaşama dönüşebileceği umudu olmadığı zaman bu şizofrenik bir bölünmeye sebep oluyor.
işte dünyanın ve insanların sorunu bence burada."

deli kız

ne güzel yazmışsın gülten akın:

Sana büyük caddelerin birinde rastlasam
Elimi uzatsam tutsam götürsem
Gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
Anlasan

Elimi uzatsam tutamasam
Olanca sevgimi yalnızlığımı
Düşünsem hayır düşünmesem
Senin hiç haberin olmasa
Senin hiç haberin olmaz ki
Başlar biter kendi kendine o türkü

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Bulutlar uçuşur geceleyin
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli

Yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
Böcekler gibi başlamalı yeniden
Bu Allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
Yan garipliğine yürek yan
Gitti giden

Deli Kızın Türküsü II

29 Ekim 2013 Salı

öp ve ağla

chelsea wolfe karanlıkta şarkı söyleyebiliyor. karanlık bir fonda grinin ve kırmızının tonlarıyla oynuyor, yerlerini değiştiriyor, beynimdeki pusun üzerine nefesini üflüyor. chelsea'nin kendisi gibi 3 arkadaşı var. o üflerken etrafı kolaçan ediyorlar. cadıları avlıyorlar, cinlerle konuşuyorlar, evlerden ırak ne varsa, hepsini üflemesi için chelsea'nin bohçasına atıyorlar. chelsea'nin ilk sorduğu soru şu: how can you live with yourself?

ormanda bir evim var benim. arada chelsea misafirliğe geliyor. hasbıhal ediyoruz. bitki çayları içiyoruz. saçlarımı onun gibi siyaha boyamamı salık veriyor. ekibin dördüncüsü olarak beni de derinliklere götürmek istiyor. sevgili chelsea beni her ziyaret ettiğinde, bir beyaz saçım daha oluyor.

how can you live with yourself?

sonra şehirde, bodrum katında bir evim var kiraya verdiğim. içerisinde iki sevgili yaşıyor. adamın sesi yorgun, her gün kadınla konuşuyor. kadın başkalarıyla, gün batımıyla, uzaklarla. you look me in the eye directly, you make me.

bir pisliğin içerisinde yuvarlanıp gidiyorlar. onlara özeniyorum. night/day, i dream of making love to you now baby. the mess we're in.

rüyalarımda ise su altında yaşıyorum. o hani, kimseye anlatamadığın şey neyse, onun içerisinde debeleniyorum. kafamı suyun üzerine hafifçe çıkartıp, bir nefes alıp şeye geri dönüyorum.

ben zerk etmeyi biliyorum. kimsenin zerk etmediği şeyleri zerk etmiş bulunuyorum. kimsenin zerk etmediği şeyleri zerk edebilmek hoşuma gidiyor. kimsenin girmediği o şeyin içerisine girmek hoşuma gidiyor. suyun üstündeki günışığı göz bebeklerimi bıçak gibi kesiyor. günün mantığı, yürüyüşlerin ritmi, aklın salimliği kesiyor, şah damarıma küçük bir iğne batırıyor. benimse ağzımdan göz bebeklerim fırlıyor. su altındayım. kimsenin zerk edemediği şeyleri onların yerine, onlar için ben yutuyorum. petrolle zehirlenmiş, kanı görmüş organik bir bulamaçım. bir kulağımdan giren balıklar, diğerinden çıkıyor. bir put gibi duruyorum suyun altında. krizler, depremler, trajediler. ben yerimden oynamıyorum. stoik.

sana tavsiyem: öp ve ağla. bunu yaparsan en sonunda yanıma gelirsin. ama ilk önce ıslanman, sırıl sıklam olman gerekiyor.

24 Ekim 2013 Perşembe

bu 10 gün

bu 10 günde edindiğim bir sakinlik var.

"eğer sen rekabet etmezsen kimse seninle rekabet edemez." bu sakinliğe sebep olan cümlelerden bir tanesi. ben bu cümleyi kendimce uyarladım. rekabet kelimesini "kendilikle" değiştirdiğinde, "eğer birisi için, bir ideal ya da bir kurgu için 'bir şey' olmaya çalışmazsan, hep kendin kalırsın ya da yavaş yavaş o sana sirayet eder" cümlesini elde edebilirsin.

küçük ama yeni bir kapı açtı benim için. dünyaya olan etkini, dünya üzerinde bıraktığın izi görmenin önemini kavradım. soyut bir üretici olmaktan somut üreticiliğe doğru dönüşümü ucundan 3 gün süresince yaşadım. aslında ve bazen istemeye istemeye tüketici konumunda yaşadığın hayatın seni somut üretkenlikten bu derece koparıyor olmasının ruhta açtığı boşluğu fark ettim. tam "bu" hayata alıştırırken kendimi, işyerindeki bazı şeyleri yavaş yavaş kabullenirken, "herkese eşit davranmak" kavramı kafamı meşgul etmeye başladı. dilden başlayan iktidar kurma sürecinde, bir insanın yaşını ve mesleğini sormamanın önemini, bir mekanı ve bir işi paylaşarak, yaşarayarak sosyalleşmenin, güzel muhabbetin önemini gördüm biraz da.

bol bol kitap okudum, güzel kitaplar okudum. üstüne zeytin topladım, defne esansı çıkarmaya yardım ettim, fesleğen ayıkladım, içi pişemeyen bir ekmek yaptım. en azından insanın evine, yemeğine ve hatta dahi tuvaletine vakit ayırmasının, kendi varoluşunun, nefes alışının çevre üzerindeki etkisini kavramasına yol açtığına, bunun da kendi varoluşunun biraz olsun ayırdına varması için önemli olduğuna kanaat getirdim hatta.

hepimiz çalışıyoruz, ediyoruz vesair. kaplar çok önemli evet, insanın içerisinde bulunduğu kap. ama bir yandan da "kendiliğini" bir direniş gibi değil, bir oluş olarak koruması kaba farklı bakabilmesini sağlıyor kişinin. "ne yapıldığı" önemli soru, "ne olunduğundan" ziyade. bu yüzden akşamlarını nasıl değerlendirdiğin önemli. çok klişe, ama gerçek, soba başında kitap okuyarak geçirdiğin akşamlarda zaman daha yavaş akıyor ve o yavaş zaman çok değerli, oradan bir sakinlik de çıkıyor sanki.

11 Ekim 2013 Cuma

10 gün

10 gün yok muyum? bence yokum. tatilde miyim? bence öyle. kalp atışlarımı yavaşlatıp dönücem.

9 Ekim 2013 Çarşamba

egzama

minicik de bir egzamam olmuş, nurtopu. bu kadar sıkılırsam, olacağı bu, diy mi?

6 Ekim 2013 Pazar

mutluluk

edip cansever'in dediği gibi "mutluluğun bir bütün olduğunu... umudun bir bütün olduğunu..."
bir tutum mutluluk. hayata karşı değil, birlikte. bunu "biliyorum" mesela. yaşayamasam da, bir şekilde biliyorum. yaşayamadığım için kızıyorum kendime, değerini bilmediğim için, rahat olduğum için, aslında o kadar da zor olmadığı için.

şeylerle gelmiyor mutluluk, bir şeye ulaşınca gelmiyor, bir "oluş" hali. ama sanki ve nedense ve umarım öyle değildir, bunları biliyorum da, bunları bildiğim yerden geri dönüş yolundayım artık, geri dönüyorum, köşeye çekiliyorum, önümden aksın diye, şeyler, amaçlar, insanlar, her şey, her nesne. çok uzun süredir böyle. galiba böyle kalacak. bu fikirle barışmaya çalışıyorum. bir izleyici olma fikriyle, ucundan katılıp geri dönme fikriyle, bir partide köşede gülümseyen insan olma fikriyle.

belki de "herkeslik" halleri budur, herkes kendi hayatının öznesi olmaktan uzak hissediyordur kendini. dağınık hissediyordur, parçalı hissediyordur, aynı anda sahnede ve köşede hissediyordur, adet yerini bulsun diye yaptığı şeylerle çevrili hissediyordur, vesaire.

gideceğim otobüsü kaçırmışım da, hedefe değil, otobüse binmeye odaklanıp, nereye gittiğini bilmediğim bir başkasına binmişim gibi, gibi. öylesine gidiyorum, gibi gibi. bir de bu şarkı, tabii:

4 Ekim 2013 Cuma

aaaa

havadan mı, sudan mı bilinmez, ölücem sıkıntıdan. iş var, sıkıntı da var.

işin sonu

bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

bir iki arkadaşımın işlerinin sergilendiği sergiler devam ediyor mesela, mesela benim oluşması için çalıştığım bir sergi söz konusu şu an, sonra ücretsiz girebildiğim bir film festivali var, sonra cumartesi gününe güzel bir konsere bir davetiye var, sonra bilmem başka kimsenin nişanının bol içkili kutlaması var, uzun zamandır gelmesini beklediğim bir film vizyonda, yapmam gereken ev alışverişleri var, çeviri geliyor, reddediyorum, izlenmeyi bekleyen tonlarca film ve okunmayı bekleyen tonlarca kitap ve dergi var, oraya buraya çağıranlar var, o var, bu var.

hiçbirini yapasım ve gidesim yok. bunlara eşlik eden bir depresyon da söz konusu değil. sadece yapasım yok. tv bile açmıyorum, dizi izleyemiyorum, kimseyi aramıyorum. sadece müzik dinliyorum -aynı grupları dinleyip duruyorum, yeni müzik keşfetmeye de üşeniyorum- çok arada tvit saçmalıyorum ve sigara içiyorum. öyle özel yemek yiyeyim, hali falan da yok. kahvaltı yapıyorum eve gelince. bu nedir çözemedim, hakikaten düşünüyorum ve çözemiyorum. zira gündelik hayatın akışında yalnızlaştığımı hissetsem de rahatsız değilim bu durumdan. korkutmaya başladı hafiften. çaba gösteresim yok ama hiçbir şey için, içimden gelmesini bekliyorum, lakin gelmiyor. hava da soğudu zaten. çok tuhaf oldu bu durum çünkü daha önce böylesi bir dönemim olmamış galiba. depresyon dehlizleri oldu elbet, ama bu farklı. gerçekten iyiyim bir yandan. eve gelmeyi seviyorum falan. işteyken fenalıklar geliyor, eve geliniyor, yemek yeniyor, müzik açılıyor, internette geziniliyor, oyun oynanıyor.

peki bu durum ne kadar devam edebilir? bir sonraki yaza kadar etmemesini umuyoruz. ama bir insan nasıl film seçmeye ve koymaya üşenir de 1 saat boyunca soğukta yürümeye üşenmez. bu ne yaman çelişki anne? bak korktum cidden. bayram gelsin, kırılma yaşansın.

3 Ekim 2013 Perşembe

aşağılara aşağılara

hava içimizi aşağılara aşağılara çekiyor. bir kısım ise direniyor. az kaldı, yere paraleliz.

1 Ekim 2013 Salı

yağmura rağmen

yağmura rağmen, mümkünse boğazımdan hafif yakarak geçecek, aynı şekilde sayın damarlardan kolun o kısmını soğutarak saygıyla geçecek sıvılara ihtiyaç var. bunun cevabı kola! damarlarıma sakarin ve aspartam basıyorum, mutluyum çocuklar. kahkalar atasım var.

sayın ve saygın kelimeleriyle işin ritüalistik kısmına vurgu yapabilmişimdir umarım. kolayı araya sokarak da sağlıklı yaşamın patetik (acınası?) hallerine gönderme yaptım. bu cümleleri içerecek (kesinlikle deprosyonlu değil) bir yazıya başlayasım var. deprosyon kelimesi işin koyuluğuna, içinden çıkılmazlığına, o haldeyken sıklıkla bedeni örten yorganın varlığına daha bir vurgulu işaret etmiyor mu? deprosyon.

böyle hafif saçmalamalı, özel-referanslı konuşmalar yapmaya başlayınca karşındaki insanın surat ifadesi komik oluyor. bir sempatisi yoksa garipser (tuhafsar?) yok seviyorsa (bence geri döner) anlamak için gözlerinin içine dalacakmış gibi, hafiftan yalvarır şekilde, ama beni de burada yalnız bıraktın, der biçimde bakar (nereye düştüm ben ifadesi). ve böyle ayrıntılara bayılıyorum. saçmalama mevzuundan karşıdakinin göz ifadesinin (göz ifadesi diye bir şeyden bahsedebilir miyiz? bence ederiz) girdiği hallere kayabilir muhabbet burada. böyle akışkanlıklar da güzel.

ve işte bu yazıyı yazarken -normalde bir kutu kolayı bitiremem, yarısına gelemem- muhabbet güzelse (kendi kendine muhabbet? allah artırsın) bitiyor o kola. rabbimin hikmeti.

yağmur

grouper dinliyorum, ses yok, hiçbir ses yok. loş ışık var, yağmur var, duvarlar var, masa var. sürekli izleyici konumundayım. içimde bir his var ama, neye denk geldiğini bulamıyorum bir türlü. tanımı nedir bilmiyorum. sanki bir his bulutunun içerisindeyim, sisli, flu. bu noktaya nasıl geldi işler bilmiyorum, depresif değil, kötü değil, iyi değil, belki biraz yağmurlu.

28 Eylül 2013 Cumartesi

o kitap

güzel bir kitap okumak istiyorum. şöyle "hah" dedirtsin, roman olabilir, denememsi olabilir. o kitabi arıyorum ve bulamıyorum. edebiyat tadı versin ama aslen içerisinde birkaç cümle olsun ki şöyle bir hafiften sarssın beni. berjerde ve çeşitli müzikler eşliğinde okumaya uygun olsun. öğlen tatillerini sabırsızlıkla bekleyeyim okumak için. bazen birkaç sayfasını okuyup sonra durma ihtiyacı hissedeyim, kitabı yavaşça kapayıp havalara bakayım biraz. evet diyeyim, böyle geldik ama yanlış etmişiz. derinlere insin lakin biraz yaşam sevinci versin. hangi kitaptır o kitap? aranıyor.

27 Eylül 2013 Cuma

.

ayaküstü tanışmıştık merhaba, merhaba diye. yaşasaydı, o beni hatırlamazdı ama olsun. ali diye ismini duyunca, lgbt komünitesinden diye, tanıyorum galiba, ah diye düşünüp sonra çözdüm kim olduğunu. eylemlerde gördüğüm birisiydi. arkadaşlarımın arkadaşı, onun arkadaşının arkadaşıydı.

sonra bugün bloğunu paylaştılar listemde birileri, onu okudum bütün gün. cinsiyet değişimi için ilk olduğu ameliyat olan göğüs aldırma operasyonunu, karşılaşacağı önyargı ve muhtemel travmadan çekindiği için gidemediği jinekoloğu ve en sonunda gittikten sonra rahimde kistin belirlenmesini, bu süreçten sonra başlayan ameliyat ve kemoterapi sürecini anlatmış. testesteron alması hep kemoterapi sonrasına ertelenmiş doktorlar tarafından. bunu ne kadar çok istediğini konudan her bahsedişinde anlamak mümkün. kendi olmak için yapmak istediği şeyin önüne engel olmuş hastalığı. ve o kadar güzel ifade etmiş ki kendini, çok etkilendim. 

ve ne kadar zor yaşadıkları dedim. sürekli önyargı bozup kendini anlatmak, anlatmamak, kimliğini tanımlamak durumunda kalmak, gündelik hayatta bunun muhakemesini sürekli yapmak zorunda olmak. bir yandan da bunun muhakemesini yapmayacağın bir yaşamı, bir ortak alanı genişletmek için uğraşmaya, benzer hislere sahip insanlarla bir araya gelip onlar için, onlarla üretmeye, duygudaşlık kurmaya devam etmek. 

öte taraftan ilmek ilmek örülen bir arkadaşlık ailesi oluşturmuş çevresinde. kendi ailesinden çok daha gerçek olmuşlar. şunu bir kez daha gördüm ki okurken, hayatı gerçek ve yaşanılır kılan kurulan bu ilişkiler, ali'nin tanımıyla "sevgi bağıyla bağlı olunan aile"nin genişliği. 

"tanıdığım" diyebileceğim birisi olmasa da ali'nin ölümü sonrasında onun anlattığı hikayeler üzerinden çıkarım yapmakta utandırıcı bir taraf var. yine de başka şeyleri de düşündürttüğü için bana, kendi hayatımla ilgili de bir şeyleri fark ettirdiği için yazasım var. şundan bir kez daha emin oldum bloğunu okuduktan sonra. yalnızlık iyi, güzel, bazen üretken olabilir. ama toplum ve yaşam bu kadar üzerine üzerine gelirken insanın, sevgi bağıyla bağlı olduğun bir ailenin olması kadar değerli şey az. ve hayrın yalnızca kendine dokunuyorsa da yazık, çok yazık. bu sevgi bağı diyeceğim bağlar ya var ya yok ve hiçbir toplumsal statü (iyi bir iş, konum, evlilik, ebeveynlik vesaire) kendiliğinden bunları barındırmıyor, barındıramaz. 

25 Eylül 2013 Çarşamba

gelinciklerden

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkca gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça

bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.

/edip cansever

minör minör anksiyete

gözünün içine bakmak mevzu anksiyeteye bağlanıyor. kendimi bildim bileli gün içerisinde gidip gelen bir anksiyete durumuyla uğraşıyorum. bu bir ölüm, kalım endişesinden ziyade farklı faktörlerle tetiklenen bir hal oluyor.

genel olarak o anda, orada olamama durumu, tanımlanamaz bir huzursuzluk ve bazen endişe hali. aşırı uyaranla tetiklenebiliyor bu özellikle ya da bir durum üzerine 100 farklı düşünce ürettikten sonra da olabiliyor. o düşünceler sebebiyle anın gerisinde kalınıyor. çok yorulduğumu hissediyorum bazen. bazen de insan etkileşimindeki bir detay, kendi durumum, her şey ama her şey boş anlarda bol düşünce üretmeye sebep olabiliyor. anksiyete döngüsü.

bu akşam çay bahçesinden eve yürüyorum. fulya'daki uzun binaların ışıkları göz alıyor, yüksek basınç var muhtemelen, egzoz dumanı zemini kaplıyor, hava karanlık, trafik yanımdan akıyor, gökyüzü şehrin ışıklarından yıldızsız. gri mi siyah mı belirsiz, müphem bir renkte. işte o an, dinlediğim müzik biosphere olmasına rağmen, yürüdüğüm kaldırımın darlığı, ışıkların göz alıcılığı, egzozun kokusu, her şey çok fazla geliyor, boğulacak gibi oluyorum. sesler fazla, ışıklar vahşi geliyor. eve geliyorum, ışığı kapatıyorum, yatağa yatıyorum ve kayaklıklarının köşesinde oturduğum, karşısında dalgalı bir deniz olan, rüzgarın estiği, yaprak hışırtılarının duyulduğu, toprağın ıslak olduğu, rüzgarlı ve bomboş, insansız, binasız bir yer düşlüyorum. sakinliyorum.

daha rahat, böyle gıldır gıcık şeylerden etkilenmeyen birisi olmak istiyorum bir süre.

bas

hafif patlak basları seviyorum. toprak içten kaynıyormuş, yavaş yavaş yarılıyormuş, bir serada bitkiler gece herkes uyurken köklerini derine salıyormuş da her taraf çatırdıyormuş hissi veriyor. o baslarda organik bir his var. karın bölgesine hitap ediyor doğrudan.

göz

gözlerinin içine çekinmeden bakabileceğin kaç kişi var hayatında?

24 Eylül 2013 Salı

blog?

aslında yeni bir blog açmam lazım. daha derli toplu, dış dünyayla ilgili ve "yaşam coşkusu" barındıran yazıları koyduğum. henüz yoklar ama istesem olurlar o yazılar. o bloğu da daha okunabileceği mecralarda paylaşmam durumunda değerlendirildiği fikriyle daha da derli toplu yazmaya teşvik edebilir beni. bunu yapmak lazım evet. burası günlük-yazı kıvamında gidiyor. bir itici güç yok daha iyi yazmaya teşvik edecek. (berjer etkisi, berjer berjer)

burayı biraz daha kişiselleştirebilirim böylece. iyice koyulturum, kaynatırım, suyunu aldırırım. içildiğinde mideye oturur, tok karnına günde 3 kez midemin ortasındaki karanlık. hafif baş dönmesi yaratabilir.

ayrıca yine cranes çalıyor, gerçekten delirmekten korkmaya başladım. bir de şimdi 20 yaşında cranes dinlemeye müsait psikolojideki halimin fotoğrafına bakıyorum. bir arkadaşım o fotoğrafın rüyasına kabus formatında girdiğini söylemişti. haklı mı haklı, ama fotoğrafı seviyorum. zaten narsist bir proje gibi duran bu blogda fotoğrafımı seviyorum açıklamarıyla çıkmaz sokaklara giriyorum, o lala.

ayrıca adrift nasıl koyu, nasıl pekmez kıvamında bir şarkıdır. üzerimize dökülmesi durumunda bir yatak fantazisine dönüşebilecek bir şarkı. huylandırıcı. gerçekten pek çok, pek çok isterdim konserlerine gitmeyi.

neyse uyuyayım, şiraze önemli şey.

23 Eylül 2013 Pazartesi

bir berjer

bir berjer nelere kadir dedirtecek kadar bir şeylere kadir olabilir mi? belki olabilir. belki ortamdaki değişiklikten hareketle bu sefer değişikliği dışarıdan içeriye doğru yaşamaya çalışırız. belki fon değişirse önünde duran da bir silkelenip kendine gelir. hazır böylesi huzur buldum, belki biraz yazı çizi bir şeyler yaparım der, belli mi olur. gerçi fonda cranes çalmaya devam ettikçe, mesela 24 saat boyunca cranes dinlediğim ihtimali üzerinden bir tarot falına bakarsak eğer sonucunda ölüm kartının ya da kılıç serisinden bir takım kartların çıktığını görebiliriz. bile bile, bile isteye, isteye ve bile yaptığımız bir şey bu. ama şimdilik berjer ve açık renkler. sonra reklamlar.


19 Eylül 2013 Perşembe

hup hop

bugün de biraz hasta olduk
işte de hoş olmayan bir konuşma gerçekleştirdik
acilen, acilen, acilen kaçış planı yapmam lazım


beden hastalandı
kontrolü bende değil

işte tek seçenekli bir soru soruldu
kontrolü bende değil

ama ev temizlendi
ve bunun kontrolü bende
aferin bana

17 Eylül 2013 Salı

durum saptaması

evet direndim, direndim, en sonunda teslim oldum. mini bir sonbahara giriş melankolisinden muzdarip olabilirim. pek bir insan göresim yok, pek bir aktivite yapasım yok, işe gelesim yok, evden çıkmayasım var. öyle konuştuğun zaman keyifsizliğimi sana yansıtacak değilim elbette, özellikle işte çaktırmama halinden devam ediyoruz, ama benimle bir şey yapılmak istendiği zaman nereye kaçacağımı şaşırıyorum. pek bir şey anlatasım yok, hiç konuşasım yok.

bu halde bir konfor var. hiçbir şey için gücümü aşan bir çaba göstermeyeceğim bir süre dedim, bana gelen bana gelsin, isterse çarpsın. vaktimi verimli değerlendirmeyeceğim, dedim. bu yüzden sabah akşam oyun oynama halindeyim. zaten boğazım da ağrıyor. şimdilik güzel böyle. gittiği kadar gitsin.

gayet iyi her şey, değerini bilmiyorsun! diyen iç sesi de bir süre susturdum. her şey gerçekten iyi ve her şey donsun, böyle kalsın.

16 Eylül 2013 Pazartesi

kendi kraş

evet bir modern zamanlar kurbanıyla daha karşı karşıyayız. kendi kraş adlı oyunun hayatımın ortasına yerleşip beni sevdiklerimden ayırdığı günlerdeyiz. bir tarafta müzik, bir tarafta sarı ışık ve oyun. hiçbir şey yapmayayım istiyorum. hiçbir şey. çocukluk ritüellerini geri çağırdım."life goes on with or without your consent."

9 Eylül 2013 Pazartesi

açılsın bienaller

bugünü özetlemek gerekirse: civilization and its discontents ya da nerec ve her discontents, olarak tanımlanabilirdi. yine spor vasıtasıyla bir sakinleme yaşadık, ama hoşnutsuzluklar baki.

ve bakıyorum da ömrümün önemli bir kısmınını yanlış yerdeymişim hissi içerisinde geçirmişim. ne yazık. bunun psikolojide bir açıklaması olmalı. işte o kitabı, beni bu konuda aydınlatacak olan o kitabı arıyorum. bazen çöller kadar düz, boş geliyor çevre. üzerinden her gün geçtiğim beton kaldırımlar susuzluğu hatırlatıyor. iş kıyafetleri içerisinde insanlar görüyorum, evi olan, hobileri olan insanlar tanıyorum. ve its discontents. her şeyden bana yansıyan bir sıkılma, bir bunalma, sıkışmışlığımı hatırlatma hali var bu aralar. l'ennui bunu iyi karşılıyor aslında. aidiyet hissinde bir takım eksiklikler söz konusu.

öte yandan how i met your mother'dan bir bölüm geliyor aklıma. barney her günden akılda kalıcı bir anı çıkarmak için bir gün bara at getiriyor, diğer gün başka bir atraksiyon yapıyor. amaç her günü unutulmaz kılmak. sonra bunun aslında işe yaramadığı, böyle planlayarak ve arka arkaya yapıldığında olayların akılda kalıcılıklarını yitirdiği sonucuna ulaşıyoruz.

bunun konuyla ilgisi şu. rutin çok tanımlanabilir gelse de kulağa, aslen olağanüstülüklerden de küçük rutinler çıkarmak mümkün. sanırım rutinin kendisi elbette bir uyaran tekrarından oluştuğu için biraz problem, ama problemin kendisi temelde rutinden kaynaklanmıyor belki de kişiden kaynaklanıyor vs vs. sıkıldım. bireye de bunu indirgemek değil. elbette modern hayat, metro, trafik, şehir, vızır vızır, ama bende bir tuhaflık olduğu da kesin.

işte böyle. yani bu hayatın bu şekilde devam edeceği düşüncesi çok kötü geliyor bazen. halbuki ortada büyük bir problem de yok. bunu daha önce de yazmıştım. sanki ulaşılması gereken muhteşem bir final epizotu, çıkılması gereken bir tepe, varılması gereken bir çizgi varmış gibi davranarak geçti ömür. zevk odaklı bir insan olageldim hep. bazı şeylerin bokunu çıkardım, her saat başına minik molalar yerleştirdim, fakat anın içerisinde, şu anda, burada olmayı bir başaramadım.

bir de bienal açılıyor. 2 yıl önceki bienal açılışı aklıma kazınmış. o zamanki ruh halimi, uğraştığım şeyleri hatırlıyorum. ve şimdiyi. o sıralar bir duygusal travma söz konusuydu. şimdi o da yok. düz, dümdüz, l'ennui, melankoli, bok ve püsür. beni bu cranesler mahvetti.

8 Eylül 2013 Pazar

yanlış empati

şimdi bu hükümet, "ustalık" dönemini olimpiyatlara ev sahipliği yapma hakkını kazanarak taçlandırmak istedi ya hani, sonra bir olmadı, 3 şehir arasından 2. olundu, 5. kazanma denemesi de boşa gitti falan. neyse.

olimpiyat şehirlerine organizasyonun uzun vadede getirdiği sosyal ve ekonomik yüklerden bahseden birçok yazı mevcut, zaten bu mevzuyu geçelim. olmadı, iyi ki de olmadı, engelliler için seferberlik halinde bir düzenleme yapmaları gerekiyordu kent çapında, olsaydı, bu düzenlemeyi yapmak zorunda kalacaklarından, o kısım iyi olacaktı.

ama bende bu durum farklı bir etki yarattı psikolojik olarak. hani sınıfta çok hırslı bir insan vardır ya da mesela dershanede. tepiniyordur, kendini paralıyordur, bir hedefi vardır, türkiye üçbinmilyonuncusu olmak istiyordur falan. sonra çalışır, didinir, gerektiğinde başkalarının hakkını yemek pahasına bir şeyler yapar. bir yandan da kendinden hep emindir. ve sonrasında olmaz. istediğini elde edeceği gün gelir ve o istediği olmaz. işte o zaman, o insana bakıp sana dokunmayan, hiç umursamadığın bir konuyla ilgili pek de saygı duymadığın bir amacın peşindeyken o, başarısız olunca bir acıma hissedersin. bütün süreci görmüşsündür, bir seyirci gibi uzaktan izlemişsindir, küçük vukuatlarını görüp onaylamamışsındır ama ne hali varsa görsün demek dışında başka diyeceğin de bir şey yoktur. fakat kötü bir başarısızlıktır bu, nedense hafiften rezil olmaya benzer. işte, bu olimpiyatları kaybetmeleri (onların, benim değil, istanbul'un da değil) bende bu örnektekine benzer hissiyatlar uyandırdı ufaktan. anlam veremediğin, televizyonda kendini rezil eden insanı izlerken kanalı çevirdiğin andakine benzer bir empati hali.

buna da özetle yanlış empati diyoruz.

diğeri de bu

sonbahar geliyor, değirmenler dönüyor, donmaya yüz tutacak sular, son kez çarklardan geçiyor ve immunity idm başlayıp ambient sonlanıyor. dün gece saat 12'de dans edelim kararı verilebiliyor, sabaha kadar sağa sola hareket ediliyor, açık hava, sarı, mor, kırmızı ışıklar ve akabinde aydınlanan gökyüzü hatırlanacak bir şeyler bırakıyor. bazen böyle şeyler insana iyi geliyor.


kusursuz

son dönem favori şarkım:

6 Eylül 2013 Cuma

omg

bu bloğa ne kadar yorgun olduğumla ilgili birçok sefer serzenişte bulunmuş idim. fakat, bu akşam, bir cuma akşamı ama, bu akşam, i-na-nıl-maz yorgunum. iş azalıyor dememe kalmadı ve delirdi son birkaç gündür. mahvetti, paraladı beni, ekrana bakmaktan gözlerim acıdı, göz kapakları kapanmayı unuttu. şu anda bile, sırf söyleneyim diye zar zor, üşenerek yazdığım şu yazının yer aldığı ekrandan bana yansıyan beyaz ışık gözlerimi transit geçip direkt nöronlarımı, amigdala bölgesini falan yakmakta.

bir de polis odtü'de. orada burada polis saldırısı varken, cuma akşamı çıkamadım tüh, iş de abardı diye hayıflanmanın da çok alemi yok zaten.

bu son günlerdeki içe dönük ve düşük halimin bir kısmından da sanırım gerçekten cranes sorumluymuş. bu aralar biralbümebirgrubatakveyalnızcaonudinle şiarı gereği slow dancing society'e geçtim, çünkü beynim daha fazlasını kaldırmıyor. bir anda sonbaharın henüz yeterince ortada olmayan pastel renkleri ortaya çıktı, yorgunluk peltelikle birbirine karıştı, odada kıvrılıp, olmayan peluş oyuncağıma sarılıp uyuyasım falan geldi. bu moddan devam etmem lazım, yoksa elimden bir kaza çıkacak, hakikaten de gidip bir kuyuya atacağım kendimi gibi gelmeye başlamıştı en son.

neyse hararet yaptı beynim.

5 Eylül 2013 Perşembe

bir tatil günü

bir tatil günü eski günleri yad edebilirim. güzel bir karar. eskisi gibi sessizliğime gömülebilirim. mış gibi, kendini kandırmak, güzel geliyor. forever young. bu cranes seansları kötü etkiledi beni. öze dönüş yaşatıyor, ama suçluymuş gibi dönüyorum öze, öze pis bir bakış atıyorum, o da hadi gelsene, hadi gelsene diyor, kendi yağımızda kavruluyoruz. bu iç savaş, beynin lobları arasındaki düello durumunu ne çok yaşadım. işe ne zor gittim. evi ne zor topladım. alışveriş ne zor yaptım. ama hepsini de yaptım. artık bir tatili hak ettim.

hazır sonbahar geliyor. bu ayı kitap okuma ayı ilan ediyorum. iyi geliyor bu aralar okumak. iş yoğunluğu biraz biraz azalırken nedense susasım geliyor. sanki o kadar eminim ki çoğu durumun tatmin etmeyeceğinden, tenezzül bile etmiyorum sanki. sahiciliğe olan inancımın kaybından değil, devamlılığa olan inancımın kaybından.

bu hallerimi kaldıracak kimse yok, dünyada yaşamıyor. kaldırmasın da zaten. içimde öyle bir kuyu var ki, bazen beni bile şaşırtıyor. o kuyuyu atlamadan bir devamlılık sağlanamaz. bense her seferinde oraya düşüyorum. artık ne bok benliği diyorlarsa buna. kristevalara, irigaraylara bağlanmasın da.

neyse perşembe oluyor. bütün bunlara aslında tek bir şarkı sebep oluyor ne komik. ama bugün etraf durulup yalınlıkla karşılaşınca, suyun üzerinde ne zor duruyorum, dedim sanki ve bütün bunlarda gelen sonbaharın etkisi var, biliyorum, dramatize ediyor muyum, etmeyi seviyor muyum, ben üretmeden bir bok olmayacak onu biliyorum, o bu şu bu, ne olursa olsun, neyi sahiplenirsem sahipleneyim, yetmeyecek, şu yazıyı yazmadıkça, olmayacak, bir şeyin büyüdüğünü, olgunlaştığını falan görmem lazım. ölüme karşı yapılmış narsist bir atak mıdır bu? (her şeyin için boşalsııın, boşalsııın)

herkesin bir kavgası varsa eğer, benim kavgam hiçbir zaman insanlarla olmadı, "kurdukları dünya" da değildi, o kadar dışsallaştıramadım, kendimden öteye atamadım, o dünya döndükçe, ben orada adım attıkça, ait olmanın mutluluğu bazen başka hiçbir şeye benzemedikçe, dış dünya canım, diyemedim. içinde oldum, birbirleriyle alakasız bir sürü arkadaşım oldu.

içte ise yalnızca yoğun bir istek gördüm. ve bunu karşılayacak hiçbir sahipliğin, bir nesnenin olmadığını neyse ki çok çok önce öğrendim. insanlarla ilgili değildi, ve evet insanlarla ilgili değil. sanki başka bir zamanda yaşama isteği gibiydi. hala karar veremiyorum, potansiyel insanlı durumlarda yalnız kalma isteğimden, tamamen rahat olamayacaksam, yakın olmayacaksa hiç olmasın düşüncemden utangaçlık mı, dışarı yansıttığı imajı kontrol etme isteği mi, yoksa içe dönüklük mü sorumlu. dışarıdan birisinin utangaç demekte zorlanacağı bir kişiyken, gösterilen sosyal performanslarla içe dönük yaşayış arasında uyumsuzluk bakiyken. ama şunu iyi biliyorum ki yalnızca biriyle açıklanacak bir durum yok. kendini yansıtma ve yaşama isteği de değil tam olarak ama. bilemiyorum.

bazen çok zor alışıyorum, değişikliğe gelemiyorum, bu hali de sevmiyorum, akışkan insanlar hoşuma gidiyor, bir tanıdıklık arayışı ama bundan sıkılma durumu içerisinde gidip geliyorum sanki. ev kurmaya çalışıp bir yandan bozuyorum.

neyse. hem tatil hem kitap planlarım var. kuyuya birkaç taş atalım. perşembe oldu, ayrıca gerçekten çok komik, bütün bunlardan yalnızca bir şarkı sorumlu, galiba drama kaçınılmaz:


3 Eylül 2013 Salı

pan.american

pan.american, loscil, biosphere, slow dancing society, beef terminal. bunların hepsinde her türlü aşırılığın üzerini törpüleyen bir dinginlik söz konusu. bulut gibi, sis gibi, yavaşça aydınlanan gökyüzü gibi, sabah mahmurluğu gibi, sessizlik gibi müzik. çoğunluğun dinlemekte zorlandığı bu müzikler bana iyi geliyor. şu an sırt kaslarım, bacaklarım, ayaklarım, ellerim ve parmak uçlarım ağrıyor. fonda pan.american çalıyor, bu uyuşma işte çok güzel.

kendine tepeden, yandan, sağdan ve soldan bir bakışın olmadığı, yalnızca bir pelte olarak var olduğun bu hali seviyorum. içten tetikleyen bir huzursuzluk, enerji yokken, enerji saçılıp geriye sadece artıklar kalmışkenki bu oluş hali çok hoşuma gidiyor. hoşuma bile gitmesine gerek yok, bir yargıda bulunmadan, duruyorum. sevgi, öfke, kırgınlık, heyecan yok. baslar var, atmosferik bir müzik var, bir devamlılık var, kendine dikkat çekmeden, arka fonda destek oluyor, kaplıyor, kapsıyor.

işte uyuşmak bu yüzden güzel. gündelik halime çok uzak ve olduğu zaman hiç gitmese diyorum bazen.

1 Eylül 2013 Pazar

öz yıkım

bir takım denklemler kurdum, açılar, psikolojik durum ve benzeri şeyler arasında.

mars and merkür mesela, akamayınca bir iğne ucuna dönüşüyorlar. duygular kendi kaplarında hareketli ve canlı, fakat iki kahverengi gözün arkasına hapsediliyorlar. yaşamın içerisinde, dilden bağımsız, hareketlerin içerisine özgür bırakıldıklarında, sonraki gün kalkılıp işe gidilip gidilmeyeceği bile belirsiz geliyor mesela. bu kadar basit bir açılımdan, bu kadar sade bir özgürlükten korkuyor satürnler, satürnlerimiz.

bana bakan, benimle konuşan, kök çakrasını alıp götüne sokuyormuş mesela. dün bu yorumu duydum. etkileyici ve mesafeli. aslen büyü yapıyorum. aslen bir saksıyım.

eskiden gerçekten bunlar bir 10'luk enjektörle çözülüyordu. orada bir deney sürüyordu. olay 1'likte bitmeden bitti. şimdi de yaş büyüdü ve deneylerin sonucunu hep beraber yaşıyoruz. içimizdeki küçük narsisti arada sırada solucanlarla besliyoruz.

bazen çok özlüyorum ayin kısmını. müziklerle üstünü kapamaya çalışıyorum. ama cranes - underwater dinledikçe bastırılmaya çalışılan enerjinin doğru akacağı, asıl akması gereken kanalın iyice idrakına varıyorum. oraya akıtmak ise... ne sen sor, ne ben söyleyeyim.

fakat biliyorum ki, bir zamanlar dendiği gibi, hiçbir zaman yetmeyecek. karanlıklar karanlık oldukça, derinlik bilinemeyecek.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

cranes - adrift ep

müziğin en tekinsiz, en karanlık, en akışkan, en büyüleyici suları cranes'in 1993 tarihli kısaçaları adrift'in içerisinde saklı.

adrift: aşkınlık, kan basıncının çok yükseldiği, boyun damarlarının belirginleştiği, kendinden dışarı çıkmak için bir yol aradığın
everywhere: akışkanlık, bir gece, bir otobanda, sürücü koltuğunda olmadığın, nerede biteceğini bilmediğin ve önemsemediğin bir yolculukta
underwater: karışma, bir yatakta ya da karanlık bir odada, varlığından emin olmadığın bir çift gözün parıltısı karşısında

ve sıradakiler, eylül basbayağı zifiri olacağa benzer:


underwater

i can make love to this song:


30 Ağustos 2013 Cuma

oy vey

dün inanılmazdı. bu şekilde sürekli çalışabilen insanlar var mıdır acaba? dün evet verimliydi, nefes almadan işler halloldu, umarım ki büyük bir hata çıkmayacak ama sapık yoğunluğun içerisinde günlerce devam eden insanlara baktığımda verimliliğin grafikte ani bir düşüş gösterdiğini görüyorum. yani eşşek gibi çalışırsan bile belli bir ortalama yakalabiliyorsun bence insanların genelini ele alırsak. aslında sorun deli gibi çalışmaktan öte, insanlarla sürekli uğraşarak çalışmak durumunda kalmak. STRES denilen, benim kişisel gelişim kitaplarının kötü adamı sandığım, ama aslen gerçek olduğunu birebir deneyimlediğim arkadaş yüzünden oluyor galiba.

neyse, bugün şu ana kadar tatil yapıyor olmamı bir mucize olarak nitelendiriyorum, akşam çağırılabilirim, ama o zamana kadar planlarım kabalcı'ya gidip karton, kağıt, püsür bir şeyler almak, sonracığıma defter kaplayacağım, philip glass'ın bir parçasını kendim çalmaya çalışacağım falan. böyle hayallerim var. yaş 12.

ayrıca max richter'in memoryhouse'unun dünya prömiyeri varmış ingiltere'de. orada olmayı ne çok isterdim. beni konser, park, bahçe, kitap, kırtasiye, piyano, müzik ve denizle donatınız.

25 Ağustos 2013 Pazar

ya bişi diyeceğim

hayat çok boktan bak cidden hehe. çok ilginç böyle olması, ama öyle. mutluluk, huzur anlarının bize "çarptığı" aralıklar dışında günler kendimize her şey yolunda, sakin corc diyerek, ağlayan bebeklere gösterilen oyuncak tadında dikkatimizi karadelikten başka yerlere çekme çalışmalarıyla geçiyor galba.

it's a wonderful life der black box the ergen.

Well you can bite the bullet
Breath in, breath out
Or be a victim all your life
Go window shopping
Save your money
Riches to rags overnight
It's a wonderful life

It's a wonderful life

You can join the family business
Serve behind the counter
Even have your name above the door
Join the order
Learn the handshake
You won't need protection anymore
It's a wonderful life

When you think it's over
You can look through your photos
Taken for prosperity and you'll find

Have an affair, get a new interest
Go into debt, go on the sick lists
Study at your leisure in your home
Get into shape, try to lose weight
Regain your confidence, control your fate
Victim of circumstance, look on the bright side
It's a wonderful life

It's a wonderful life
It's a wonderful life
It's a wonderful life

black box

nedense 10 yıl önceye ışınlanıp black box recorder dinlemeye başladım yine. o zamanlar bu kadar dönmemiştir. child psychology çalıyor. ve evet ergen ve evet evet, ama çok bir tınısı var yahu:

life is unfair, kill yourself or get over it.

ve tabii o zamanlar bu albümü dinlerken, ilginç bir orta sınıf eleştirisi barındırdığını da fark edememişim. life is unfair dostlar, kill yourselves or get over it.

black box recorder'ın yanında bir de çaycının marx'ın kapitali sanıp helal olsun dediği, aslen john lanchester'ın kitabı olan "capital"ı okuyorum. nedense bir england teması belirdi bu aralar hayatımda. black box'ın yanında oasis çalıyor çünkü, araya yanlışlıkla blonde redhead giriyor. girift elektronikleri, kaotik doom jazz'ları geride bıraktık, pop pop, rock rock takılıyoruz. ve eveeet, dünkü belle and sebastian konseriyle de mutluluk üçgenini tamamlıyoruz (diğer iki köşesi neydi bilmiyorum). bir de konsere gidicez diye benim yüzümden maslak ormanlarını koklayıp (parkorman) beşiktaş'a geri döndük. akşamdan kalmalığım bize kişi başı 25 telaya mal oldu. sanırım 100 yıl anlatılacak.

ayrıca o büyük tezcilerden. hehehe. (b.'den gündelik terminolojimize büyük katkı geldi)

haftasonundan fragmanlar.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

nasıl yani?

ciwan haco sonrası nasıl bu aklıma gelebilir? oldu ama, itunes sağolsun, bu da üniversite hazırlık, yeni bir şehir, bir yurt odası, kulaklıklar, ilk bağımsızlık denemeleri (bir de kidnapping an heiress vardı)

black box recorder - england made me
sanırım şarkılarla bir ömrün özeti hakkıyla verilebilir. duygusal hafıza yanıltmaz, yarı yolda bırakmaz, kan kardeşler hiçbir zaman ayrılmaaaz (cartel anı yaşadım yanlışlıkla)


ciwan haco'nun en sevdiğin şarkısı ne

ciwan haco'nun da bildiğim şarkısı bir elin parmaklarını geçmez. ama şu gidişatta birden aklıma bu geldi. van günlerinden. depremden dağılmış bir şehre, ortasından ikiye ayrılmış binalara bakarken arabada xeribi çalıyordu. müthiş naif, nehir gibi akan melodisi, yürek dağlayan sazıyla boğazda bir yumru.



yeni türkü'nün en sevdiğin şarkısı hangısı

hangısı, söyleyeyim. altındağ ilçesinde doğmuş, mamak tepelerini görmüş, samsun asfaltından her gün geçmiş, çinçin'de yanlışlıkla otobüsten inmiş, akşam güneşi altında gecekonduların camlarından yansıyan parlak ışığı, kar altındaki mamak tepesinin mütevazı güzelliğini görmüş bir ankaralı olarak elbette bir sonraki şarkı:

mfö'nün en sevdiğin şarkısı nekine

pop gecesi yapıyoruz, elbette özkan uğur farkıyla aşağıdaki. daha önce bu blogda 1000 kere belirttiğim üzere bu şarkı eşliğinde yolculuk yapılması gerekiyor. sabaha karşı denizli bir kasabaya arabada bazen çalarken varmak gerekiyor. bu tarz gereklilikleri mevcut. (dire straits gitarları pek bir güzel):



 güneş doğar, güneş batar ama insan uyumaz bazen, düşünür.

ajda pekkan'ın en sevdiğin şarkısı

evet, hele hele ajda pekkan'ı pek az dinlerim, az şarkısını bilirim, ama bildiklerim arasında (beni, beni bihterini ilhamıyla) en bir sevdiğim ise bu. (bir rus folk şarkısındanmış beste, ben de diyorum niye, kan çekiyor demek ki, stalingrad günlerimi hatırladım şimdi)


sezen aksu'nun en sevdiğin şarkısı

böyle bir muhabbet mevzu var mıdır bilmiyorum, sezen aksu'nun herkesin bildiği şarkılarını bilmek dışında özel bir dinleyiciliğim yok ama işte benimkisi (neden bu kadar yazdıysam) ayşegül aldinç, zeki müren yorumu değil, en çok bunu bunu (beni beni, bihterini), hele bir de sonbahardan görüntülerle:


acık

az biraz dursam da kafamı toplasam, ben bu işin içinden (literally and figuratively) nasıl çıkarım. öyle bir vakit yok, fakat sanki bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. böyle yuvarlanarak mı geçecek ömür? neyi ne için yaptığımın cevabını bir bilsem rahatlayacağım, ama bilmiyorum da. hedefsizlik kötü şey.

zevzeklik

z.: bence ben ender rastlanan bir gerizekalıyım.
c: neden ender?

keyifli

keyifli bir insan, keyifli bir müzik, keyifli bir mekan, keyifli bir işyeri, keyifli bir araba, keyifli bir şehir, keyifli bir protesto, keyifli bir ilişki vs. vs.
arkadaşlar bu keyif kabızlığı nedir? neden her hoşumuza giden şeyi TEK BİR KELİME ile bir de nesnelere can vererek, şiir yazmadığımız halde rabbimin canlı kılmamayı seçtiği şeyleri kişileştirerek yapıyoruz? niye?

c.y editorz lounge'dan bildirdi.

hahaha bir arkadaşım özeleştirinin getirdiği ahlaki üstünlük dedi
durduramıyorum, artık durumlara da uygulayalım ltf: ahlaki üstünlük qeyfi

20 Ağustos 2013 Salı

tam

tam şu anda depresyona girebilirdim, aslında koşullar çok uygun ama yoğunluktan dolayı giremiyorum hüühü. çeviri kusacağım.

18 Ağustos 2013 Pazar

23

ah
23 ve the dress bana hayatımın öyle bir dönemini anlatıyorlar ki, his olarak çok yoğun, yazmaya çalışsam bile anlatamam, eksik kalır.

büyük bir kaybın arifesinde gece yarısı sularında kulaklığımda yalnızca 3 şarkı dönüyordu. 23 ve the dress bunlardan ikisiydi. öylesi kalbim yarılmadı sonrasında.

sonra ilk defa havadaki pusta, binalara yansıyan sarı ışıkta bir titreşim olduğunun, gerçekten gördüğümüzün ve deneyimlediğimizin ötesinde bir eş zamanlılığın olduğunun, sezginin farkına vardığım bir dönemdi. 3 kişiydik, kağıt oynuyorduk, avarece dolanıyorduk ve ilerleyen günler bize ne getirecek bilmiyorduk. ama mesela havadaki ağırlık, doluluk ve umut yan yanaydı. içtiğimiz sigaralar, aldığımız maddeler bizi yormuyordu. aşık olunca zarar görmüyorduk. koşunca yorulmuyorduk.

kaybı bana yaşatan bu şarkılar, blonde redhead konserinde de uzun süre sonra ilk kez nefes almamı sağlamışlardı.

işte şimdi tekrar geliyormuş blonde redhead, midede hafiften bir sızı.




16 Ağustos 2013 Cuma

work and loneliness

o kadar diyim sana. ben bu hayatı ortasından kırarım (kendini gaza getirme denemeleri).

haftasonu

haftasonlarıma da el atıldı artıkın. kaçış yok. kaçış bir yere kadardı.

15 Ağustos 2013 Perşembe

internetsiz

internetsiz kaldım akşamları. yolda müzik yerine kitaba başladım. iş acayip yoğun. geri kalan zamanlarda koşarak boşluklar yaratmayla geçiyor ömür. çay bahçesi yaptım yine. vesaire vesaire.

karmama dönelim. karmam 7. evdeymiş, yuppi. ve bir de neptün ile karşıt açı halindeymiş. ve aynı zamanda chiron denilen gezegenle de kavuşumdaymış. bu şu demek, 7. ev meseleleriyle ilgili sınanacağım demek. sanki sınandım bayağı bir ama büyük konuşmayayım. doğruysa ne hoş, yanlışsa şaşırtıcı. görevimiz denge kurmakmış.

bu noktada tek desteğim kendime karşı hep dürüst olmakmış. yıllar önce o zaman "çıktığım" bir insanın dediği bir laf, o süreç sonunda bana kattığı en önemli şey oldu aslında: başkalarına ne kadar dürüst olduğun o kadar da önemli değil, önemli ve zor olan, insanın kendine karşı dürüst olması.

o zaman bunu anlamakta zorlanmıştım nedense. insan kendini nasıl kandırır diye. ama sonra hem kendimde hem de başkalarında kendini kandırmanın değişik boyutlarını gördüm. özellikle 7. ev mevzularında kendimi kandırmamam şartmış bu karmaya göre.

desteğim ve zorluğum ise akrepteki satürnmüş. sürekli yüzleşmeler, yüzleşmeler, yüzleşmeler. çay bahçelerini ne amaçla kullanıyorum acaba?

mesela yeni bir dürüstlük açısı yaratalım. cidden garip bir kontrol manyağının içimde yattığına kani oldum bu tatilde. teyzesiyle geçen saçma salak bir konuya üzülürken insan, ebeveynleri dahi onu güçsüz görmesin endişesi taşır mı? ne zaman bu hale geldim? üzüntü kontrol edilebilir, dışa vurulmaması gereken bir şey haline ne zaman geldi? üzüntünün her türlü bahsi ne zaman kendine acımak kategorisinden değerlendirilir oldu? vay bana, vaylar bana. kendi kendimi şaşırtmayı başardım. yanlış bir yola girmişim, çıkayım.

yoğun şekilde insanlarla vakit geçirememeden yakınan benin topluluktan kaçışlarında başka hangi mekanizmalar rol oynuyor acaba? (kendime laf soktum)

böyle böyle şeyler işte. hayat bunlarla geçecekmiş, geçmeliymiş. hayırlısı corc.

13 Ağustos 2013 Salı

tatil

tatilden döndüm. tatilin bitmesine beş kala hayatımda ilk defa daldım, çok güzeldi su altı. garip bir şekilde rahatladım bu tatilde biraz. unuttum işleri güçleri, çok çok hoşuma gitti. nasıl yaşamamız gerektiğiyle ilgili daha net fikirler edinmiş oldum. yaşadığımız yerin istanbul olmaması gerekiyor mesela.

bir de teyzem karmik nokta hesabı yaptı bana. haritamda akış rahat görünürken, zorlaştırılmış bir karma çıkmasın mı? hoş değil. hiç hoş değil.

neyse geldik, geldiğim için çok üzgünüm, hiç gelmek istemedim, gelmiş bulunduk.

8 Ağustos 2013 Perşembe

that it should be over, that life sucks

hayatımın bir kısmı, nöronlarımın bir kısmı, yaşam deneyimimin bir kısmı sosyal ortamlarda ben merkezde olmak üzere, dinamiklerin nasıl işlediğini anlamaya çalışmakla geçiyor galiba. bunu gönüllü yapıyorum ve genellikle bir gözlemci konumundan yapıyorum. insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduklarıyla ilgili genellemelere ve hatta kelimeyi doğru kullanarak, olgusal çıkarımlara varmaya giden bir izleme hali oluyor bu. durumlarla ve şeylerle, insanlarla aramda olduğundan çok daha anlık ve doğrudan ilişkiler kurulabiliyor. bir konserde kullanılan efektlere hayranlıkla bakabiliyorum. ama genel sorum sürekli nerede duruyorum ve ne oluyor, oluyor. self-consciousness'ın (doğru ya da yanlış saptamalarla) boku çıkıyor sürekli. kendimi insanların eline bırakmaktansa şeylerin eline bırakmayı tercih ediyorum çoğu zaman. ve çoğu zaman sosyal bir mekanizmada işler ve geçer akçe davranış kalıplarının neler olduğunu tanımlıyorum, ve hatta, lan bu kadar kolay mıydı, diyorum ama kendim bunları tatbik etmemeyi tercih ediyorum. yapamamaktan öte tercih etmiyorum gibi geliyor bana. cesaretsiz olduğumu düşünmüyorum insan ilişkileri konusunda, bazen şüphe etsem de bundan. ne istediğimi bildiğim sürece cesaret bir tartışma konusu olmaktan çıkıyor genelde.

bu akşam gerçekten birçok şey yapabilirdim ve hiçbirini yapmadım. bu sosyalleşmeye dair, insan tanımaya dair, cinselliğe dair bir çıkarım değil sadece. genel olarak "farklı yaşayabilirdim." bilinçli bir tercihle, yabancılaşma anlarının korkusuyla hiçbir suya sabuna dokunmadım. ve hep ama hep böyle yapıyorum. hep ama hep en yakın dostlarım, bana gelen, benim gitmediğim, bizzat bana gelen insanlardan oluştular. hep durdum ve baktım, hiç kovalamadım. ve sanırım beni bütün bunları tatbik etmekten alıkoyan yabancılaşmadan çekinmem, korkmam. bu çok ilginç ve bunu çözemedim. insanlara gitmek, insanları fark edip gitmek, bence yapılabilecek en güzel şeylerden.

aşinalık bende çok fazla kapıyı aralıyor. aşina olmak bir o kadar zor benim için. çok fazla insana ve nesneye yabancı muamelesi yapabilirmişim gibi geliyor bazen. bu ev tutkusu, bu sınırlarını belirleme arzusu nereden geliyor acaba?

30 yaşındayım ve daha önce de birçok kez belirttiğim üzere elimde hiçbir şey yok. bir hayat kurmak istesem, beni de alın, beni de bayramlarda gezdirin ve hasta olduğumda çorba getirenim, soranlara çok şükür diyecek bir hayatım olsun desem bunu karşılayacak param da yok. bu yapılabilirdi, bunun olması için olağan akışta hiçbir engel yoktu, ama sanki içimden birileri göğsümde bir kısmı dağlayacaktı bunları yapsaydım. (içimden birileri:) sanki çok zor gelecekti. sanki, mesela avukat olsaydım, ölecektim.

şimdi öyle geliyor. ama sonra başka bir açıdan bakıyorum, ve yalnızca alışkanlık diyorum.

hiçkimseden ilk anda hoşlanmadım (aşk manasında), uzun uzun konuşmadan ya da gözlemlemeden tutulmadım. bu da bunun bir devamı. ve beni böyle yapan "normal" olan mıdır, yoksa bu davranış kalıbıyla çeperlere mi itiliyorum bilmiyorum. ama çok zor bana her şey acık. "tough cookie."

ama bu iş de sanıldığı kadar sıkıcı değil. tanıdığımı sandığım insanları gözlemledikçe , yeni şeyler keşfedip şaşırıyorum. arkadaş, aile fark etmez. keşfetmek baki.

6 Ağustos 2013 Salı

görmeler

insan görmelerin bir kısmını atlattık ama tatil yapacağım diye bir bedel ödemem gerekiyordu elbette. bir bıktım, bunaldım, çok iş var, nasıl yetişecek bir fikrim de yok.

1 Ağustos 2013 Perşembe

zaman talebi

bir haftada daha fazla iş günü olsun isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi. ama bu hafta mümkünse bir gün eklensin, sonraki haftalardan düşülsün, biz de işimizi bitirelim.

bayram sonrasına kadar bir maratona giriyorum. bayram sonrası hayatımı yolculuklardan, ekstalardan temizleyip eylül sonuna kadar ayrı bir maratona giriyorum. sonra çıkıyorum. (umuyorum)

mesela yarın paralel etkinliklerin son günü, sonracığıma kitabın tasarımı için sayfaları hazır etmek gerekiyor, sonra bir video işi var, sonra bir de çeviri var elimde, sonra cuma akşam önce teyzemle yemek yiyorum, sonra ZA ekibi ülkemizi ziyaret ediyor, sonra cumartesi günü plaja gidelim deniyor, sonra pazar günü konser var, sonra pazartesi iş ve voleybol var, sonra salı günü iş ve akşam boş, bavul hazırlamak için son çağrı, sonra çarşamba günü arife, yarım iş, geri kalanı konser var, sonra perşembe uçak var, sonra diğer pazartesi geri dönüyorum. aman aman hiçbir şeyden de geri kalmıyorum. ama insan görmek ve zevklerden ödün vermeden bunların hepsini halledebiliyor muyum? bakalım, görelim.

bunları, iş yoğunluğundan söylenmeyi, zorla tatil yapmak için verdiğim çabayı, konser peşinde geri kalmama isteğimi utanarak yazmam gerekirdi. haftalardır foruma gitmedim, gidemedim. bugün yine gazlanmak, yine tazyiklenmek söz konusuydu çünkü. bunların iki adım ötesi hep gaz hep toz hep bulut ve ortasında baloncuk yaşamlar.

27 Temmuz 2013 Cumartesi

bir de

twitter'da düşünmeye başlayıp burada devam ediyorum. gerçekten de şu yaşıma kadar hamileliğin güzel mi yoksa çirkin mi olduğuna dair bir soru, düşünce aklımdan dahi geçmedi. bunun estetik olarak değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. çirkin diyen adamla ilgili haberleri de okuyunca, "bana mı seslendin?" tepkisi verdim. gerçekten uzaylı gibi hissediyorum kendimi bu konuda. ama aile planlamasına katkıda bulunacaksa tekrar değerlendirebiliriz hoho.

adalet

burası öyle bir memleket ki yaşam hakkına saygı, adalet, eşitlik gibi değerlerin evrenselliği üzerine çok söz söyleniyor ama her daim istisna olan kural haline geliyor. burası münferitlerin ülkesi, istisnalar aslında kaideyi oluşturuyor. burada ölmek kolay, bazılarına daha da kolay.

adalet varmış gibi hakkımızı aradığımız durumların bir kısmında tutturuyoruz, çoğu kez de adaletsizliğin kılıfı yine hukukla uyduruluyor.

utanmasalar gezi parkı'nı bile münferit olarak değerlendireceklerdi ama onun yerine katılımcıları ve oradaki hareketi "en öteki" yapma, şeytanileştirme yoluna gittiler. münferit artık komik kaçacaktı çünkü.

ama çoğu kez münferit işe yarıyor. sistematik ihlallerin, hukuğun işlememesinin yaygın, hayatımızın en merkezinde, en ortasında olduğu durumlar söylemde sürekli yunanistan'a öteleniyor. bunların kapladıkları geniş alanın, gündelik hayatımızda bile yaşayarak gördüğümüz kaosun ismi istisna. işler zar zor yolunda gittiğinde, "toplumsal vicdan" denilen nanenin tatmin olduğu durumları bir hakimin adalet anlayışına, bir savcının cesaretine, bir mücadelecinin inatçılığına bağlamamız da bu yüzden. adaletin işlediği durumların bizim tarafımızdan şaşkınlıkla karşılanıyor olması sadece acıklı. ama dilimizden düşmüyor da bu adalet.

biri yazmıştı twitter'da. adaletin yok olduğunu kabul edersek, bu sefer onlar sahipleniyor diye. gerçekten de adalete dair inanç ve beklenti sahiplenilmediği, halihazırda hukuk sistemi denilen şeyin hiçbir zaman buna muktedir olmadığı kabulüyle ilerlendiği zaman meşruiyet kaybı kaçınılmaz. oyunu hukuk hem varmış gibi hem de yokmuş gibi oynamak gerekiyor. ama bu bir ölüm kalım oyunu bazıları için, bazıları için de bir haysiyet oyunu. pek şakası yok.

gerçek

iddialı bir başlık. kişisel hikayemizi sürekli güçlülüğe doğru evrildiğimiz gibi neredeyse teleolojik bir noktadan mı kuruyoruz hep? insan gittikçe, büyüdükçe, yaşlandıkça hep daha mı güçlenir? yaşlıların "çocuklaşması," insanların "duygusal bir dönemde" olması olarak açıklanan "kırılgan haller" bunun tam tersine işaret ediyor. ama nedense, bende de hikayemi öyle kurgulama eğilimi var sanki. daha güçlenmek değilse bile, eskiden baş edemediğim durumlarla bazen daha iyi baş edebildiğimi düşünme ya da artık kırılgan olduğum durumları da eskiden var olduğunu sandığım savunma mekanizmalarınının güçsüzlüğüne bağlama var.

bunu biraz kurcalamak istiyorum nedense. duvarlanma diye tabir etmek istediğim bir şey var. bugün konuştuğum bir insan da "duvarlanmışlardan" gibi geldi bana. sanki o eskiden onda var olduğu izlenimine kapıldığım açıklık ve naif nokta, artık ne yaşamışsa, bir daha ulaşılamayacak şekilde derinlere gitmiş gibi. bunun ismi güçlenme midir? güçlenme de bir kısmı galiba, ama kafam karışık. insanın bir özü olmasa bile, "kendiliğinden" gelen bir takım eğilimleri olduğunu kabul edersek böylesi bir güçlenme tam o naif nokta dediğim eğilimi yadsımıyor mu? insanın o kendiliğindenliklerini içerecek bir güçlenme mümkün değil mi?

şöyle bir "inancım" var diyelim. kişi kendi kendisine dürüst olduğu sürece, kendisini çok farklı çevrelere, durumlara maruz bırakıp oradan kendi "gerçeğine" dokunarak çıkabildiğinde güçlenebiliyor. yüzleşme kelimesini nedense kullanmak istemiyorum burada. kendiyle yüzleşme, iki ayrı benlik, bir kurgusal bir de gerçek olan varmış gibi bir algı yaratıyor. yüzleşen benlik yüzleştiği benlikle kavgalı, halbuki bir keşif durumu da olabilir bu, bir genişleme söz konusu olabilir. (ya da yüzleştiği "gerçeği"ni değerlendiren hangi benlik peki, "fake" bir benlik kendi gerçeğini değerlendirebilir mi?)

yine de gerilimli hallerde, insanın "gerçeğini" kabul etmediği durumlardan çıkacak bir güçlülük - ya da toplumsal açıdan tam fonksiyonel birey olma durumu- ancak kırılgan bir güçlülük olabilir gibime geliyor nedense. işte bu da benim inancım.

26 Temmuz 2013 Cuma

ayrıca

memleket gündeminden koptum. bu aralar bir şey okuyacak akıl ve vakit çok kalmıyor. bunun bir sonucu, bu hamilelikle ilgili mevzuya yeteri kadar sinirlenemem ve eyleme gidememem oldu. ama eylemi de bir tuhaf bulduğumu belirtmeliyim. bu karna yastık koyma işi karikatür geldi biraz. ciddi anlamda mevzu kadın nefretiyse ondan da uzaklaşılıyor odakta gibi geldi. o sebeple yeterli heyecanı gösteremedim. yanlış mı ettim acaba?

bir de ilk defa ramazan pidesi almış oldum bu yıl. ayrıca iş yerinde içtiğim kahve sayısı sebebiyle "sert takıldığım" yorumu yapıldı, bir güldüm. uf içimdeki pis zevk odakları ne bulursa onun bokunu çıkarıyorlar çünkü. iç mihrakların kurbanıyım, kahve benim yeşilaycılığım diyemedim, dedirtmediler. uykum gelmiş benim. çenem düştü.

25 Temmuz 2013 Perşembe

aptallık

tek kalsam da yazmaya karar verdim. eğer buraya da yazmazsam filmlerde kimsenin yaşadığı ve dahi öldüğünden habersiz olduğu karakterlere dönüşeceğimden korkuyorum. bu biraz mecazi, insan az değil ama şurada yaşayan karakterin gerçek hayattaki karşılığı fonksiyonel olmayan bir birey olduğundan, yakınlar da uzak olduğundan, onu azıcık susturuyoruz. şu an seyrettiğim rotada öyle bir düzlük var ki dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabiliyor insan ufuk çizgisinin eğiminden. şu işler bitene kadar, ekimin sonuna kadar kendime birçok şeyi öteledim. mesela iş yapmak sorgulamadan önce gelmeli, yoksa yapamıyorum. evi toparlamak, evde oturup bir şeyler düşünüp kendimi dışarı atmalıyım halinden önce gelmeli, yoksa toparlayamıyorum. bir hayat kurmuşum da içinde geziniyormuşum gibi davranmam lazım. mesela eve gelip yemek yiyip oyun oynamak ve dizi izlemek konulu aktiviteler. insanların başından geçenleri dinlemeler. voleybola gitmeler. vesair vesairler, ekim ortasına kadar kendi hayatımda figüran gibi davranmam lazım.

zira beni doğal habitatıma bıraktığında bu blogdan hallice bir şeye dönüşüyorum. niye öyle oluyor, onu bak bilmiyorum.

şu anki halim çok çok çok acayip. acayip garipsedim şimdi. yıl 2004, kendi kafama göre takılıyorum, bir takım yardımlar eşliğinde. ve şu an gerçekten de orada hissettim. o an ne hissediyorsam, bu sefer sanki yardımsız, öyle hissettim. ve tırstım biraz. kaza gibi bir tamlık, uyuşuklukla birlikte geldi içime oturdu. belki de dinlediğim şarkıdan oldu. canım çekti bile denebilir. yıllar sonra bir kez olsun geri dönmek farz da, zamanı çok önemli. yine de, çüş neptün, başımı belaya sokma.



ve belki bu iyi bir şey. belki bu o zamanlar bana çok çok çok uzak gelen bir iç huzurunun gelip yerini bulmasıdır. iç huzurunun her türlüsünde bir tür salaklık var diye öğretilmiş nedense bizlere. öyle midir acaba? huzursuzlukta içine yerleşmiş, bir türlü çözemediğin ve/veya belki kendinle yüzleşmeyi gerektiren bir mevzu var, bu bir. ikincisi yabancılaşma var bazı bazı, bu da iki. yabancılaşmayla farkındalığın ilişkisi malum olsa da, bu ikiliyi alıp bulamaca çeviren de çok. çevirmemek de kolay değil mecidiyeköy viyadüklerinde, gayrettepe otobüslerinde. eve gelmek bir savaş çünkü. mesela metroda adamın ağzıma giren dirseğiyle karşılaştığımda iç huzuru yerini bir cangıl algısına bırakıyor. hayatta kalmak önemli oluyor.  -ama bu şarkıda çok pis bir şey var ben sana söyleyeyim. cheesy geldi başta, ama aslen karanlık iyi işlenmiş. 3. dakikadan itibaren olanlar hem hayra alamet değil hem eskiyi yad eden sound'lar, bu ise hiç hoş değil, neyse- özetle, iç huzurum büyümüş ben büyümesem de, en azından bugünlük büyümüş. ne zordu o zaman, çok çok zordu. (ve elbette iki gün sonra bunun aksi şeyler yazılsın) ama bir gün dönmek lazım. yalnızca bir günlüğüne, eskiyi öpüp koklamak lazım. gençlerin arasında oturan yaşlı gibi hissetmek lazım kendi çocuk-gençlik alışkanlıklarına karşı. sonra da boka benzediğini görüp ne kadar anlamsız bir şey yaptım ben diye hayıflanmak lazım heh. hikayeyi yazdım bile.

nerden nereye geldik yazıda. orta sınıf rutininden iç huzuruna doğru, hidayet yolunda.

bakınız, bir şarkıda notaların nasıl kullanıldığı kadar sessizliğin nasıl kullanıldığı da önemlidir nitekim.

anaa

la buralarda yalnız kaldım iyi mi, blog yazdığını bildiğim tek arkadaşım da bloğunu kapamış ya da taşımış. çok mu büyüdük ya bloğa izin yok mu artık?

24 Temmuz 2013 Çarşamba

plöp plöp

bugün hayvani bir gündü çalışma temposu olarak. sonracığıma çok sıcaktı. susuz kaldım, aç kaldım, trafik vardı, eve geldim deli bir başağrısıyla, bir yandan da burnum kanıyordu. hayat dedim, güzel dedim. o lala dedim, ilaç aldım, yemek yedim, kendime geldim.

sonracığıma biraz kendime gelince instagramdan ismi lazım değil bir arkadaşımızın tekne fotoğrafı paylaştığını, başka bir arkadaşımızın müzik dinlerken kendi bacaklarını çektiğini, bir başka arkadaşımızın ise doğadan görüntüler paylaştığını gözlemledim.

şunu yazarken başım ağrıdı, kısa keseyim. talebim bundan sonra ekranlara lütfen kötü şeyler yansıtalım. ricayedeceyim.