bir zamanlar birileri derdi ki bana iki insanın hayatı birbiri için kolaylaştırması bu kadar yüceltilmesi gereken bir şey değil. bu ölçüt değil.
ama ben bayağı zorlanıyorum bazen. cidden zorlanıyorum ve bu durumda ne yapılması gerek bilmiyorum.
yabancılaşmalar, her an yüzüne oradan buradan çarpan yabancılaşmalar ve benim bu kadar zorlanmam. her şeye rağmen, bu kadar yıla rağmen. ve oyunken, sanki "gerçek" diye bir şey hepimizin bildiği bir adresmişçesine, o kadar emin yabancılaşıyorum.
o an sanki havada top koşturuyoruz. sanki hepimiz kaleye yönelmişiz ve gole az kalmış, ofsayta düşülmemiş. her şey mükemmel. pozisyon muhteşem bir görsel şölen sunuyor bizlere. hepimiz hayranlıkla izliyoruz, top az farkla dışarı çıkıyor, sandalyelerimize popomuzu yerleştirmeye korkar, bir umut hani oturmazsak ve ağzımız açık donuk şekilde öyle kalırsak belki gol olur diye bekliyoruz. inanamıyoruz bu saçmalığa, çünkü bu kadar saçma olamaz. olmamalı.
o kadar yerden bakıyorum ki bazen, taa en derinlerden. benim ilacım yok diyorum. gerçekten benim ilacım yok.
iyi geçen bir geceden trajedi çıkarmayı ancak sen becerirsin, o da yine perspektif farkından. en aşağılardan yukarıya doğru bakmak ve sadece ayak tabanlarını görmekten.
insanlık acısı diyesim geliyor, hümanist diye klişe dolabına kaldırılıyorum. bir çaresizlik var, oradan yalnızca ayak tabanları gözüküyor. ve dokunamıyorum, dokunulmuyorum. bir ben var benden içeride, yalvarıyor sürekli, onunla ilgilenmediğimde tüm ipleri çekiyor bir anda, hepimiz cennet halı sahamızdan en kuyulara yuvarlanıyoruz. ben ve ben. nevrotikliğimizin şahidi yalnızca duvarlar.
bunu çekecek var mı bilemiyorum, bu durumun kelimesi var mı bilmiyorum. keşke konuşmadan yalnızca "coexist" edebilsek, var olsak. öylesi suskunluğa çok özeniyorum.