31 Ekim 2012 Çarşamba

the things I tell you

biosphere'in the things I tell you adlı parçasında geçen "sorry to wake you up, I forgot to tell you something, the things I'll tell you will not be wrong" sözlerini içeren konuşma kısmı nedense bir çok etkiliyor beni. bir de wrong kelimesini real olarak algılama eğilimim var dinlerken.

bir gün biri, bayağı gelecek sayılabilecek bir gelecekte beni beyaz duvarlı, etrafı karlarla kaplı bir evin bir odasında, beyaz çarşafların serili olduğu yatağımdan sabahın ilk ışıkları sırasında uyandırsa ve bana "sana söyleceğim şeyler gerçek değil" diyerek söze başlasa ne olurdu acaba?

"ben yokken neler oldu?" diye sorabilir miydim mesela ona?


dizi sektesi (sevgili günlük vol. 3930)

dizi sonucu mini inme yaşıyor olabilir miyim? iki bölüm üstüste izleyince yamuluyorum, insanlar (sizz insanlarrr) nasıl film maratonu gibi şeyler yapabiliyorlar? düşük dikkat eşiği midir bunu açıklayacak şey? sanmıyorum. ya da dizide dedikleri gibi "I don't think so." ehehee. böyle gevrek şekilde gülesim geldi, nedense eşekleri aklıma getirdi bu gülüş. dizi izledikten sonra ingilizce konuşmak bir de.

bugün her yeri gazbombalamışlar. dün de aynı şekilde. çok fazla olduğu için artık özel bir fiil türetebiliriz sanırım bu eylem için. edirne'den ardahan'a aynı havayı soluyoruz ne güzel. "a word which describes feelings of comfort and solidarity since people from different backgrounds are breathing the same pepper spray everywhere." oxford dictionary'e bile girer bu kelime benden söylemesi. pepperspraybreathing (böylesi kelimelere almanca iyi gidiyor galba). hatta bunun üzerinden yeni bir milli bilinç bile inşa edebiliriz, benedict anderson şaşkınlıktan küçük dilini yutar, bütün teorileri altüst ederiz.

ama dizide de dediği gibi "being cynic is easy," bundan sonra daha az sinizm kolaycılığına kaçayım bari. ders olsun sana ey kırık hanım! böyle öğle tatilleri sırasında insan olup insan arasına karışmak yerine, uçarcasına her türlü sosyal etkileşimden kaçtığın, bir de inatla bazı insanları ilginç bulmadığını kendine itiraf etmekle, ilginç bulmama gibi bir kriteri azıcık kibirli olduğunun göstergesi olduğu için anlamsız bulma arasında gidip geldiğin bu günlerde sanki o alanda hakikaten hiçbir problemin yokmuş gibi sinizm perdesinin arkasına saklanıp bir gün daha geçti diyorsun ya sevgili kırık, buna biz literatürde kendinden utan, yeme bizi diyoruz. you should be ashamed of yourself!

29 Ekim 2012 Pazartesi

tv

sanırım bütün gün dizi izlemek ve oyun oynamaktan dolayı beyin merkezli sinyal hareketlerinde bir yavaşlama var. aptallaştım. bayram öncesi nerede bırakmıştım kendimi, gidip oradan alayım.

26 Ekim 2012 Cuma

huysuz

bir de yalnızlığa iyice alışıp huysuz bir insan oldum, çıktım galiba. rabbim kişiyi istanbul'un eline düşürmesin.

hold back the night

sanki büyük bir şey yapabilecekmişiz gibi, sanki hep birlikte olabilecekmişiz, cep paramızı paylaşacakmışız, sandviçlerimizden bir ısırık alıp manzaraya bakacakmışız, herhangi birimizin arabasıyla yola çıkacakmışız, bir şeyin parçası olmuşuz, olacakmışız gibi. sarılmak gibi. birlikte sıkılmak gibi. güzel bir filmi izleyip sinemadan çıkınca eller cepte susmak gibi. hep birlikte kaçmak, rüya görmek gibi. bir an sanki bütün bunlara inanılabilinirmiş gibi.

25 Ekim 2012 Perşembe

şaman

yıllar önce izlediğim şaman adlı film kalmış aklımda. tundra ve çöl.
ve yıllar sonra bir şaman tarafından tedavi ediliyorum: küçük bir kız yanağıma öpücükler konduruyor, kaçıyor, bir fil beni alıp çöllere taşıyor. sonra zorla göç ettirilen ve topraklarını geride bıraktığı için yıkılan kadına sarılıyorum, herkesi öpüyor, herkese sarılıyorum. mukti farklı bir zamana geçiyoruz, dedi, bu gördüklerin o farklı zamanda yaşanacaklardan bir kesit. ve dış dünya rüyama sızdı, ilaç istemeyene bir şey yapılamaz düsturundan sonra etraf genişledi, ferahladı. ama her zamanki gibi fazla insan, insan fazlası, ses fazlası yankı yaptı kafamda, çok geldi.

o sarışın velet benim çocukluğumun şekil değiştirmiş versiyonuysa eğer hem çok yaramaz hem de pek tatlı belirtmeliyim. ve koşmaktan topuklarımın aşındığı bugün ise karşıma çıkan kırmızı bantlar, turuncu güneş, kırmızı toprak, kırmızı karıncalar neydi bilmiyorum ama, tek tekinsiz anım kazındı aklıma: daha önce hiç görmediğim ama bir şekilde içine girdiğim, biblolarla dolu, şömineli ve sarı duvarlı banliyö evi ve koltukta oturan ve yüzü görünmeyen bir adam. işin eğlenceli kısmı ise şunlar: benim üzerimde bir pardesü, ayaklarım çıplak ve virginia woolf ile elele parkta yağmurun altında oturuyoruz. ben güvercinleri besliyorum, sonra sibirya'da kuzey ışıklarını izliyorum. bir ara kar üstünde askerler savaşa yürüyor, onları durdurmaya çalışıyorum.


fekat genel olarak enerji akışı rahat, trafikte sorun yok gözüküyor.

-you're so light gazelle, you're just floating.

--

geçen gün gördüğüm rüyada ise bir kedi duvarın tepesinde doğum yapıyordu, aşağı yuvarlanan iki yavru hemen yürümeye başlıyordu. aaa diyordum, kedi yavruları hemen yürümeye mi başlıyormuş?

ah beynim, vah beynim.

21 Ekim 2012 Pazar

kalabalık

uzun süre olmuş bir evin içerisinde 3 kişinin yaşayıp yaşam paylaştığı bir durumun içerisinde olmayalı. çok alışılmış tekliğe. insanın yalnız kalmadan da hiç yalnız kalmamış olduğunun bilincine varamaması interesting sayın dinleyiciler.

işte böyle bir şeyler.

18 Ekim 2012 Perşembe

rüya

karanlık ve yağmurlu bir günde yeni taşındığım bir apartman dairesinde balkonda ellili yaşlarında iki adam fark ediyorum. n'oluyor derken, anlıyorum ki bu adamlar ceset topluyorlar apartmanın balkonlarından. bunlar eskiden beri binada oturan komşularmış.

"çay içer misiniz" diye soruyorum adamlara. bir tanesi içeri geliyor ve ben bu cesetlerin kadınlara ait olduğunu ve sayılarının da aslında bir değil üç olduğunu öğreniyorum. "okan bayülgen'in programından sonra atmışlar kendilerini" diyor adam. "bu akşam da var ama niye beklememişler" diyorum. "her akşam var zaten" diyor.

bana söylemek istemediği, çekindiği bir şey var. adam iyi biri ama aksi, ben de çekiniyorum kendisinden. sonra anlıyorum ki açık açık söylemese de bu apartmanda her daireden toplanan siyah pis su üst katlardan fışkırarak çıkıyor. ve bu intiharların hepsi de bununla ilgili, söylemese de anlıyorum. sanki tüm apartman sakinleri onların intiharlarından sorumluyuz. içime bir sıkıntı oturuyor.

işte bu saatte beni uyandıran rüya, merhaba dünya. merhaba içselleştirilmiş suçluluk duygusu (evet yapabildiğim tek yorum bu oldu bu iç sıkıcı filmle ilgili olarak.)















bir de fonda sennen - hearsay çalıyordu uyanırken. kalkıp dinlemezsem rüyada "dinlediğim" şarkıyı, bir eksiklik hissediyor bünye.

hamiş: evet bir de resmini yaptım, ama perdeleri unuttum. rüyamda minder üzerinde uyuyan bir kedi yoktu.

16 Ekim 2012 Salı

iştah

insan iştahsızken iştahlılığı, iştahlıyken de iştahsızlığı tam olarak hayal edemiyor, nasıl bir "his" yarattığını kavrayamıyor sanki. bir his egemenken diğerine yer yok mu içlerde eşzamanlı olarak? nasıl işler bunlar, midemizde yalnızca bir sızıya mı yer var?

14 Ekim 2012 Pazar

çay yok bok için


çay bahçesinde olağan bir gün

Hikayelerin geride bıraktığı bir kalıntı ya da özetse eğer şimdiki zamandaki insan, sürekli bir tamamlanmamışlığı, bilinmezliği, eksiği arkasından sürüklüyor demek ki. Seni gördüğümde kapıldığım dehşet de bundandır belki. Hiçbir zaman duyamayacağım hikayelerinin olması, senin kolunu sürekli öyle sakin, masaya bırakmana yol açan o ilk farkındalık, kendine ilk dışarıdan bakışın korkutuyordur beni.

Bunu sana söyledim. Dağlar, ağaçlar ve kuşlar dururken yüzümün niye sana dönük olduğunu anlamaya çalıştım. Sonsuz tolerans sinir bozucudur. Özür dilerim. Söylediklerinin arkasında duran o söylemediklerinde hep aklım.

GERÇEK BİR KONUŞMA YAPAMIYORUM SENİNLE dedin. Ben nedense senleyken bir garibim. O sen misin, ondan da emin değilim.

Mesela yan masada yıllar önce kendini öldüren bir tanıdığıma neden benzettiğimi bilemediğim bir kadın oturuyor. İnce kaşları olabilir (Sanki hiç büyümemiş, tüylenmemiş; kaşsız, çok kaşsız). İnce yüzü yüzünden olabilir. (Bu yüze eşlik eden boyun uzun, oradan devam eden kollar uzun, eller kemikli, tırnaklar kısa, genel hal ve tavır uçucu).


12 Ekim 2012 Cuma

hayiayiay

bunu dinleyip de hayiayiay diye eşlik etmeyenle selamı kesiyorum. 



ekim

basamakları çıkmayı zorlaştıran bu kas ağrısının bana hala yaşıyor olduğumu hissettiren şey olması ne garip. ne olur sevgili ekim ayı, kolay geç olur mu? kas ağrısı, spor yaralanmaları gibi gündemlerim olsun. yan masada bir adamın şimdi söylediği gibi "o kız bir kültür abidesi" desinler bana haha.

11 Ekim 2012 Perşembe

sinir

"neden sinir?" diye sormak istiyorum kendime. gündelik bir takım önemsiz olaylardan dolayı böyle bir tepe atması haline girmek neden? derdin ne? gürcü müsün, nesin? manyak mısın?

10 Ekim 2012 Çarşamba

everywhere

 son nefesi verirken dj'den rica edeceğim şarkılardan biri. gece yolculuk yaparken de olur. 


9 Ekim 2012 Salı

turist gezdirmece

kentin bar ve sergi haritasında sanki yönümü bulabilirmişçine çıktığım yolculuktan alnımın akıyla çıkmanın mutluluğu içindeyim. neden politikaya atılmadığım soruldu bu akşam, çok ilgili ve bilgiliymişim. kendimi ancak "introverted"lıkla açıklayabildim ne acı. amerikalılık ilginç şey doğrusu.

8 Ekim 2012 Pazartesi

sevgili günlük v.8

spora adanmış bir hayatım olsun istiyorum. hayat çok acayip bir yer olsun diliyorum. geçen hafta oynanan voleybol sonrası salgılanan endorfin, akabinde gelen "hiçbir şey düşünememe" ve yalnızca ve yalnızca görevi top karşılamak olan bir beden olma hali o kadar güzel geldi ki haftalık voleybol seansının üstüne yüzmeyi de ekleyeyim diyorum. öyle işte sevgili günlük v. 8. bu yazıyı okuyan için anlamlı kılmak adına bir mesaj ekleyeyim o zaman: gençler spor yapın.

kötülüklerin anası içki

ne satırlar yazdırıyor insana sayın seyirciler. sabahına kalkıp okuyunca da insan, ağzınla içsen de kişilik bölünmesi yaşamasan keşke diye düşünmüyor değil. 

sonra sabahlarımız sakinliyor, birisinin yazdığı birkaç satır, bir kitabı okuyasımı getiriyor. o satırlar buraya da not oluyor.








"bazen bulacağımız cevapların bize salacağı korku, bir soruyla yaşamanın ağırlığından daha büyüktür"

diyor akif kurtuluş, mihman'da.

bir zamanlar oy

bir zamanlar birileri derdi ki bana iki insanın hayatı birbiri için kolaylaştırması bu kadar yüceltilmesi gereken bir şey değil. bu ölçüt değil.

ama ben bayağı zorlanıyorum bazen. cidden zorlanıyorum ve bu durumda ne yapılması gerek bilmiyorum. 

yabancılaşmalar, her an yüzüne oradan buradan çarpan yabancılaşmalar ve benim bu kadar zorlanmam. her şeye rağmen, bu kadar yıla rağmen. ve oyunken, sanki "gerçek" diye bir şey hepimizin bildiği bir adresmişçesine, o kadar emin yabancılaşıyorum. 

o an sanki havada top koşturuyoruz. sanki hepimiz kaleye yönelmişiz ve gole az kalmış, ofsayta düşülmemiş. her şey mükemmel. pozisyon muhteşem bir görsel şölen sunuyor bizlere. hepimiz hayranlıkla izliyoruz, top az farkla dışarı çıkıyor, sandalyelerimize popomuzu yerleştirmeye korkar, bir umut hani oturmazsak ve ağzımız açık donuk şekilde öyle kalırsak belki gol olur diye bekliyoruz. inanamıyoruz bu saçmalığa, çünkü bu kadar saçma olamaz. olmamalı. 

o kadar yerden bakıyorum ki bazen, taa en derinlerden. benim ilacım yok diyorum. gerçekten benim ilacım yok.

iyi geçen bir geceden trajedi çıkarmayı ancak sen becerirsin, o da yine perspektif farkından. en aşağılardan yukarıya doğru bakmak ve sadece ayak tabanlarını görmekten.

insanlık acısı diyesim geliyor, hümanist diye klişe dolabına kaldırılıyorum. bir çaresizlik var, oradan yalnızca ayak tabanları gözüküyor. ve dokunamıyorum, dokunulmuyorum. bir ben var benden içeride, yalvarıyor sürekli, onunla ilgilenmediğimde tüm ipleri çekiyor bir anda, hepimiz cennet halı sahamızdan en kuyulara yuvarlanıyoruz. ben ve ben. nevrotikliğimizin şahidi yalnızca duvarlar. 

bunu çekecek var mı bilemiyorum, bu durumun kelimesi var mı bilmiyorum. keşke konuşmadan yalnızca "coexist" edebilsek, var olsak. öylesi suskunluğa çok özeniyorum. 

2 Ekim 2012 Salı

life is short

hani şu "hayat xxx için çok kısa!" kalıbı var ya. düşünce izleme (sadhana) egzersizi yapar ikene....

- - -
bu egzersiz nereden çıktı, hiç bize böyle bir şeyden bahsetmemiştin süheyla diyenlere açıklayalım. şöyle ki özetleyelim çok kısaca, egzersizin arkasındaki argüman şu:


solipsist


ağaçlaşan insanlar, yapraklaşan parmak uçları ve toprağa dönüşüp dağılan kaşlarda beni çeken bir şey var. güzel, çok güzel kısa film.

1 Ekim 2012 Pazartesi

biter kırşehir'in gülleri

hayatımda ilk ve son kez kırşehirli olmak istedim. o gün açıkhava'da olaydım da çömeydim dedim.

çömenlerden ciren diselerdi bana.



ankara'nın olmayan rüzgarı bir başkadır

"aslında bir hikayemizi anlatmaya kalkışsak zamanın BEYNİ durur."

evet böyle sözler başka şarkıda yoktur. bendeki beyin de başkasında yok, tekleyip duruyor, 9 8'lik gidiyor bu aralar. yine de yeter ki sıkılmasın bunalmasın dikilitaşlı hanımlar. blogun depresyon haddi doldu, biraz biraz da avuntular. kayıt da azıcık kötüymüş, olsun o kadar.





deniz günlüklerinden

tekrar ve tekrar eşlikçim: