bütün bu gerçekçilik furyasının içerisinde yine de hayalperest olmayı ve akabinde hayal kırıklığı yaşamayı başarıyorum.
efferin bana.
28 Şubat 2013 Perşembe
27 Şubat 2013 Çarşamba
alarm
kokular ve tatların amigdala bölgesini uyardığını ve taaa eskilerden, hep eskilerden birilerini, bazı olayları bize hatırlattığını biliyoruz. işin ilginci, bu olayları hatırlarken ışık hızıyla aşık atacak şekilde bir "his" karşılıyor insanı. yani o insanın, o olayın, o nesnenin uyandırdığı his. bu garip his nereden geldi, ne ki bu, derken keşif süreci başlıyor. şu insanlayken, aa şu olayda şöyle hissetmiştim diyor insan ve en sonunda hissinin nesnesine ulaşıyor. bu sürecin bu sırayla işliyor olması şaşırtıyor beni. sanki bir anda ortalık dağılıyor da toparlamaya çalışıyor kişi. o his öyle kontrolsüz geliyor ki, en derinden sanki, gündelik hayatın akışına ters, gün içerisinde gerçekleştirdiğin eylemlerin ortasında bir kara delik. niye ben buradayım, niye bunu yapıyorum, sorularıyla da yakın arkadaş.
müzik de benzer işleve sahip ama daha yavaş, daha konvansiyonel yollar ve sekansla hatırlatıyor insana. bir müziği duyduğunda hisle düşünce birbiriyle yarışa giriyor, bazen biri kazanıyor, bazen öbürü.
ama alarmın bunlarla hiçbir ilgisi yok.
akşam biraz dinleneyim, karanlıkta uzanayım ama uyumayayım diye ayarladığım alarm, ben karanlıkta yatmayı bile başaramayınca ışıklı dünyamda beklenmedik bir etki yarattı çalınca. bir anda hayatımın boşluğunu, bomboşluğunu sesiyle yansıtan bir ayna işlevi kazanıverdi. bu alarm sesinin hayatıma girmesi, ilk önce çalar saatlerle, sonra da telefonlara türlü melodiler altında hep aynı işlevi görmesi söz konusu. o kadar inatçı ki fonksiyonu konusunda. alarmsız bir hayatın özlemiyle yaşayan bana, gün içerisinde ne kadar çok çalarsa o kadar o hayalin çok uzağında olduğumu hatırlatıyor. her türlü sessizliği ortasından ikiye ayırabilme kudretine sahip.
kocaman bir sahil hayal edelim. yavaş yavaş sahile vuran dalgaların sesinin eşliğinde, rüzgar tatlı tatlı karaya doğru esiyor. o insansız sahilin ortasında bir cep telefonu olsun ve alarmı çalmaya başlasın birden. kimse yok, ama o alarm görev bilinciyle çalmaya devam ediyor.
bu sahnenin bende uyandırdığı boşluk hissini anlatabilmem mümkün değil. insanlığa dair bir hikaye anlatıyor bu sahne kafamda. acıklı bir hikaye. o telefonla yer değiştirmek istiyorum. o telefon o sahilde ne kadar iğretiyse bu oturma odasında da ben o kadar iğretiyim belki de. ben sahile gideyim, o şehre, benim yerime gelsin, donuk eşyaların arasında çalmaya devam etsin istiyorum.
bu aralar "sakil" kelimesine de takmış durumdayım. bir şehrin çirkinliğini, bir yaşamın rutinliğini, insanın köleliğini hatırlatan ne kadar sembolik nesne ve görüntü varsa fotoğrafını çekme isteğiyle dolup taşıyorum.
mesela metroda sarar reklamı var bir tane billboardda. şu anda ilkbahar/yaz sezonunun yeni billboardu geldi. içerisinde corporate cennetinden fırlamış da yanlışlıkla bizim dünyamıza düşmüşler gibi duran iki tane manken var. bilmem ne kulübüne giderken yolda bunları keşfetmişler de, şöyle köşede durun da bir fotoğrafınızı çekelim demişler de, bunlar, yalnız fazla vaktimiz yok diyerek cevap verip lütfetmişler gibi duran bir hal var üzerlerinde. ve işte bu billboard sonbahar/kış sezonunu kapadı. ben henüz mevsimlerin değişkenliği, "mevsim" denilen mevhumun iyice dengesizleşmesi, bunun ruh halim üzerindeki etkileriyle uğraşırken bunlar gerçekten kışı kapamış durumdalar. mevsimler konusunda kendilerinden bu kadar emin olmaları sinirimi bozuyor. mevsimlerin saat gibi işlediği, her şeyin tıkırında olduğu, bol alarmlı bir dünyanın sakini onlar. ama her sabah o kadar haşır neşiriz ki kendileriyle rüyama girecek kıvama geldiler.
işte yaşamın sakilliğini anlatan nesnelerden bir örnek. bunlara takmış durumdayım nedense. emili, donat, berliner ve gözleme çeşitleriyle hakan pastanesi'nin menüsü de buna bir örnek olabilir. bir zamanlar yaşayıp yaşamadığı belli olmayan, muhtemelen gayrimüslim bir pastane sahibinin yarattığı ama sonra türlü değişimlere uğrayan yine de onun ismiyle anılan ama yanlış yazılmış tatlı isimleriyle hakan pastanesinin menüsü. emili diye bir tatlı var mesela, ama emili kimdir, nedir artık bunu bilemeyiz zaten. o tarih artık ulaşamayacağımız bir yerde, bizden çok uzakta. bunun bir hüznü olduğunu düşünebiliriz. ama emili olarak yazılması, bütün bunlara sarı, kırmızı bir renk seçiminin eşlik ediyor olması, harflerin yazımında osmanlı tuğralarını andıran bir üslubun benimsenmiş olması. işte bu da sakil. işte bunun adı depresyon. depresyonun saf hali.
ve benim şehirde kaçacak, dışarıda çay ve sigarayı aynı anda içecek yer bulamayıp bazen hakan pastanesi'nde sonlanan küçük turlarımın depresif köşesinde bu menü yer alıyor. şehirdeki yalnızlığın özeti çok daha şiirsel olmalıydı diye düşünüyor insan. ama bir zamanlar anadolu'da yer alan anadolu şehrinin de var olmadığını biliyoruz. gerçek, altuni sarının bok rengine selam çakan halidir. gerçek, sarı duvarlarda gizlidir.
müzik de benzer işleve sahip ama daha yavaş, daha konvansiyonel yollar ve sekansla hatırlatıyor insana. bir müziği duyduğunda hisle düşünce birbiriyle yarışa giriyor, bazen biri kazanıyor, bazen öbürü.
ama alarmın bunlarla hiçbir ilgisi yok.
akşam biraz dinleneyim, karanlıkta uzanayım ama uyumayayım diye ayarladığım alarm, ben karanlıkta yatmayı bile başaramayınca ışıklı dünyamda beklenmedik bir etki yarattı çalınca. bir anda hayatımın boşluğunu, bomboşluğunu sesiyle yansıtan bir ayna işlevi kazanıverdi. bu alarm sesinin hayatıma girmesi, ilk önce çalar saatlerle, sonra da telefonlara türlü melodiler altında hep aynı işlevi görmesi söz konusu. o kadar inatçı ki fonksiyonu konusunda. alarmsız bir hayatın özlemiyle yaşayan bana, gün içerisinde ne kadar çok çalarsa o kadar o hayalin çok uzağında olduğumu hatırlatıyor. her türlü sessizliği ortasından ikiye ayırabilme kudretine sahip.
kocaman bir sahil hayal edelim. yavaş yavaş sahile vuran dalgaların sesinin eşliğinde, rüzgar tatlı tatlı karaya doğru esiyor. o insansız sahilin ortasında bir cep telefonu olsun ve alarmı çalmaya başlasın birden. kimse yok, ama o alarm görev bilinciyle çalmaya devam ediyor.
bu sahnenin bende uyandırdığı boşluk hissini anlatabilmem mümkün değil. insanlığa dair bir hikaye anlatıyor bu sahne kafamda. acıklı bir hikaye. o telefonla yer değiştirmek istiyorum. o telefon o sahilde ne kadar iğretiyse bu oturma odasında da ben o kadar iğretiyim belki de. ben sahile gideyim, o şehre, benim yerime gelsin, donuk eşyaların arasında çalmaya devam etsin istiyorum.
bu aralar "sakil" kelimesine de takmış durumdayım. bir şehrin çirkinliğini, bir yaşamın rutinliğini, insanın köleliğini hatırlatan ne kadar sembolik nesne ve görüntü varsa fotoğrafını çekme isteğiyle dolup taşıyorum.
işte yaşamın sakilliğini anlatan nesnelerden bir örnek. bunlara takmış durumdayım nedense. emili, donat, berliner ve gözleme çeşitleriyle hakan pastanesi'nin menüsü de buna bir örnek olabilir. bir zamanlar yaşayıp yaşamadığı belli olmayan, muhtemelen gayrimüslim bir pastane sahibinin yarattığı ama sonra türlü değişimlere uğrayan yine de onun ismiyle anılan ama yanlış yazılmış tatlı isimleriyle hakan pastanesinin menüsü. emili diye bir tatlı var mesela, ama emili kimdir, nedir artık bunu bilemeyiz zaten. o tarih artık ulaşamayacağımız bir yerde, bizden çok uzakta. bunun bir hüznü olduğunu düşünebiliriz. ama emili olarak yazılması, bütün bunlara sarı, kırmızı bir renk seçiminin eşlik ediyor olması, harflerin yazımında osmanlı tuğralarını andıran bir üslubun benimsenmiş olması. işte bu da sakil. işte bunun adı depresyon. depresyonun saf hali.
ve benim şehirde kaçacak, dışarıda çay ve sigarayı aynı anda içecek yer bulamayıp bazen hakan pastanesi'nde sonlanan küçük turlarımın depresif köşesinde bu menü yer alıyor. şehirdeki yalnızlığın özeti çok daha şiirsel olmalıydı diye düşünüyor insan. ama bir zamanlar anadolu'da yer alan anadolu şehrinin de var olmadığını biliyoruz. gerçek, altuni sarının bok rengine selam çakan halidir. gerçek, sarı duvarlarda gizlidir.
26 Şubat 2013 Salı
hoh
ya gerçekten ne güzel olurdu asabiyetten sorumlu kısmını aldırabilsek beynimizin? yalnızca önümdeki 9 ay için böyle bir talebim var. pofuduk bir insan olmak istiyorum. iş hayatında etik yoksunluğu başlığı altına düşecek hiçbir konu başlığına da sinirlenmek istemiyorum. ah.
25 Şubat 2013 Pazartesi
şule'den seçmeler
"Kendimi içinde eritmek istediğim her hal eriyerek kaplamak istediğim şeyler oldu. Eriyerek kaybolmak, zaten kayıpta olanın işi değildir gibi geliyor bana. Önce eriyebilecek bir kütle olabilmek, eridiğinde bir işe yaramak lazım herhalde. Benim erimemden denizlere ne, o ancak diyebilir ki 'Boş verin ben bunu da temizleyebilirim, benim sonsuzumda bu ne ki.' İnsan kendini değerli bulmayınca kötü bir malzemeyi atıp atmama kararsızlığında kaldığı bir tencerenin önündeki haliye duruyor, bu elimdeki bir artış sağlar da tadı çok bozar mı, buna muhtaç mıyım diye düşündürtüyor." (Gürbüz, 66)
Ve bunu okuyunca, sordum kendime, önce kütle olabildim mi?
"Çünkü ben kendime benzemeyen bir ömür sürdüm. Bu ömür aslında bana, benim olamayışıma benzedi. Benim ömrüme benzese benim kabusum herhalde, terletirdi, suskunlaştırırdı, düşündürürdü, ağır ağır elimden kaçıp da kabusuma dönmeyeyim diye bana çok ağır hareket ettirirdi."(Gürbüz, 65)
İşte bunu okuyunca da içim cız etti, sonra sordum, kendime benzeyen bir ömür olabilir miydi ki? Böyle bir şey hiç mümkün oldu mu? Ben her gün işe giderken geçtiği sokakta ayda bir, yılda bir kendine rastlayan, şapkasını kaldırıp kendisine bir selam verip, geçip giden bir memura benziyorum daha çok. Gördüğümden de göreceğimden de emin değilim. Kendimi gerçekten gördüm mü, görseydim de bunu başkalarına söyler miydim, hele bundan hiç emin değilim. Görsem bile, yolda durmayıp işe gitmenin gerekliliğine daha çok kaniyim artık sanki.
Ve bunu okuyunca, sordum kendime, önce kütle olabildim mi?
"Çünkü ben kendime benzemeyen bir ömür sürdüm. Bu ömür aslında bana, benim olamayışıma benzedi. Benim ömrüme benzese benim kabusum herhalde, terletirdi, suskunlaştırırdı, düşündürürdü, ağır ağır elimden kaçıp da kabusuma dönmeyeyim diye bana çok ağır hareket ettirirdi."(Gürbüz, 65)
İşte bunu okuyunca da içim cız etti, sonra sordum, kendime benzeyen bir ömür olabilir miydi ki? Böyle bir şey hiç mümkün oldu mu? Ben her gün işe giderken geçtiği sokakta ayda bir, yılda bir kendine rastlayan, şapkasını kaldırıp kendisine bir selam verip, geçip giden bir memura benziyorum daha çok. Gördüğümden de göreceğimden de emin değilim. Kendimi gerçekten gördüm mü, görseydim de bunu başkalarına söyler miydim, hele bundan hiç emin değilim. Görsem bile, yolda durmayıp işe gitmenin gerekliliğine daha çok kaniyim artık sanki.
24 Şubat 2013 Pazar
günlüğün günlüğü
sevgili günlük,
bugün günlüğüme yazdım. günlüğüme yazarken hissettiklerimi sana günü gününe yazmaya çalışacağım, böylece kendi yazma eylemime, günlük yazma eylemiyle giriştiğim, kişisel tarihimi hafızama bağlı ama ondan yarı bağımsız bir şekilde yeniden oluşturma eylemime, bunun yanında kendi kendine karşı dürüst olma dediğimiz ne idüğü belirsiz çabaya ikinci bir bakış atacak, bu eylemlerin "sahiciliğini" sorgulayacak, yazmanın yazısını yazacağım.
yalnız geçmiş günlüklerime bakarak söylüyorum sevgili günlük, gerçekten de insan o an "sevgilisi" olan insanlardan daha az ama arkadaşlarından, gerekirse komşuları ve benzerinden daha çok bahsetmeli. bu da ileriki günlük yazı işlerimiz için not olsun. (buradan eğlenceli bir blög, ve onun mottosuna referans verelim: "erkeg cinsine ayırdığım vakti ilme ayırsa idim, şimdiye atomu parçalamıştım" deyu)
bunun yanısıra gerçekten çok acayip. korktum da okumaya ve hatta göz ucuyla okudum diyebiliriz günlüklerden seçmece sayfaları. o kadar "havadan" ve havai yazılar yazmışım ki, bazıları cidden çok yaratıcı hatta. şu anki hayatıma baktığımda bir hüzün kaplıyor. "zoraki gerçekçilik" denilen akıma teslim olmak zorunda kalmışım sanki. hayatta iş diye bir şeyin varlığı, para kazanmanın gerekliliği, kurmalar, döşemeler, boyamalar, taramalar falan, bunlar girmiş gündemime. eğer "her bi şeyleri geride bırakıp" bir yerlere kaçılacaksa bile bunun kararı üniversitede aynı kararı verirken kullanılan beynin ilgili bölümünden farklı bir bölümde alınacak sanki artık. devreler değişti ve birbirine girdi bir nevi. bir de bu aralar çalışmanın, fazla mesai yapmanın, daha fazla çeviri alarak daha fazla para kazanmanın, insanın hayatının bir yılını bir işe vakfedebilmesinin ne kadar gerekli, normal, harika, über olduğuna dair kendime yaptığım telkinlerin hemen akabinde bu yazıları görmek iyi gelmedi. garip olaylar söz konusu.
bugün günlüğüme yazdım. günlüğüme yazarken hissettiklerimi sana günü gününe yazmaya çalışacağım, böylece kendi yazma eylemime, günlük yazma eylemiyle giriştiğim, kişisel tarihimi hafızama bağlı ama ondan yarı bağımsız bir şekilde yeniden oluşturma eylemime, bunun yanında kendi kendine karşı dürüst olma dediğimiz ne idüğü belirsiz çabaya ikinci bir bakış atacak, bu eylemlerin "sahiciliğini" sorgulayacak, yazmanın yazısını yazacağım.
yalnız geçmiş günlüklerime bakarak söylüyorum sevgili günlük, gerçekten de insan o an "sevgilisi" olan insanlardan daha az ama arkadaşlarından, gerekirse komşuları ve benzerinden daha çok bahsetmeli. bu da ileriki günlük yazı işlerimiz için not olsun. (buradan eğlenceli bir blög, ve onun mottosuna referans verelim: "erkeg cinsine ayırdığım vakti ilme ayırsa idim, şimdiye atomu parçalamıştım" deyu)
bunun yanısıra gerçekten çok acayip. korktum da okumaya ve hatta göz ucuyla okudum diyebiliriz günlüklerden seçmece sayfaları. o kadar "havadan" ve havai yazılar yazmışım ki, bazıları cidden çok yaratıcı hatta. şu anki hayatıma baktığımda bir hüzün kaplıyor. "zoraki gerçekçilik" denilen akıma teslim olmak zorunda kalmışım sanki. hayatta iş diye bir şeyin varlığı, para kazanmanın gerekliliği, kurmalar, döşemeler, boyamalar, taramalar falan, bunlar girmiş gündemime. eğer "her bi şeyleri geride bırakıp" bir yerlere kaçılacaksa bile bunun kararı üniversitede aynı kararı verirken kullanılan beynin ilgili bölümünden farklı bir bölümde alınacak sanki artık. devreler değişti ve birbirine girdi bir nevi. bir de bu aralar çalışmanın, fazla mesai yapmanın, daha fazla çeviri alarak daha fazla para kazanmanın, insanın hayatının bir yılını bir işe vakfedebilmesinin ne kadar gerekli, normal, harika, über olduğuna dair kendime yaptığım telkinlerin hemen akabinde bu yazıları görmek iyi gelmedi. garip olaylar söz konusu.
23 Şubat 2013 Cumartesi
a playlist for ghosts
hayaletler için bir playlist hazırlamak istiyordum. şarkıları seçtim, sıralamak kaldı.
canına susayanlar, parkeleri yalamak isteyenler, karanlıkta oturmaktan rahatsız olmayanlar için, diyerek sunmayı düşünüyorum. oh lala psikopat. içerisinde kaboom karavan'dan kreng'e, rudi araphoe'dan elegi'ye bir takım karanlıklar olacak.
bugüne kadar bu nevi karanlık, şaibeli ve basbayağı rahatsız edici müziği seven çok insanla karşılaşmadım. karşılaştıklarım da zaten hayatı kalktım müzik, yattım müzik olan, ortak tanıdıkların değil yalnızca müziğin bizi tanıştırdığı insanlardı. genelde "indie" çevremde bu "damardan" şarkıları dinlemem biraz şaşkınlıkla karşılandı, çoğunluk mutlu, hüzünlü, elbette "insani" bir şeylere değen şarkılar dinliyordu. bundan daha anlaşılır bir şey de olamaz halihazırda. doom/death metal sevmek gibi de değil bu. insanı aksiyona da sokmuyor, kendini deşesini de getirmiyor veya kont da zannettirmiyor.
ve fakat varsa böyle bir tanımlama ben hep uzayın, boş sokakların, tekinsiz varlıkların müziğini sevegeldim. içinde huzurlu hissettim. şarkının ortasında nereden geldiği belli olmayan bir ses, bir uğultu beni mutlu etti. "musique concrete" mesela ya da olmayan dünyalara dair imkansız müzikler diyelim, iddialı bir tanımlama olsun. ya da biosphere, loscil, deathprod, ben frost ve her türlü drone/noise/ambient ile boşluğa gidip gelmeyi sevdim. bunların bazıları öyle ki müziği dinlerken hayal kurmaya çalışırsa insan ancak yıldızları, gezegenleri, karla kaplı kutbu, boş fabrikaları, denizin 200 metre altını falan canlandırabiliyor gözünde.
işte en azından bu damarlardan birinin playlisti yolda. bu güzel bir gelişme kendi adıma. bu aralar yapmaktan zevk aldığım tek üretken eylem bu olsa gerek.
canına susayanlar, parkeleri yalamak isteyenler, karanlıkta oturmaktan rahatsız olmayanlar için, diyerek sunmayı düşünüyorum. oh lala psikopat. içerisinde kaboom karavan'dan kreng'e, rudi araphoe'dan elegi'ye bir takım karanlıklar olacak.
bugüne kadar bu nevi karanlık, şaibeli ve basbayağı rahatsız edici müziği seven çok insanla karşılaşmadım. karşılaştıklarım da zaten hayatı kalktım müzik, yattım müzik olan, ortak tanıdıkların değil yalnızca müziğin bizi tanıştırdığı insanlardı. genelde "indie" çevremde bu "damardan" şarkıları dinlemem biraz şaşkınlıkla karşılandı, çoğunluk mutlu, hüzünlü, elbette "insani" bir şeylere değen şarkılar dinliyordu. bundan daha anlaşılır bir şey de olamaz halihazırda. doom/death metal sevmek gibi de değil bu. insanı aksiyona da sokmuyor, kendini deşesini de getirmiyor veya kont da zannettirmiyor.
ve fakat varsa böyle bir tanımlama ben hep uzayın, boş sokakların, tekinsiz varlıkların müziğini sevegeldim. içinde huzurlu hissettim. şarkının ortasında nereden geldiği belli olmayan bir ses, bir uğultu beni mutlu etti. "musique concrete" mesela ya da olmayan dünyalara dair imkansız müzikler diyelim, iddialı bir tanımlama olsun. ya da biosphere, loscil, deathprod, ben frost ve her türlü drone/noise/ambient ile boşluğa gidip gelmeyi sevdim. bunların bazıları öyle ki müziği dinlerken hayal kurmaya çalışırsa insan ancak yıldızları, gezegenleri, karla kaplı kutbu, boş fabrikaları, denizin 200 metre altını falan canlandırabiliyor gözünde.
işte en azından bu damarlardan birinin playlisti yolda. bu güzel bir gelişme kendi adıma. bu aralar yapmaktan zevk aldığım tek üretken eylem bu olsa gerek.
20 Şubat 2013 Çarşamba
kaçışlar
yevet. hayatımın önemli bir kısmını "kaçışlarda" geçirmiş olduğumu bir kez daha idrak etmenin derin huzuru içerisindeyim. ortaokuldan başlayarak büyük bir titizlikle uyguladığım stratejinin çöktüğü zamanlara şahit olmaktayız sayın seyirciler.
öğrenim hayatım boyunca grup psikolojisi ve benzeri tarafından şekillenen her türlü oluşumdan mümkün mertebe kaçmak suretiyle, tekil arkadaşlıklar edinerek ve dedikodu kazanı denilen merkezlere en uzak mesafeden seyretmek hasebiyle kendimi "hayatın ortasından" korumuş bulundum. yine de o dedikoduların önemli bir kısmından da haberdar oldum. o merkeze merhaba diyip yerime geçtim.
benzer şekillde (similarly) üniversitede yurtta kalmayı bırakarak üniversite dünyasını da "yarım" deneyimlemiş, mümkün mertebe tekil arkadaşlık trendime orada da devam etmiş bir kulunuzum.
iş hayatına yarım girerek ve akademik dünyadan da azıcık başımı çıkararak sürdürdüğüm bir yerde hem olma hem de olmama pratiğime bu aralar itibariyle son vermek durumunda kalmış bulunuyorum. bugüne kadar girdiğim her ortamda öncelikle "exit" yazan kapıyı bulup belleyip yoluma öyle devam ettim. her zaman bir b planı bulundurmak suretiyle (bu plan saçmasapan da olabilir) kendimi tüm bedenimi vakfedeceğim her türlü kurum/kuruluş ve yapılaşmadan uzak tuttum, fırsat buldukça dört parçaya bölündüm.
ama en sonunda iklim koşulları bana bir nanik çekti ve işte en sonunda aranızdayım. her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa. ne kadar korkarsan o kadar güzel yüzleşiyorsun.
"acı yok" şiarıyla çıktığım şu hayat yolunda birinci stratejim iş, uğraş ve zoraki sosyalleşmeler konusunda her türlü kaçış yolunu bulmaksa, ikinci şiarım ise ikili ilişkilerde kayıp yoktur konulu sempozyumda savunduğum üzere travmalar, katastroflar olmadığı sürece bir şeyi yaşadığımız için pişman olmamalıyız tezimdi. bir insanla ayrıldıysak bile çok şey yaşamış, birbirimizden öğrenmişidir, birbirimizi hırpaladıysak bile önemli olan son bir anlayışa varmaktır vs vs. yani öğrenilmiş bir şeyler varsa ya da iletişim iyi, kötü devam ediyorsa kazanım bakidir, dedik.
fakat bu aralar geçmişimle ilgili bir takım şüpheler de ikinci stratejimi sürücü koltuğundan etmeye çalışmaktalar. hala işlerliğini koruyan bir strateji olsa da, bu ikincisinin yıkılması demek benim yıkılmam demek a dostlar. bugüne kadar kurduğum vakıf, dernek ve odaların başkanlığından ayrılmam, ayvalık'a gidip organik tarım işine girmem demek. bunu kabul etmekte ciddi sıkıntılar yaşamaktayım. hala kendi mottomun doğruluğuna inanmakta, ama ya doğru değilse konulu ikircikli düşüncelere kapı kapayamamaktayım.
işte böyle. dil değişimi yaşayalım dedim. biraz eski enercik tarz gelsin, yoksa yakında blog ve ben yerleri yalayacağız.
öğrenim hayatım boyunca grup psikolojisi ve benzeri tarafından şekillenen her türlü oluşumdan mümkün mertebe kaçmak suretiyle, tekil arkadaşlıklar edinerek ve dedikodu kazanı denilen merkezlere en uzak mesafeden seyretmek hasebiyle kendimi "hayatın ortasından" korumuş bulundum. yine de o dedikoduların önemli bir kısmından da haberdar oldum. o merkeze merhaba diyip yerime geçtim.
benzer şekillde (similarly) üniversitede yurtta kalmayı bırakarak üniversite dünyasını da "yarım" deneyimlemiş, mümkün mertebe tekil arkadaşlık trendime orada da devam etmiş bir kulunuzum.
iş hayatına yarım girerek ve akademik dünyadan da azıcık başımı çıkararak sürdürdüğüm bir yerde hem olma hem de olmama pratiğime bu aralar itibariyle son vermek durumunda kalmış bulunuyorum. bugüne kadar girdiğim her ortamda öncelikle "exit" yazan kapıyı bulup belleyip yoluma öyle devam ettim. her zaman bir b planı bulundurmak suretiyle (bu plan saçmasapan da olabilir) kendimi tüm bedenimi vakfedeceğim her türlü kurum/kuruluş ve yapılaşmadan uzak tuttum, fırsat buldukça dört parçaya bölündüm.
ama en sonunda iklim koşulları bana bir nanik çekti ve işte en sonunda aranızdayım. her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa. ne kadar korkarsan o kadar güzel yüzleşiyorsun.
"acı yok" şiarıyla çıktığım şu hayat yolunda birinci stratejim iş, uğraş ve zoraki sosyalleşmeler konusunda her türlü kaçış yolunu bulmaksa, ikinci şiarım ise ikili ilişkilerde kayıp yoktur konulu sempozyumda savunduğum üzere travmalar, katastroflar olmadığı sürece bir şeyi yaşadığımız için pişman olmamalıyız tezimdi. bir insanla ayrıldıysak bile çok şey yaşamış, birbirimizden öğrenmişidir, birbirimizi hırpaladıysak bile önemli olan son bir anlayışa varmaktır vs vs. yani öğrenilmiş bir şeyler varsa ya da iletişim iyi, kötü devam ediyorsa kazanım bakidir, dedik.
fakat bu aralar geçmişimle ilgili bir takım şüpheler de ikinci stratejimi sürücü koltuğundan etmeye çalışmaktalar. hala işlerliğini koruyan bir strateji olsa da, bu ikincisinin yıkılması demek benim yıkılmam demek a dostlar. bugüne kadar kurduğum vakıf, dernek ve odaların başkanlığından ayrılmam, ayvalık'a gidip organik tarım işine girmem demek. bunu kabul etmekte ciddi sıkıntılar yaşamaktayım. hala kendi mottomun doğruluğuna inanmakta, ama ya doğru değilse konulu ikircikli düşüncelere kapı kapayamamaktayım.
işte böyle. dil değişimi yaşayalım dedim. biraz eski enercik tarz gelsin, yoksa yakında blog ve ben yerleri yalayacağız.
19 Şubat 2013 Salı
kalabalık
hastalıktan, yoğunluktan, duramamaktan, eski tesellilerin artık işe yaramamasından, sorumluluk almış olmaktan, iş takip ediyor olmaktan, sürekli bir şeyleri çeviriyor olmaktan ya da nedense neden, kafam kalabalık olunca bir paniktir başlıyor bende. ağaçlara kaçasım, şehirden acilen çıkasım, çay bahçelerinde saatlerce oturasım, yalnız kalasım, bir şeyler bir şeyler geliyor. yoksa kendimi kaybedecekmişim, yok olup gidecekmişim, katılaşıp bir daha esneyemeyecekmişim gibi bir his. yalnızlık çok sinmiş bana.
ama sonra bir albüm açıyorum, işler değişiyor. müzik bu yüzden sevilesi bir de işte. bu aralar da apparat bu görevi görüyor.
ama sonra bir albüm açıyorum, işler değişiyor. müzik bu yüzden sevilesi bir de işte. bu aralar da apparat bu görevi görüyor.
18 Şubat 2013 Pazartesi
17 Şubat 2013 Pazar
39.2
havale geçirmeye az kalmışken ateşin çeneme vurması da bir hoşuma gitti. farklı bir oluş haline geçiyor insan. çoook uzaklarda kalıyor yakında zannettiğin meseleler.
bu haftasonu eski zamanlardaki gibi kanepe üzerinde, yorgan altında, 3 kişi geçti. fena olmadı.
12 Şubat 2013 Salı
mesela
elektroniklerin üzerine serpilmiş trombon sesi, ne kadar sade olursan ol gel, ben seni her halinle seviyorum.
işte şehrin müziği budur bebek. batman istese bunun eşliğinde gothamın en yüksek binasının tepesinden pelerinini dalgalandırabilir. kimse de çıkıp ona bir şeycik diyemez.
işte şehrin müziği budur bebek. batman istese bunun eşliğinde gothamın en yüksek binasının tepesinden pelerinini dalgalandırabilir. kimse de çıkıp ona bir şeycik diyemez.
istek oyun
seninle ilgili tek bir isteğim var. bunu nasıl anlatırım bilemiyorum. ama şöyle bir sahne hayal ettim aramızda.
mesela ben yalnızca gülümsediğimde, dikkatini çekerim, dişlerimi göstermeden, burnumdan hafifçe nefes vererek, sanki en sonunda rahatlamışım ve huzura kavuşmuşum da biraz yorgunmuşum gibi gülümsediğimde, aslında sana bakarken rahatladığımı, ilk defa birine bakarken bir ayna değil de önümde uzanan bir yol görüyormuşçasına rahatladığımı belli eden bir şekilde, sanki senin ötene bakıyormuş gibi büyümüş göz bebekleri eşliğinde gülümsediğimde, istiyorum ki sen de sanki senden önce var olmuşum, senden sonra var olacakmışım, aslında benim senin hayatında bir zamanım yokmuş ve aslında hep oradaymışım gibi geri bak bana.
böyle bir oyunun altından kalkabilir miyiz sence?
mesela ben yalnızca gülümsediğimde, dikkatini çekerim, dişlerimi göstermeden, burnumdan hafifçe nefes vererek, sanki en sonunda rahatlamışım ve huzura kavuşmuşum da biraz yorgunmuşum gibi gülümsediğimde, aslında sana bakarken rahatladığımı, ilk defa birine bakarken bir ayna değil de önümde uzanan bir yol görüyormuşçasına rahatladığımı belli eden bir şekilde, sanki senin ötene bakıyormuş gibi büyümüş göz bebekleri eşliğinde gülümsediğimde, istiyorum ki sen de sanki senden önce var olmuşum, senden sonra var olacakmışım, aslında benim senin hayatında bir zamanım yokmuş ve aslında hep oradaymışım gibi geri bak bana.
böyle bir oyunun altından kalkabilir miyiz sence?
asılı
bir şeyi daha acayipsedim.
ilişkilerin başında, aşki anlamlandırmalar yüksekken - özellikle genç zamanlarda kolayca - edilen büyük sözler, laflar, eğer ilişki devam edip de iyice bir rutine binerse yerini ne kadar sade, sakin ve bazen sakil şeylere bırakabiliyorsa, böyle bir ilişkiden çıkarken ayrılmayalım temalı son büyük lafların tekrar kullanıma sokulması da bir o kadar ilginç. ama bu sefer o sözler sarf edeni ne kadar da kırılgan ve bazen patetik kılıyor, ne menem döngü.
hatta karşısındaki kulaklar duymadığı için midir, yoksa gerçekten yalnızca alışkanlıklarını koruma adına gireceği son harpte olduğundan mıdır bilinmez, o sözleri sarf eden sözlerine yabancılaşıyor bazen de.
gerçekten bazı kelimeler ancak duyacak kulaklar içindir. bunu düşünme pratiğimizde bir başlangıç noktası olarak kabul edebiliriz.
işte o son seferde, çoğunlukla sesler gideceği kulağı bulamıyor. işte ve işte, bütün bunlara şaşırıyorum aslen. kulağını bulamayan bütün o sözlere, aşk içi, aşk dışı, teker teker şaşırıyorum. havada asılı kalıp yavaşça yere süzülüyorlar sanki. sonra oluklardan mazgallara, oradan da kakafonik bir yeraltı dünyasına.
ama söylemeden geçemeyeceğim, arka fonda çalan eyyy apparat, sana da yaşa diyorum, yaşa emi.
11 Şubat 2013 Pazartesi
başvuru formu
bir eğilimin varlığıyla ilgili genelleme yapabilmemiz için bu durumun en az 10 gün devam ediyor olması ve belli izleklere uygun ilerliyor olması gerekiyor.
sen son günlerde genel olarak hissiz olduğunu, aslında hisli olduğunu ama hissinin bir nesnesi olmadığını, kendini de aynı şekilde hissinin ve dolayısıyla hayallerinin bir öznesi haline getiremediğini, sanki trans halinde belli duygu durumlarına girip çıktığını, genel olarak insanlığa karşı mesafeli hissettiğini ama en önemlisi bu durumdan zevk aldığını belirtmişsin. çalışmaktan da zevk aldığını eklemiş ve açıkçası bu durumu da biraz tuhaf bulduğunu belirtmeden geçememişsin.
yine aynı şekilde bu mesafeliliği vurgulayan ama kendi içerisinde yoğun olan yapılara bir ilgi duyduğunu not etmiş, buna örnek olarak da televizyondan gelen statik sesi vermişsin.
normalde senin gibi bireylere apatik reçetesi yazıp evlerine gönderiyoruz, bazen küntlükten şüphelendiğimiz olsa da bu durumu çok zorlayıcı bulup açıkçası pek uğraşasımız gelmediğinden yine eve yolluyoruz. ama sen kendi madde halinle ilgili şüphelerin olduğunu ve aslen asıl özleminin havaya karışmak ve düşünmemek, asla düşünmemek olduğunu vurgulu bir biçimde söyleyince bizim de orada bir durasımız geldi. bunu narsistik bir özlem olarak yorumladık. dünyadaki her şeyi kapsamak istediğine ve seni hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin, hiçbir zaman tatmin etmeyeceğine kanaat getirdik. bu durumda sana ne önerebiliriz onu da bilemedik. arada acaba dedik, güvenlik hissiyle ilgili bir sıkıntısı mı var, hiçbir surette güvende mi hissetmiyor bu insan. bir de terim uydurduk espriler eşliğinde: varoluşsal güvensizlik.
ama sonra kapı açıldı, yeni bir form geldi önümüze. işimiz çoktu. allah kurtarsın dedik, bitti.
sen son günlerde genel olarak hissiz olduğunu, aslında hisli olduğunu ama hissinin bir nesnesi olmadığını, kendini de aynı şekilde hissinin ve dolayısıyla hayallerinin bir öznesi haline getiremediğini, sanki trans halinde belli duygu durumlarına girip çıktığını, genel olarak insanlığa karşı mesafeli hissettiğini ama en önemlisi bu durumdan zevk aldığını belirtmişsin. çalışmaktan da zevk aldığını eklemiş ve açıkçası bu durumu da biraz tuhaf bulduğunu belirtmeden geçememişsin.
yine aynı şekilde bu mesafeliliği vurgulayan ama kendi içerisinde yoğun olan yapılara bir ilgi duyduğunu not etmiş, buna örnek olarak da televizyondan gelen statik sesi vermişsin.
normalde senin gibi bireylere apatik reçetesi yazıp evlerine gönderiyoruz, bazen küntlükten şüphelendiğimiz olsa da bu durumu çok zorlayıcı bulup açıkçası pek uğraşasımız gelmediğinden yine eve yolluyoruz. ama sen kendi madde halinle ilgili şüphelerin olduğunu ve aslen asıl özleminin havaya karışmak ve düşünmemek, asla düşünmemek olduğunu vurgulu bir biçimde söyleyince bizim de orada bir durasımız geldi. bunu narsistik bir özlem olarak yorumladık. dünyadaki her şeyi kapsamak istediğine ve seni hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin, hiçbir zaman tatmin etmeyeceğine kanaat getirdik. bu durumda sana ne önerebiliriz onu da bilemedik. arada acaba dedik, güvenlik hissiyle ilgili bir sıkıntısı mı var, hiçbir surette güvende mi hissetmiyor bu insan. bir de terim uydurduk espriler eşliğinde: varoluşsal güvensizlik.
ama sonra kapı açıldı, yeni bir form geldi önümüze. işimiz çoktu. allah kurtarsın dedik, bitti.
falling down
kollarımı iki yana açıp, hafiften kanat çırpıp şu gürültünün içinde süzülebilir miyim acaba? bu müziğe yansıyacak ışık sadece beyaz olabilir. gözleri kör edecek cinsten bir beyaz, pus içinde bir gri ya da belki araya karışacak soğuk bir mavi olabilir.
vücudunun yavaş yavaş ele geçirilip bir "bas" sesin içerisinde eridiğine tanık olabilirsin burada mesela. bir anda yer çekiminin geçersiz olduğu, yalnızca ve yalnızca tınıdan oluşan bir dünya. seni katılaştıran ve beden yapan her ne varsa frekansların arasında çözüldüğünü ve en sonunda, ve en sonunda karışabildiğini hissettiren gerçeklik. beyaz gürültü.
vücudunun yavaş yavaş ele geçirilip bir "bas" sesin içerisinde eridiğine tanık olabilirsin burada mesela. bir anda yer çekiminin geçersiz olduğu, yalnızca ve yalnızca tınıdan oluşan bir dünya. seni katılaştıran ve beden yapan her ne varsa frekansların arasında çözüldüğünü ve en sonunda, ve en sonunda karışabildiğini hissettiren gerçeklik. beyaz gürültü.
9 Şubat 2013 Cumartesi
yine yorgan
isteğim dışında yine fazla insanlı bir günler serisi oldu. iş sebepli, öylesine sebepli yoğun bir insana maruz kalma durumu oldu. ama en yakınlar yanımda olmayınca, çevredekilerin hepsi az çok tanıdık, arkadaş olsalar da acayip tek, yine arka fondaki bir aktör gibi hissediyorum kendimi. nefesim kesiliyormuş gibi geliyor. uzaklardakileri, çay bahçesi muhabbetlerini özlüyorum.
sonuç: yine yorgan, yine yorgan. sanki kafamı resetlemem gerekiyor. bu sebeple yarın yağmur yağsa da, dünyanın sonu gelse de, yıldız parkı'na bir yolculuk şart oldu. tam bir kalabalıklar içinde yalnız durumu, yürüyen bir klişeyim. (a walking cliche'yi böyle çevirelim)
neyse ki haftaya zeynepnilsu efekti olacak. biraz kendime gelirim.
sonuç: yine yorgan, yine yorgan. sanki kafamı resetlemem gerekiyor. bu sebeple yarın yağmur yağsa da, dünyanın sonu gelse de, yıldız parkı'na bir yolculuk şart oldu. tam bir kalabalıklar içinde yalnız durumu, yürüyen bir klişeyim. (a walking cliche'yi böyle çevirelim)
neyse ki haftaya zeynepnilsu efekti olacak. biraz kendime gelirim.
kozmik ulak
güven kıraç'ı gördüm geçen istiklal'de. ne zaman kendisini görsem ilginç şeyler oluyor hayatımda. kozmik bir ulak olduğuna inanıyorum.
8 Şubat 2013 Cuma
yumru v2.
beşiktaş'tan dikilitaş'a doğru eller cepte ve havanın değişkenliğine hayret ede ede yürürken bir cuma akşamı şehrin taksim dışında farklı bir yerinde kalabalık ve canlılık olması bir mutlu etti.
ama sonra bir yumru oturdu boğazıma, çıkmadı. eve gelip, bir duş alıp bir şey giymeden yorganın altına kıvrılasım geldi. sebebi haleti ruhiyem ne olmuş olabilir, düşündüm. hepsi uzak dertler gibi geldi.
sonra yeni mottom gereği yumruyu kurcalamadım, kendi kendine çıkardı zaten.
yalnızlık diyip geçtim.
ama sonra bir yumru oturdu boğazıma, çıkmadı. eve gelip, bir duş alıp bir şey giymeden yorganın altına kıvrılasım geldi. sebebi haleti ruhiyem ne olmuş olabilir, düşündüm. hepsi uzak dertler gibi geldi.
sonra yeni mottom gereği yumruyu kurcalamadım, kendi kendine çıkardı zaten.
yalnızlık diyip geçtim.
müldür müdür?
lale müldür'den cümle: "tabii o zamanlar annem babam vardı, şimdi geçmişe intikal ettiler."
şair perspektifi denen şey böyle olsa gerek.
şair perspektifi denen şey böyle olsa gerek.
re-bienal
şimdi toplantıdan çıktım.
hal, tavır etimden ve sütümden yararlanma konusunda ciddi bir heves olduğu yönünde. korktum.
hal, tavır etimden ve sütümden yararlanma konusunda ciddi bir heves olduğu yönünde. korktum.
7 Şubat 2013 Perşembe
3 Şubat 2013 Pazar
bugün hava güzel
bugün hava güzel, dedim ki hanıma, hadi kalk giyin de çıkalım biraz. bak cıvıl, cıvıl kuşlar ötüyor, dalları basmış erik ve kiraz.
o da bana, otur oturduğun yerde çevirini yap, dedi.
o da bana, otur oturduğun yerde çevirini yap, dedi.
2 Şubat 2013 Cumartesi
garip mi tuhaf mı
garip kelimesinde burukluk, tuhaf kelimesinde yargılama baskın. o yüzden bana daha uygun olan kelime her zaman ve her zaman garip.
bu akşam da çıkmak için çıktık. insan insan insan insan. insan üzerine düşünmeceler. ve ilginç, hiçkimse, ben de dahil olmak üzere nasıl göründüğünün, genelde nasıl algılandığının farkında değil ya da bunu kontrol edemiyor.
şu kadar insanları anlıyorum, çoğunluk fark etmeden bir göz kıpraşmasından sonuç çıkarıyorum diyen ben de değil farkında. bu farkında olmamalar güzel bir yanıyla. öteki türlü çekilmez olurdu herhalde. narsizm diye bir şey olmazdı, o kesin.
yine dediğim gibi, yine "gün geçtikçe bir şeyleri fark ediyormuşum" gibi hissettiren ama aslında olağan ve tam demlenmemiş bir gece. bir yere doğru genişlediğim yok, en fazla sabrediyorum. fark etmeyi bırakıp evde hissedeceğimiz zamanlar gelir diye.
bu akşam da çıkmak için çıktık. insan insan insan insan. insan üzerine düşünmeceler. ve ilginç, hiçkimse, ben de dahil olmak üzere nasıl göründüğünün, genelde nasıl algılandığının farkında değil ya da bunu kontrol edemiyor.
şu kadar insanları anlıyorum, çoğunluk fark etmeden bir göz kıpraşmasından sonuç çıkarıyorum diyen ben de değil farkında. bu farkında olmamalar güzel bir yanıyla. öteki türlü çekilmez olurdu herhalde. narsizm diye bir şey olmazdı, o kesin.
yine dediğim gibi, yine "gün geçtikçe bir şeyleri fark ediyormuşum" gibi hissettiren ama aslında olağan ve tam demlenmemiş bir gece. bir yere doğru genişlediğim yok, en fazla sabrediyorum. fark etmeyi bırakıp evde hissedeceğimiz zamanlar gelir diye.
1 Şubat 2013 Cuma
çık kızım
senle ne konuştuk biz? a little less conversation, a little more action, no need to be depressed, wake up and get dressed demedik mi, özellikle hastasonlarına istinaden.
hem bak maaşlar da yatmış:
hem bak maaşlar da yatmış:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





