31 Mayıs 2013 Cuma

park

yolda yürürken tutamıyorum kendimi, sürekli saydırıyorum, polis gördüğümde cinlerim tepeme çıkıyor. direniş için alan lazım, parkı kapadılar. herkes çok sinirli ve kararlı ama. en azından bu kadar kolay at koşturamayacaklarını bilsinler. @nar photos.


29 Mayıs 2013 Çarşamba

verilmez, alınır

yaşadığın ve benimsediğin alanların (alan burada özgürlüğe de denk geliyor) kaynakları (insan, para, enerji vs.) ele geçirmek ve kontrol etmek amacıyla sürdürülen vahşice saldırıya karşı direnen, nefes alıp veren bir takım insanlar sayesinde var olduğunu bilmek, ve hatta klişe bir saptama sonucu bunu bilmek değil, bazen gerçekten de bunu deneyimlemek, bunun gerçekliğini görmek, bir parazitten doğabilecek büyük arızaların ayırdına varmak ve bu paraziti yaratanlara minnet duymak... bu bir anlık bir şey, ama şaşırtıyor insanı. her seferinde.

"insan yanıp yanıp sönmeli. öznel, nesnel. uyum, direniş. açık, kapalı. özgür insanın arızalı lambadan farkı yoktur." (juli zeh, temize havale)

ne demişler, hak verilmez, alınır.

park günleri

bu akşam da gezi parkı'na yolculuk. bir an umutlanıyor insan kalabalığı görünce.

28 Mayıs 2013 Salı

panik

çok iş var
ve ben panik
nasıl yetişecek bunlar?
hani hayatımızı dolduracadık?

kediler

anne: bu ses kediden mi geliyor?
nerec: evet anne, kediler sevişiyor. (beynimde filler tepişiyor)

27 Mayıs 2013 Pazartesi

şu ise

şu ise pek doğru, ucundan da can yaktı acıcık:

"neyi anlatsam, onu kaybediyorum." (şg)

bugün kendime

bugün kendime, yaş olmuş otuz, hala peyote'de oturuyoruz, dedim.
ya napacadık?  peyote'de de kitap okuyup çay içiyoruz ama.

ben kaybolsam, bulunma isteğiyle mi dolup taşarım? evden uzaklaşırken akşam yemeğinde ne vardı diye hayıflanırsam, uzaklaşmış sayılır mıyım? (yine bir şule gürbüz feyzi)

serin serin

mars venüsle birleşiyor, buralara serin ve davetkar havalar geliyor. allah kurtarsın. fonunda da şu çalıyor elbette, ingilizce olarak tanımlamamız gerekseydi bu klibi "provocative" derdik.


bitiş düdüğü

çeviri bitti, o halde:


26 Mayıs 2013 Pazar

oy 2

the national kalp titremesi yaptı:

you're fireproof
nothing breaks your heart
you're fireproof
it's just the way you are
I wish I was that way


25 Mayıs 2013 Cumartesi

oy

kendime gereksiz cerrahi müdahalelerde bulundum yine. göğsümü yardım, kalbimi çıkardım, bir masaya koydum, duma duma dum, kırmızı mum, dedemin sakalına kondurdum.

kim beni bu kadar "hassas" yaptı bilemiyorum. yapanlardan davacıyım. herhangi bir sarsıntıya gelemiyorum. kalpler nasıl restore edilir bilemiyorum. o kadar sivrilip iki dakika sonra nasıl da sönebiliyorum. ve tüm bunlar olurken kendi yağımda kavruluyorum sanki. ben dünyayı kapsamayayım, her soruyu ben sorup yine ben cevaplamayayım diye istiyorum ki karşımda duvarlar olsun, şefkatli duvarlar. 

içi kan ağlamak diye bir deyim var ne ilginç. kalp yarılmış da kan akıtıyor sanki. göğüste hissedilen ılık ılık bir acı. 

23 Mayıs 2013 Perşembe

şuursuzluk

ilginç şey. görüş alanı analojisi yerinde olacaktır. şuurlu olunduğunda perspektif genişliyor, kadraja en az 180 derecelik bir açı sokmak mümkün. şuursuz olunduğunda iğne deliğinden bakıyoruz. şimdi mesela evde biri olunca sadece detayların ve gündelik konuşmaların artmasından mütevellit bir şuur azalması ve akışkanlık artışı yakalanabiliyor. meziyet ise ikisini aynı anda yakalayabilmek.

evde üç kişi olunca evin oda sayısıyla ters orantılı bir şekilde bir gidişat var. kişi sayısı artıp oda sayısı azaldıkça şuur azalıyor. bunlar elbette bu muhitteki mekanizmalar, ASLA genellemiyoruz.

hele bir de hasta olunca, mesela şu an benim olduğum gibi, şuur grafiğinin ortasındaki çizginin kafasına vura vura aşağı indiren yeni bir değişken ekleniyor. dolayısıyla kendimi nefes alan, uyuyan, burnunu silen ve EKLER yiyen bir varlık olarak algılıyorum şu an. n'olmuş, ne bitmiş, ben n'apıyorum, n'ediyorum, umrumda değil. önemli olan su içmek, umca almak, işe gitmemiş olmak ve uyumaktır.

kahküllerimin ağzıma giriyor olmasının, evin biraz adam edilmesi gerektiği gerçeğinin hiçbir önemi yok. bunu yeni bir tür olarak tanımlayabiliriz: deneysel domestik.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

rachmaninov

evet sana canım feda:

insan ilişkisi

valla arada bir sıfırlanıyor bende ayarlar. insan ilişkisi nasıl kurulur falan unutuyorum galiba. bu akşam tabe canım sen çok farklısın, gibi bir cümle duydum mesela. herhalde böyle bir laf yemeyeli uzun zaman olmuştur, bu laf mesela 20 yaşındaki bir insana rahatlıkla söylenebilir, ama 10 yıl sonra duyulunca şaşırıyor bünye. farklı olmak, olmamak, "cool" takılmak, takılmamak, bu mevzular geride kalmıştır, diye düşünüyor. ama insan unutuyor işte kendini, söylediklerinin nasıl algılanabileceğini. böyle uyanışlar güzel. herhangi bir göt kalkmamalı. hiçbir göt kalkmamalı. bende göt kalkık değil zannediyordum ama zannetsen de öyle algılanabiliyormuş. bana saldırmanın en kolay yolu da götümün kalkık olduğunu söylemek herhalde, buradan da gelecekte saldırmak isteyenlere tüyo verelim.

lakin kendine dönüklükte, bu kadar vızır vızır yazmanın içerisinde kendini çok önemseme var mı var, elbette bu kaçınılmaz. bu nasıl dengelenir? nasıl olur da her şey su gibi akar, ilerler? belki acık biraz daha salmak lazım. götünün kalkık olup olmamasını sallamamak lazım. hayat zor, kırlara koş. 

ama işte internet bu yüzden iyi değil. yüz yüzeyken böyle şeyler olmuyor, bir kaş gözden hareketlerinin sonucunu algılayabiliyor insan hemencecik. internet bu yüzden, benim için 20 yaşımdaki halime ait. başkaları için öyle olmayabilir, ki bu sanırım iyi bir şey. artık yeni yetişkinlerin evcilik ve hayat oyunlarına başladığı zamanlarda anonim, rastlantısal bir şekilde kendini ifade etmek. bu hala güzel bir şey olsa gerek, "gerçek" karşılaşmaların yerini tutamasa da. 

çünkü artık anonimlik diye bir şey kalmadı, kalamadı benim için. email adreslerine ad soyadlar yazılır oldu, dışarıdan işler alınıyor, düzgün dursun diye. yine iş bağlantıları için linkedin hesapları edinildi. arada bir yerlere yazılar yazıldı, isimler verildi. bir şeylerin parçası olundu. paylaşılanlar ve paylaşılmayanların kitlesi privacy ayarlarıyla düzenlenir oldu. akışkanlık geri dönülemez bir biçimde, en azından internet üzerinden "baybay" dedi. 

böyle zırvalar işte. 

21 Mayıs 2013 Salı

profitürelli

hayat bazen profitürellidir. fitür suzca gelir insanın üstüne.

prof. i turelli, tramuslu hasan ve chese hatun adlı kitabında bu konuyu ayrıntılı bir biçimde işlemiştir.

geleneksel bir tatlı olan chese kek adını tramus'un chese hatun'dan almıştır.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

antidepresan

kafa kaydı. olay ise yerel gazetede şöyle yayımlandı:

Vakıf çalışanı ofisinde kafası kaymış olarak bulundu

AAAA Haber Ajansı, İstanbul - 

İstanbul'da görenleri hayrete düşüren bir olay yaşandı. Bir vakıfta editör olarak çalışan C.Y. (30) ofiste kafası yerinden kaymış olarak bulundu. Ofis çalışanlarının yoğun yardım çabalarına rağmen kafası düzeltilemeyen C.Y. hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ederken, sakin tavırlarıyla dikkat çekti.

Sabah saatlerinde ofise gelen C.Y'de bir tuhaflık fark etmediklerini söyleyen görgü tanıkları, öğle arasından döndüklerinde şahsın kafasının kayma suretiyle olduğu yerden10 santim kadar oynadığını, bu durum karşısında hiçbir şey yapamadıklarını belirttiler.. Böyle bir kaymaya tanık olmadığının altını çizen bir vakıf çalışanı Z.C (26):  "Daha önce garip cümleler kurduğu olmuştu, ama bu kendisinde fiziksel bir değişim yaratmamıştı. Açıkçası biz de çok sallamamıştık. Ama bu öğlen gördüklerime inanamadım." dedi.

Durumla ilgili röportaj taleplerimizi geri çeviren C.Y kısa bir açıklamayla yetindi: "Ruh halim şenlik yeri gibin. Duygularım bir serçe misali bir oraya, bir buraya konup duruyor. Bu durumun kafama yansıması kaçınılmazdı. Açıkçası şaşırmadım." dedi.

------------
neyse sıkıldım. özetle duygudurumda bir uçuşkanlık var. sankim havadaki elektrik akımları ilk önce benden geçiyor, sonra etrafa yayılıyor. önümden geçen her canlının ruh halini mi kapıyorum, nedir. antidepresan almış, bariyerlerimi havaya atmış, öforik bir şekilde ofiste oturuyor gibiyim. ancak voleybol beni paklar. gibi gibi gibi.

nedensiz öfori, öfori değildir (sibel can)

19 Mayıs 2013 Pazar

evcimen

anne&baba içerideyken, son bir iki yıldır ilk defa istanbul'daki evimde "odamdan" internete girerken, mutfakta yemekler pişip evde bir takım tamirler süregelirken kendimi kazık halimle yarın sabah okulum varmış da, pazar akşamının son ve en değerli saatlerini geçiriyormuşum gibi hissettim. "okul" fikri beraberinde kısıtlanma hissini getirdi. hala fobik halimin etkilerini (liseden mezun olduktan 12 yıl sonra) hissediyor olmam da acıklı tabii.

belle&sebastian'dan pazartesi sendromu savar: i want the world to stop
yarın okul değil, iş var. (en güzeli üniversite, ben sana diyeyim)


16 Mayıs 2013 Perşembe

sıkıntı

bugün sıkıntı odadan dışarı taştı, işyeri sınırlarını aştı, şişhane'nin çeperine ulaştı, oradan İstanbul'dan çıkış tabelasını gördü ve tüm dünyaya yayıldı.

hayatımda hiçbir şey olmayacakmış gibi geldi bir an. sonsuz bir düzlük. manzara o kadar aynı ki, ilerleyip ilerlemediğini bile anlamadığın bir yolculuk.

yıllar önce ayşe'yi ankara'ya yolculadıktan sonra bize bir çay bahçesinde "hakuna matata" şarkısını laptopından açıp fal bakan o tuhaf adam geldi aklıma.

yani çok da sıkılmamak lazım. bir yandan da hoşuma gitti. sıkılınca işsiz güçsüzmüşüm gibi hissettim kendimi bir an. hoş bir ilüzyon.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

tam da

tam da diyordum ki biraz tutturduk, keyif grafiğinde değerler stabil, asayiş berkemal, hop, elden kayıyor. iş bir anda bastırmaya karar veriyor mesela ya da başım ağrıyor, sonra dmi'nin sayfasına giriyorum, şaşırtmıyor, rüzgarımız lodos, estiği yön güneybatı.

şimdi bu önümde duran şeye ancak antre diyesim geliyor, halbuki objektif olarak değerlendirdiğimizde kendisinin her şeyin ardından gelen meyve tabağı olduğunun farkına varıyoruz. böyle acıklı bir hikaye.

güya geçen ay 3-4 gün kaçtık ama biraz eğlenesim, ağaç, doğa göresim var yine. yine izin alasım, kaçasım var. ne yapacağımı şaşırdım. şavaşa girdi girecek bir memleket, her önüne geleni ya komaya sokan, ya kafatasını kıran ya da gaz banyosu yaptıran bir devlet, tek tek kapanan çay bahçeleri, özetle otoriter, neoliberal şenlikler var. ve bütün bunların arasında bana bir fenalık, bir sıkıntı gelmekte. klostrofobik oldum, baş ucuma koydum.

sabah

buraları terk etmemi salık veren başka bir işareti de bu sabah aldım.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

inanmamak

en istemediğim iş geldi ve bana patladı. inanmadığım ve onaylamadığım şeyi savunmak için cümleler istediler benden.

10 Mayıs 2013 Cuma

infj

hazır iş yok diye psikoloji meselelerinde web zaplaması yaparken bir kişilik testi çıktı karşıma: jung paradigmasından yola çıkarak değerlendiriyor, sonuca göre: infj imişim. adresi de şu: link

normalde bu tarz testler hep geyik olagelirler gözümde, lakin bana önerdiği iş kollarını görünce bir de tanımını okuyunca, bi dakkaaaa dedim içimden. belki de infj saptaması doğrudur hakikaten.

önerdiği işler: social work, law, librarian, humanities, arts, psychology, graphics and multimedia.

hukuk yazmaktan son anda vazgeçip, kendini editörlük ve edebiyat dehlizlerinde bulan,bir süre djlik yapmış ve hala hukuk mu okusaydım, yanlış mı yaptım acaba diye düşünen, sahaf açsam ne güzel olurdu gibi hayaller kuran birisi için şaşırtıcı evet.

şöyle de tanımlamış kendisi, biraz fazla kredi vermiş ve kendimi insanlara adama gibi bir halim söz konusu değil, ama dengesizliğimi de açıkladığı için genel mantık kesinlikle doğru:

"NFJs are deeply concerned about their relations with individuals as well as the state of humanity at large. They are, in fact, sometimes mistaken for extroverts because they appear so outgoing and are so genuinely interested in people -- a product of the Feeling function they most readily show to the world. On the contrary, INFJs are true introverts, who can only be emotionally intimate and fulfilled with a chosen few from among their long-term friends, family, or obvious "soul mates." While instinctively courting the personal and organizational demands continually made upon them by others, at intervals INFJs will suddenly withdraw into themselves, sometimes shutting out even their intimates. This apparent paradox is a necessary escape valve for them, providing both time to rebuild their depleted resources and a filter to prevent the emotional overload to which they are so susceptible as inherent "givers." As a pattern of behavior, it is perhaps the most confusing aspect of the enigmatic INFJ character to outsiders, and hence the most often misunderstood -- particularly by those who have little experience with this rare type." (link) (bu da özeti)

16 000 test arasında en az yüzdeye sahip olan tip buymuş, ben de diyorum niye garip hissediyorum kendimi.(link).

feraha çıkmak

para sıkıntısı ve genel olarak sıkıntı ile klostrofobi ve fiziksel olarak sıkışmışlık arasında kurulan analoji ilginç şey. göğsüm sıkışıyor, boğazım düğümlendi denmesi üzüntü ve anksiyeteye işaret. "içim ferahladı" demek rahatlamaya, "gözüm gönlüm açıldı" demek, güzel bir görüntü karşısında duyulan hayranlık ve coşkuya işaret mesela. 

bu aralar parasal anlamda olmasa da, psikolojik açıdan feraha çıkmış durumdayım biraz daha. bilinçli yapıyorum sanki bunu, yaza çok iş yükü olacak diye, en azından bir zamanlar bizim de güzel zamanlarımız oldu, diyebilmek istiyorum, gibi gibi.

güzel zamanlarımız oluyor mu? normal, aslen rutinin sınırları içerisinde devam eden bir gidişat. şöyle özetlenebilir: iyi ile eh arasındayım, "ey"im. kitap okuma, belgesel ve film izleme, çay bahçelerinde muhabbet etme gibi isteklerim var.

geçen pazartesi itibariyle çılgın sosyal halimin önüne bir virgül koydum. öğlen yemeğe çıkarken birileri bana katılmak istediğinde dehşete kapılmaya başladım yeniden. sanki doldurdum da boşalmasını bekliyor gibiyim.

ev acayip güzel geliyor kulağa. güzel sebze yemekleri yapasım geliyor. tabii bütün bunlarda cuma sabaha kadar içtikten sonra doktorluk olacak kadar mide problemi yaşamış olmamın etkisi de olabilir. ama her şeyin asıl müsebbibi balkonu yıkamış olmam galiba. evin dışa açılan kapısı, geleceğe bakan aydınlık yüzü sevgili balkon.

bu domestik yazılar arasında geneline baktığımızda, domestik demeyeceğimiz, en fazla "rahatsız" olarak nitelendirebileceğimiz bir halet-i ruhiyem var. biri bana bu çelişkiyi anlatsın, çok isterim.

itiraf ediyorum. bütün bu coşkulu girizgahın arkasında ise az biraz eski yazdıklarıma göz gezdirmiş olmamın etkisi var. bakıyorum da depresyon ya da baudelaire'e selam ederek l'ennui buraların genel iklimi olagelmiş. başta daha genelgeçer saptamalardan ben diline doğru bir evrilme olmuş. söylenme tahtası haline gelmiş.

halbuki her gün inanılmaz keşifler yapıyorum ve sabahları perende atarak kalkıyorum yataktan.

kısa bir süre bir deney yapayım diyorum, bloga yaşamadığım her şeyi yazayım. gelecekteki kendimi kandırabilirim belki böylece. olmayan hayatın notları. bu yazıdan da çok sıkıldım nedense.

işyerinde biri 25 yaşına girdi. ona "çalışmak için çok gençsin" dedim. o sırada odaya giren 54 yaşındaki genel müdür müstehzi bir gülümsemeyle baktı bana. "artistik" çeken maalle çocuğu gibiyim, yeminlen.

7 Mayıs 2013 Salı

eski vs. yeni

daha anonim bir dilden ben diline doğru bir evrilme görüyorum bu blogda. ama son bir iki yıldır "kafama göre" felsefesini benimsemiş olduğumdan dolayı, artık o an ihtiyaç neyse, ona cevap verecek şekilde kullanıyorum buraları.

asıl şunu söylemek için buradayım, google'da gigantism'le ilgili okuduktan ve dünyada gelmiş geçmiş en uzun insanın 2,72 santim olduğunu öğrendikten sonra çok yorgun olduğumu belirtmek istiyorum. acayip yorgunum, bir de üstüne bıkkınım, hayat kimilerine zor, kimilerine de çok zor.

sevgiler,
c.

my death will be ambient

geri dönmek istediğim anlar vol.2

esracık iş yapıyor, ben sigara çay. bu ana dönülebilir mesela.











deli gibi dut yediğimiz zaman. bu da olur.

3 Mayıs 2013 Cuma

n'oluyor biliyor musun

karanlığın ilginç bir dünyası var. ortasında bir delik açık. çevresindeki her şeyi yutuyor. sürekli ona doğru kayıyor, ama bir türlü öte tarafa geçemiyorsun. zamansız. tekrarlardan oluşuyor. boş bir tünelde sabaha karşı arabayla gidiyorsun.

bu kadar keskin hatlı nesnelerin olduğu bir yerde bu devamlılık, bu döngü nereden geliyor diye soruyorsun kendine. griler ve siyahlar mesela. sarıya, sıcak olana yer yok. loop. metalin üzerinde zeytinyağı. zeytinyağının üzerinde parmaklarını gezdiriyorsun. göğsünde nahoş bir his. 

sonra yıldızsız bir gecedesin. etraf ışıksız. neye bastığının farkında değilsin. ıslak bir yüzeyde çıplak ayak yürüyorsun. mesela bu karanlık. organikle organik olmayanın tuhaf karşılaşması. soğukluk. 

soğuklukla çevrelenmek, ona kendini bırakmak, sana yaşadığını mı hissettiriyor acaba? mutlak yaşamsızlık. yargısız, yalnızca imgelerden oluşan bir dünya. 

karanlığın sağladığı şey: akışkanlık. ışıkla hakimiyet kazanan her şeyin yok olması, gölgelenmesi, etrafına karışması. mutlak yalnızlık.

ve doğa olarak ayırdığınla insan yapımı olanın aynı sönüklük ve yaşam yokluğunda birleşmesi. gri dalgalar, kurumuş ağaçlar, terkedilmiş araçlar. bu da karanlık. bir otoban. bu da karanlık.

insanın kendi imgesine dair aşkının gücünün tükendiği yer. hiçbir yerde yansımasını göremediği, dünyada açılmış bir uzay. korku: ölünün aslında ölmemiş olabileceği ihtimali. inlemeler, çatırtılar, tıkırtılar. karanlıkta çıkan her ses gaipten gelir.