29 Aralık 2012 Cumartesi
25 Aralık 2012 Salı
su samuru
su samurları uyurken sürüklenmemek/ birbirlerini kaybetmemek için zaman zaman el ele tutuşurmuş. bu da günün tatlı bilgisi.
23 Aralık 2012 Pazar
uykudan uyanınca
insan uykudan uyanınca ne kadar çıplak, şaşkın ve paralel evren.
rüyamda: bir yıldız kayıyor, çok parlak, büyük. ve ben daha dileğimi tutamadan, aslında bir göktaşıymış o sanki ve yere düşüyor. korku filmi izlerken yaptığım üzere kulaklarımı kapıyorum. o yıldız gerçekten yere düştü mü, yoksa bir göktaşı mıydı (bilimsel olarak evet, tamam:) geldiğini sandığım sesler ve o uzakta gördüğüm hafif toz bulutu havai fişeklerden mi, anlayamıyorum. balkondayım, gökyüzü çok güzel, yıldızlar parlak. ve düşeceği korkusuyla -belki de o anda gerçekleştiğine de tanık olduğum- son dileğim, yaşayalım, mutlu olalım oluyor. böyle dilek olur mu?
ve işte sonra deprem oluyor hissiyle uyanıyor insan. bir süre o kadar emin ki, sözlükten gerçekten deprem olmuş mu diye bakıyor. ve hala karnında o hisle, belki yardımcı olur diye bir ekrana yazıyor rüyasını.
bari sigara içelim konulu klasik rüya sonrası aktivitesini gerçekleştirirken düşünüyor: güven hissini, güvenlik duygusunu tesis etmek şu koccca dünyada gerçekten zor. ve eğer mevzu onu biraz edinebilmekse eğer bugüne kadar sanki çok başarılı olamamışım bu konuda. evden dışarı çıkıp bir miktar güvenlik hissi satın alıp geri dönmek gerekiyor çünkü. dış dünyaya öyle açılmak, orada halletmek, bir miktar takılmak ve geri dönmek. açılmak, yayılmak, alanları genişletmek.
belki bugüne kadar dikkatimi yanlış yere yöneltmiştim insanlara odaklanarak. belki insanlararası dünyada değildir o güvenlik hissi. belki gerçekten de dış dünyanın ortasında öylece durmak, bu rüyalarını anlatamadığın, asla anlatamayacağın insanlarla da olarak, birlikte dış dünya şekillendirmecilik oyununu hakkını vererek oynamak gerekiyor. tanıyıp görmek için, biraz yolculuk yapmış olmak için.
insanın, en büyük kendim! diye bağırması gerekiyor belki. ve hatta gelinebilecek en uç nokta, evsiz, barksız, statüsüz bir konumda o güvenlik hissini tesis etmektir, dünya evim demektir belki kimbilir (who knows-ve daimi şebek olmak). ve ölüm farklı aşamalarda karşısına çıktığında, kaybetmek istemediği insanları kaybettikten bir süre sonra onlarla geçirdiği günlerin, beraber çektirdiği fotoğrafların hesabını tutmayacak gönül ferahlığında olmak.
yapışmamak gerekiyor gerçekten detaylara. bu o kadar zor ki. hiçbir fikre, hiçbir ideal mutluluk tablosuna yapışmamak. canlılık o anda o tablonun içerisinden çekiliyor çünkü. işte böyle esnek olabilmeli bünye. az biraz denenebilir böylesi. kendi genişliğini keşfetmek fena olmayabilir. korkusuz olmayı denemek. yargıda ketum, affedicilikte geniş olmak.
hala dünyadaki evimi kuramadım, olan bu. bunları düşündürten de. insan, mutluluk, belki, sanki, kimbilir gibi kelimelerin kullanıldığı semi-dramatik bir yazı oldu şimdi, ama gecenin üçünde, bir aile evindeki yatakta sırf sağ elini iki dizinin arasına alarak yattı diye uykudan uyandırtacak bir rüya gören insanın kusuruna bakılmamalı bence. (bu bilim şeysi de bazen çok banal) hele ki birileri zamanında ona, senin rüyaların çıkar demişken. istirham ederim.
rüyamda: bir yıldız kayıyor, çok parlak, büyük. ve ben daha dileğimi tutamadan, aslında bir göktaşıymış o sanki ve yere düşüyor. korku filmi izlerken yaptığım üzere kulaklarımı kapıyorum. o yıldız gerçekten yere düştü mü, yoksa bir göktaşı mıydı (bilimsel olarak evet, tamam:) geldiğini sandığım sesler ve o uzakta gördüğüm hafif toz bulutu havai fişeklerden mi, anlayamıyorum. balkondayım, gökyüzü çok güzel, yıldızlar parlak. ve düşeceği korkusuyla -belki de o anda gerçekleştiğine de tanık olduğum- son dileğim, yaşayalım, mutlu olalım oluyor. böyle dilek olur mu?
ve işte sonra deprem oluyor hissiyle uyanıyor insan. bir süre o kadar emin ki, sözlükten gerçekten deprem olmuş mu diye bakıyor. ve hala karnında o hisle, belki yardımcı olur diye bir ekrana yazıyor rüyasını.
bari sigara içelim konulu klasik rüya sonrası aktivitesini gerçekleştirirken düşünüyor: güven hissini, güvenlik duygusunu tesis etmek şu koccca dünyada gerçekten zor. ve eğer mevzu onu biraz edinebilmekse eğer bugüne kadar sanki çok başarılı olamamışım bu konuda. evden dışarı çıkıp bir miktar güvenlik hissi satın alıp geri dönmek gerekiyor çünkü. dış dünyaya öyle açılmak, orada halletmek, bir miktar takılmak ve geri dönmek. açılmak, yayılmak, alanları genişletmek.
belki bugüne kadar dikkatimi yanlış yere yöneltmiştim insanlara odaklanarak. belki insanlararası dünyada değildir o güvenlik hissi. belki gerçekten de dış dünyanın ortasında öylece durmak, bu rüyalarını anlatamadığın, asla anlatamayacağın insanlarla da olarak, birlikte dış dünya şekillendirmecilik oyununu hakkını vererek oynamak gerekiyor. tanıyıp görmek için, biraz yolculuk yapmış olmak için.
insanın, en büyük kendim! diye bağırması gerekiyor belki. ve hatta gelinebilecek en uç nokta, evsiz, barksız, statüsüz bir konumda o güvenlik hissini tesis etmektir, dünya evim demektir belki kimbilir (who knows-ve daimi şebek olmak). ve ölüm farklı aşamalarda karşısına çıktığında, kaybetmek istemediği insanları kaybettikten bir süre sonra onlarla geçirdiği günlerin, beraber çektirdiği fotoğrafların hesabını tutmayacak gönül ferahlığında olmak.
yapışmamak gerekiyor gerçekten detaylara. bu o kadar zor ki. hiçbir fikre, hiçbir ideal mutluluk tablosuna yapışmamak. canlılık o anda o tablonun içerisinden çekiliyor çünkü. işte böyle esnek olabilmeli bünye. az biraz denenebilir böylesi. kendi genişliğini keşfetmek fena olmayabilir. korkusuz olmayı denemek. yargıda ketum, affedicilikte geniş olmak.
hala dünyadaki evimi kuramadım, olan bu. bunları düşündürten de. insan, mutluluk, belki, sanki, kimbilir gibi kelimelerin kullanıldığı semi-dramatik bir yazı oldu şimdi, ama gecenin üçünde, bir aile evindeki yatakta sırf sağ elini iki dizinin arasına alarak yattı diye uykudan uyandırtacak bir rüya gören insanın kusuruna bakılmamalı bence. (bu bilim şeysi de bazen çok banal) hele ki birileri zamanında ona, senin rüyaların çıkar demişken. istirham ederim.
17 Aralık 2012 Pazartesi
blog sana da yazık be
kıyıda köşede kalmış ve asıl mevzuya odaklanıldığından dolayı dertleri görmezden gelinmiş insana söylenen söz: "sana da yazık be." aynısını ben de bu bloğa söylüyorum. havanın kesin etkisi var, kesin, net, eminim, sure, ok, bye. ve fekat cidden kaçasım var. bugün hafif klinik duruma geldi bu iç sıkıntısı. sanki ciğerlerimde bir tarımsal ilaç kullanımı, bir sinek ilaçlama. hani yapılacak iş olmasa anlayacağım, o da var. ama iç iç sıkıl sıkıl. nereye kadar? son 3 yıldır geçmesini bekliyoruz ama pek ilerleme gösteremedik bu konuda. n'apsak düldül? gölgemle kavga halindeyim. ben diyorum ki bu kasabayı terk edelim dostum. her yer olur. hatta durmayalım, ülkeyi terk edelim, ne dersin?
16 Aralık 2012 Pazar
intergalaktik otoban
yine eski intergalaktik otobandan devam. charlatan dinleyip (kaotik, tekrara dayalı, gergin, hayata küstüren cinsten müzik) iş yapamıyoruz. sanki bir üniversite havası. az sonra her şeyden kaçıp maddelere sarabileceğiz sanki. böyle "his"ler geliyor arada. keşke biraz da çocukluğa dönebilsek, ama yok aynı noktaya dönüp dönüp duruyoruz. (yaşasın biz dili)
bu dünyayı biraz daha tanımlarsak: aslında dünya değil burası neptün, puslu, renk: açık mavi, griye çalıyor. böyle 4. evle 10. evin kavgasının 7.'de sonlandığı, hay sizin toplumunuza cümlesini kurabilecek iddiada, sanki bireyle toplum birbirinden yağdan kıl çeker gibi ayrılabiliyormuş gibi. merhaba hayat dedi genç ben, yeni yatağından kalktı. errrrgen kafasııı.
ama bu sefer kendi kendime itiraf edip etmemekte kararsız kaldığım bir mevzuyu aldım, enine boyuna tarttım, parçalarına böldüm, birleştirdim. kafamı talan etmekten de biraz keyif aldım açıkçası. garip bir şeyin öcünü alır gibi. bu da yeni modamız. self-acımasızlık.
kafamızı böyle talan edip hasar görmeyeceğimizi düşündüğümüz yıllar da üniversite zamanlarında kalmıştı. (biz dili strikes back) ama kafa talan edilirken elbette bir hasar bırakıyor neşter. (fazla dramatik benzetmelerin yılları bunlar azizim)
bu kadar drama var. ama o kadar drama yok.
bence bütün bunlar yalan, özetle daha sempatik bir insan olmalı insan.
bu dünyayı biraz daha tanımlarsak: aslında dünya değil burası neptün, puslu, renk: açık mavi, griye çalıyor. böyle 4. evle 10. evin kavgasının 7.'de sonlandığı, hay sizin toplumunuza cümlesini kurabilecek iddiada, sanki bireyle toplum birbirinden yağdan kıl çeker gibi ayrılabiliyormuş gibi. merhaba hayat dedi genç ben, yeni yatağından kalktı. errrrgen kafasııı.
ama bu sefer kendi kendime itiraf edip etmemekte kararsız kaldığım bir mevzuyu aldım, enine boyuna tarttım, parçalarına böldüm, birleştirdim. kafamı talan etmekten de biraz keyif aldım açıkçası. garip bir şeyin öcünü alır gibi. bu da yeni modamız. self-acımasızlık.
kafamızı böyle talan edip hasar görmeyeceğimizi düşündüğümüz yıllar da üniversite zamanlarında kalmıştı. (biz dili strikes back) ama kafa talan edilirken elbette bir hasar bırakıyor neşter. (fazla dramatik benzetmelerin yılları bunlar azizim)
bu kadar drama var. ama o kadar drama yok.
bence bütün bunlar yalan, özetle daha sempatik bir insan olmalı insan.
15 Aralık 2012 Cumartesi
14 Aralık 2012 Cuma
bir cuma akşamı
rastladım kendime. size rastladığımı zannettiniz değil mi? hayır, ben rastlasam rastlasam ancak sokakta kendime rastlarım. ve bu cuma akşamı tahin ve pekmezin bana verdiği yetkiyle ve siz davetlilerin huzurunda çay içiyorum. (aka halimden konan anlar - kendime çaylar demliyorum) melankolinin göze batmadığı mevsim sonbaharsa, cuma akşamı dışarıda olmamanın göze batmadığı mevsim olan kışa hoşgeldiniz diyorum. yaşasın.
bu anlamsız neşe neden? otobüste akbil bastığım esmer kız, boyalı sarı saçlarının ona verdiği yetkiyle iki liramı iç etmesine rağmen(ve kendisine kamusal alanda vatandaşların olası etkileşimlerinde etik sorunsalı konulu söylevi vermekten vazgeçmeme rağmen), havanın çok soğuk olmasına ve saçlarımı kestirdiğim kuaförün (saç temalı bir gün) talep ettiği paranın içime oturmasına rağmen bu neşe niye? neden, tamamen oturma odasındaki (oturma odası varlığını salon'a borçlu, salon olmasa, sadece oturma odalı bir ev olmuyor sanırım, 2 oda 1 oturma odası gibi bir tabir duydunuz mu? duymadınız. ama işte ben o evde oturuyorum) sarı ışıkla aydınlanmış kanepenin altında saklı. evet neden, kanepenin altında.
böyle bir cuma günü. artık her yerde kendime rastlıyorum bu şehirde, ilginç oluyor. kapıda kalsam kime gidicem diye düşündüm bugün, cevabını bulamadım. içki bu kapağın altında.
olsun. herhangi bir yerdeki varoluşumuzu böyle göstergelere bakarak temellendirmek durumunda değiliz. ailemizin olduğu yerde yaşamamız gerekmiyor, arkadaşlarımız şehir dışında olabilir, evcil hayvanımız olmayabilir, ve biz tahin pekmez yiyor olabiliriz. aslında ev sınırlarında kalma konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa dahi, yalnızca çay ve soğuk marifetiyle inanılmaz evcimen gözükebiliriz. her şey mümkün.
mesela bu pozitif tutumumu sürdürüp hem 1 sunumu makaleye çevirsem hem iş hayatında daha para kazanır olsam hem de dünya yıkılsa umrumda olmasa ne güzel olur. bu bir motivasyon akşamı, boru değil, cuma akşamı. (allah aşkına biri söylesin, x bu, boru değil'i kim buldu ilk, nasıl böyle bir şey bulunabilir? deli misiniz, miler?)
bugün ayrıca n.'yi 21 aralık'ta kıyamet olmayacağına ikna etmeye çalıştım, başarılı oldum mu bilemiyorum. bugün ayrıca e.'ye kuzey&güney adlı güzide dizinin niye kötü bir senaryosu olduğunu örneklerle açıklamaya çalıştım, fulbright komisyonundan arayan kadına iki rüya arasında eğer bir manim yoksa yılbaşı resepsiyonlarına katılmaktan mutluluk duyacağımı bildirdim. neden iki rüya arasında böylesi bir resepsiyon fikri güzel geldi, anlam veremedim. bilinçaltım networking isteğiyle mi yanıp tutuşuyordu? bilinçli olduğum her durumda gitmeyeceğim bir resepsiyona bilinçsizliğimden yararlanarak beni göndermeye mi çalışıyordu? bilemiyorum.
bir de uykulu olan sesimin aslında çok sakin, yabancı insanlarla telefonda pek rahat konuşan, kriz yönetiminde başarılı, esnek çalışma saatlerine uygun ve office programlarını iyi kullanan bir ses intibaı verdiğini düşünmem manyaklık mıdır? bilemiyorum. keşke hep telefona uykulu sesim çıksa diye düşünmüyor değilim.
kuaför saç rengimi çok beğendi. boya olmadığına ayrıca şaşırdı. ve bu bütün kuaför deneyimimi değiştirme kudretine sahip bir beğeni oldu. saçım özenli ve yavaş kesildi, nasıl köpük kullanmam gerektiği üzerine çok önemli bilgiler verildi. oscar wilde'ın (galiba) dış görünüşün önemli olmadığını düşünen insanlar yüzeysel insanlardır sözüne hak vermemek elde değildi. ve işte beni en çok korkutan deneyimler listemin başlarında olan kuaför deneyimi böylelikle sonlandı. kuaförcü adam, bu gerekli bilgileri verip sonra 10 dakika kadar susmasıyla ve tekrar 2 dakika konuşup yine 10 dakika kadar susmasıyla takdirimi kazandı. buradan kuaförde gerekmedikçe konuşulmaması gerektiğini önemle belirtirim.
ayrıca saçım kesilirken yeğenini arayan bir kadın dükkanın kapısını aralayıp "yeğenim neslican'ı arıyorum, saçlarını burada kestirecekti"diyerek bir giriş yaptı. neslican nasıl bir isim olabilir? neden böyle şeyler yapıyorsunuz çocuklarınıza? ayrıca kuaföre gelince yeğenimizi arıyorsak eğer ilk vereceğimiz detay da saçıyla ilgili olmalı elbette, kadın da bunu yaptı: "kendisi küt saçlı bi kız."
tabii bütün gözler bir anda bana döndü. ben neslican olabilir miydim? aranan yeğen bulunmuş muydu? hayır ben değilim dedim, bir ara şüphelendim ama o değilmişim diye esprili bir bağlama cümlesi de eklemeyi ihmal etmedim. allahım daha iyi bir kuaför deneyimi olabilir mi? her şey mükemmeldi.
işte böyle. küçük şeylerden mutlu olmayı bilmek lazım azizim. anamın arkadaşı s. hanımın 3 yıl kadar önce belirttiği üzere "cerencim hayat öyle büyük başarılar falan değil, 50'sine gelince anlıyor insan, birlikteyiz, yemek yiyoruz, böyle küçük keyifler işte." hayat buysa, herkesi tahin & pekmez yemeye davet ediyorum.
yakında bülend arınc adlı bir başkarakterin olduğu yeni romanıma başlamayı düşünüyorum ayrıca. ilk bölümün başlığı hazır: hassas çocuk bülend. bir bildungsroman olacak. bülend'in ince hastalıkla geçen zor çocukluk yılları, üniversite için gittiği büyükşehirde yaşadığı zorluklar ve kadınlarla olan ilişkilerinde hassasiyetinden kaynaklanan hayalkırıklıkları ve mahcubiyeti, sonra bu hassasiyetin verime dönüştüğü, sanatçı kişiliğinin oluştuğu yıllara kadar uzanan bir yaşam öyküsü. eminim çok sükse yapacak.
işte böyle. tahin & pekmez co.
özetle:
dışarda çok ses var, içerde uzay
kendime çaylar demliyorum
bu anlamsız neşe neden? otobüste akbil bastığım esmer kız, boyalı sarı saçlarının ona verdiği yetkiyle iki liramı iç etmesine rağmen(ve kendisine kamusal alanda vatandaşların olası etkileşimlerinde etik sorunsalı konulu söylevi vermekten vazgeçmeme rağmen), havanın çok soğuk olmasına ve saçlarımı kestirdiğim kuaförün (saç temalı bir gün) talep ettiği paranın içime oturmasına rağmen bu neşe niye? neden, tamamen oturma odasındaki (oturma odası varlığını salon'a borçlu, salon olmasa, sadece oturma odalı bir ev olmuyor sanırım, 2 oda 1 oturma odası gibi bir tabir duydunuz mu? duymadınız. ama işte ben o evde oturuyorum) sarı ışıkla aydınlanmış kanepenin altında saklı. evet neden, kanepenin altında.
böyle bir cuma günü. artık her yerde kendime rastlıyorum bu şehirde, ilginç oluyor. kapıda kalsam kime gidicem diye düşündüm bugün, cevabını bulamadım. içki bu kapağın altında.
olsun. herhangi bir yerdeki varoluşumuzu böyle göstergelere bakarak temellendirmek durumunda değiliz. ailemizin olduğu yerde yaşamamız gerekmiyor, arkadaşlarımız şehir dışında olabilir, evcil hayvanımız olmayabilir, ve biz tahin pekmez yiyor olabiliriz. aslında ev sınırlarında kalma konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa dahi, yalnızca çay ve soğuk marifetiyle inanılmaz evcimen gözükebiliriz. her şey mümkün.
mesela bu pozitif tutumumu sürdürüp hem 1 sunumu makaleye çevirsem hem iş hayatında daha para kazanır olsam hem de dünya yıkılsa umrumda olmasa ne güzel olur. bu bir motivasyon akşamı, boru değil, cuma akşamı. (allah aşkına biri söylesin, x bu, boru değil'i kim buldu ilk, nasıl böyle bir şey bulunabilir? deli misiniz, miler?)
bugün ayrıca n.'yi 21 aralık'ta kıyamet olmayacağına ikna etmeye çalıştım, başarılı oldum mu bilemiyorum. bugün ayrıca e.'ye kuzey&güney adlı güzide dizinin niye kötü bir senaryosu olduğunu örneklerle açıklamaya çalıştım, fulbright komisyonundan arayan kadına iki rüya arasında eğer bir manim yoksa yılbaşı resepsiyonlarına katılmaktan mutluluk duyacağımı bildirdim. neden iki rüya arasında böylesi bir resepsiyon fikri güzel geldi, anlam veremedim. bilinçaltım networking isteğiyle mi yanıp tutuşuyordu? bilinçli olduğum her durumda gitmeyeceğim bir resepsiyona bilinçsizliğimden yararlanarak beni göndermeye mi çalışıyordu? bilemiyorum.
bir de uykulu olan sesimin aslında çok sakin, yabancı insanlarla telefonda pek rahat konuşan, kriz yönetiminde başarılı, esnek çalışma saatlerine uygun ve office programlarını iyi kullanan bir ses intibaı verdiğini düşünmem manyaklık mıdır? bilemiyorum. keşke hep telefona uykulu sesim çıksa diye düşünmüyor değilim.
kuaför saç rengimi çok beğendi. boya olmadığına ayrıca şaşırdı. ve bu bütün kuaför deneyimimi değiştirme kudretine sahip bir beğeni oldu. saçım özenli ve yavaş kesildi, nasıl köpük kullanmam gerektiği üzerine çok önemli bilgiler verildi. oscar wilde'ın (galiba) dış görünüşün önemli olmadığını düşünen insanlar yüzeysel insanlardır sözüne hak vermemek elde değildi. ve işte beni en çok korkutan deneyimler listemin başlarında olan kuaför deneyimi böylelikle sonlandı. kuaförcü adam, bu gerekli bilgileri verip sonra 10 dakika kadar susmasıyla ve tekrar 2 dakika konuşup yine 10 dakika kadar susmasıyla takdirimi kazandı. buradan kuaförde gerekmedikçe konuşulmaması gerektiğini önemle belirtirim.
ayrıca saçım kesilirken yeğenini arayan bir kadın dükkanın kapısını aralayıp "yeğenim neslican'ı arıyorum, saçlarını burada kestirecekti"diyerek bir giriş yaptı. neslican nasıl bir isim olabilir? neden böyle şeyler yapıyorsunuz çocuklarınıza? ayrıca kuaföre gelince yeğenimizi arıyorsak eğer ilk vereceğimiz detay da saçıyla ilgili olmalı elbette, kadın da bunu yaptı: "kendisi küt saçlı bi kız."
tabii bütün gözler bir anda bana döndü. ben neslican olabilir miydim? aranan yeğen bulunmuş muydu? hayır ben değilim dedim, bir ara şüphelendim ama o değilmişim diye esprili bir bağlama cümlesi de eklemeyi ihmal etmedim. allahım daha iyi bir kuaför deneyimi olabilir mi? her şey mükemmeldi.
işte böyle. küçük şeylerden mutlu olmayı bilmek lazım azizim. anamın arkadaşı s. hanımın 3 yıl kadar önce belirttiği üzere "cerencim hayat öyle büyük başarılar falan değil, 50'sine gelince anlıyor insan, birlikteyiz, yemek yiyoruz, böyle küçük keyifler işte." hayat buysa, herkesi tahin & pekmez yemeye davet ediyorum.
yakında bülend arınc adlı bir başkarakterin olduğu yeni romanıma başlamayı düşünüyorum ayrıca. ilk bölümün başlığı hazır: hassas çocuk bülend. bir bildungsroman olacak. bülend'in ince hastalıkla geçen zor çocukluk yılları, üniversite için gittiği büyükşehirde yaşadığı zorluklar ve kadınlarla olan ilişkilerinde hassasiyetinden kaynaklanan hayalkırıklıkları ve mahcubiyeti, sonra bu hassasiyetin verime dönüştüğü, sanatçı kişiliğinin oluştuğu yıllara kadar uzanan bir yaşam öyküsü. eminim çok sükse yapacak.
işte böyle. tahin & pekmez co.
özetle:
dışarda çok ses var, içerde uzay
kendime çaylar demliyorum
12 Aralık 2012 Çarşamba
8 Aralık 2012 Cumartesi
ayın 7'si işe yarar mı kedisi
güzel bir şey oldu, sunum pek bir beğenildi, yayınlasana denildi. uzun zamandır'lar geldi akla.
budapeşte sokakları soğuk, budapeşteliler burunlarını çekmekteler, ve tekli gruplar halinde, eller cepte, boş sokaklarda yürümekteler.
budapeşte sokakları soğuk, budapeşteliler burunlarını çekmekteler, ve tekli gruplar halinde, eller cepte, boş sokaklarda yürümekteler.
5 Aralık 2012 Çarşamba
yok, olmuyor (günlük vol -666)
herhangi bir şekilde organizasyon gerektiren durumlarda, mesela hem sunum hazırlayıp hem de internetten rezervasyon yapıyorsam, bildiğin bir fenalık geliyor. nadir zamanlarda yine de iddialı bir şekilde ortaya çıkan garip sağlamcı tarafım (yön duyguma güvenmeyişim) gereksiz yere her adımı hesaplatıyor bana ve normalde gündelik hayatımda pek sallamıyorum kendisini.
mesela iş eğer kafamı biraz fazla kullanmam gerektiren bir iş ise, maalesef ki en fazla 10 dakika süren yoğun bir konsantrasyonla ben de iş olabiliyorum. o aradaki tembellik zamanlarında da o uyaran fazlası durumu öyle bir fazla geliyor ki sanki tıkanıyorum, işler yürüyor, kumlar bende birikiyor. bu organizasyon işi yapan, networking yapan insanlar nasıl bir boğulma yaşamıyorlar anlamıyorum. sürekli bir sakine gitmem, bir dinlenmem gerekiyor sanki. hiçbir şeyin olmadığı bir yere. hani mimiksiz, ağır sol beyin bir insan olsam neyse, hafif otizme selamlar durumu olurdu, ama o da değil, yine de "fazla"ya gelemiyorum. bu "white noise" sevmeler, drone'dan bir keyif almalar da ondan. ve yine bence aşırı inişli çıkışlı müzikten ortalamaya göre daha fazla etkileniyorum. incik, cıncık, çok renkli, eşyalı odalarda afakanlar basıyor. background müziği olarak jaga jazzist dinlerdi mesela z., benim için imkansız gibi bir şey. çalışma ortamı da öyle olacak, durgun, açık. ve diğer sesleri kapaması için arkada sakin, bazen depresif, bazen ölümcü, ölümperest bir müzik. (yeni sıfat türettim)
işte böyle böyle, düşünceler, düşünceler ve yine yok, olmuyor, dedirten bir gün. bazen arkadaşları, sevgilileri, aile bireylerini içeren krizlerde bu kadar kötü olmayıp "dış dünyanın bilgisine", detaylara dair böylesi bir anksiyetik yapıda olduğuma da inanamıyorum. çok keyif dolu değil zaten bu aralar, ben bir gideyim diyesim geliyor. ve "bu şekilde yaşayan insanlar var" vay be diyorum.
mesela bir tatile çıkacaksam, onu planlamayayım istiyorum, planlamam gerektiği anda yalnızca yorgunluk olarak geri dönüyor. yeni bir yere gittiğinde her türlü turistik ve "görülmesi gereken" yeri görmeye çalışan, göremediğinde hayıflanan o insanların tam zıddıyım galiba. o şehirde hoşuma giden bir yer bulayım, biraz orada takılayım, insanlarına bakayım istiyorum.
aman böyle şeyler işte. günlüğe yazmaya üşenip buraya yazan ben vol. bilmemkaç.
mesela iş eğer kafamı biraz fazla kullanmam gerektiren bir iş ise, maalesef ki en fazla 10 dakika süren yoğun bir konsantrasyonla ben de iş olabiliyorum. o aradaki tembellik zamanlarında da o uyaran fazlası durumu öyle bir fazla geliyor ki sanki tıkanıyorum, işler yürüyor, kumlar bende birikiyor. bu organizasyon işi yapan, networking yapan insanlar nasıl bir boğulma yaşamıyorlar anlamıyorum. sürekli bir sakine gitmem, bir dinlenmem gerekiyor sanki. hiçbir şeyin olmadığı bir yere. hani mimiksiz, ağır sol beyin bir insan olsam neyse, hafif otizme selamlar durumu olurdu, ama o da değil, yine de "fazla"ya gelemiyorum. bu "white noise" sevmeler, drone'dan bir keyif almalar da ondan. ve yine bence aşırı inişli çıkışlı müzikten ortalamaya göre daha fazla etkileniyorum. incik, cıncık, çok renkli, eşyalı odalarda afakanlar basıyor. background müziği olarak jaga jazzist dinlerdi mesela z., benim için imkansız gibi bir şey. çalışma ortamı da öyle olacak, durgun, açık. ve diğer sesleri kapaması için arkada sakin, bazen depresif, bazen ölümcü, ölümperest bir müzik. (yeni sıfat türettim)
işte böyle böyle, düşünceler, düşünceler ve yine yok, olmuyor, dedirten bir gün. bazen arkadaşları, sevgilileri, aile bireylerini içeren krizlerde bu kadar kötü olmayıp "dış dünyanın bilgisine", detaylara dair böylesi bir anksiyetik yapıda olduğuma da inanamıyorum. çok keyif dolu değil zaten bu aralar, ben bir gideyim diyesim geliyor. ve "bu şekilde yaşayan insanlar var" vay be diyorum.
mesela bir tatile çıkacaksam, onu planlamayayım istiyorum, planlamam gerektiği anda yalnızca yorgunluk olarak geri dönüyor. yeni bir yere gittiğinde her türlü turistik ve "görülmesi gereken" yeri görmeye çalışan, göremediğinde hayıflanan o insanların tam zıddıyım galiba. o şehirde hoşuma giden bir yer bulayım, biraz orada takılayım, insanlarına bakayım istiyorum.
aman böyle şeyler işte. günlüğe yazmaya üşenip buraya yazan ben vol. bilmemkaç.
4 Aralık 2012 Salı
destroyer
sonlandırmam gereken bir sunum ve hazırlanmam gereken soğuk budapeşte sokakları önümde dururken bu akşama doğan nurtopu gibi konserimize teşrif etmeye karar verdim, çok spontanım, son spontanım mon dieu, öğrenci styla bir sabahlama iyi gider diye düşündüm bu yağmurun yanında, aslen ondan.
2 Aralık 2012 Pazar
the perfect trine
woolf, philip glass ve sarı ışık. piyanonun parmak uçlarıyla kalbimi hafifçe titretmesi, kemanların düşüncemin içinde rüzgarlar estirmesi, pazar'ın pazarlığının unutulması. ve evet, tuşlardan çıkan yumuşak vuruşların karnımı ele geçirmesi. bir saniyeliğine bir aşk yaşamam. aşkın aşkın akşam.
160 yıl sonra tekrar akademiye göz kırpıldığında arada bir böyle anlar yaşanabiliyor işte. beklenmedik bir anda hop ve hop.
1 Aralık 2012 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


