30 Eylül 2009 Çarşamba

poe'nun bulutlari

bulutlar, yeryuzundeki evlere, sokaklara, insanlara, odalara ve uykulara sanki sizacakmiscasina, asagi dogru suzulmuslerdi. bir uzum dali gibi uzattiklari kollari griydi. griyi kapsayan genis kirmizilik o aksamustunu daha da bogucu yapiyordu.
sanki hava da agirlasmisti, dunya nefes alamiyordu.

ve iste boyle bir halatin ucuna takip bulutlara bagladigim dusunceler, teker teker kopup kucagima dustuler. gokyuzunun yukunu biraz da sen tasi dermiscesine.
o gun yagmurlugumu giymeyi unutmusum.
kacarken cukurlara dusmusum, kirmizi tarlalardan gecmisim, sari sularda yikanmisim, bir vucutta uyanip ellerine bakmisim, kemiklerine dokunmusum, damarlarini saymisim.

kacarken bir koro sarki soyluyormus. bagira cagira, kakafonik sesler, tesekkur etmisim onlara.

kendimde uyanmisim.

bulutlar o gun darbe yaptilar sanki. komutanin eli dagin ucuna kadar degmis de, bir noktayi gosteriyor neredeyse. butun sehir halki, oglen uykularindan uyanmis, o noktaya dogru ilerliyor. ve bir sehirli olarak ben, uzaktan izliyorum onlari. bir sehirli olarak, fotograflarla buyumusum. hep bir adim geriden, fotograflar cekiyorum. hep kacarken, yetisemiyorum bir yandan.

o ruyada bu kadar korkutucu olan neydi?

bir aksamustu, poe'nun bulutlari yeryuzunu ele gecirmisken yeldegirmenlerinin sesi geliyor uzaktan. statik, ugultulu bir ses. bir sovalye goruyorum yakinlarinda, bana el salliyor. galiba dunyanin sonu geldi. onu gormemezlikten geliyorum.
yesil cimenlere bastigimizi fark ediyoruz, komutan hala dagin ucunu gostermeye devam ediyor. bir kagni geride birakilan postallari topluyor.

gruba bir turlu yetisemiyorum. nasil bu kadar hizli yuruyorlar anlayamiyorum. bulutlarin kabarik uclari asagi dogru sivrilmis ben gormeyeli. durup korkumun fotografini cekiyorum. dunyanin sonunun fotografi.

kendimde uyanmisim.

bulutlar yaklasiyor, insanlar uzaklasiyor. en iyisi yere uzanmak. sacimi tokadan kurtardim. yere yatiyorum. karin bolgemi korumak icin hicbir hamle yapmiyorum. geliyorlar. ben de bekliyorum. aklimda bir melodi var. o ana uymuyor hic uymuyor, sinirleniyorum. sus n'olur sus.

poe'nun bulutlari, kapaniyor uzerime.

25 Eylül 2009 Cuma

anlamaklar

heidegger'in bir varligi anlamaya dair soyledigi sozler geciyordu ceviriyle ilgili bir makalede. anlama (understanding) surecini agresif (siddet iceren diyelim) bir eylem olarak yorumluyordu. ve karsidaki varligi anlamadan onun otekiliginin yok olamayacagini soyluyor hemen akabinde.
yikici bir anlama sureci tamamlandiginda neye donusuyor yani?
heidegger okuyasimi getirmesi disinda (ki ne coklari okuyasim geliyor, derrida okuyasi gelince insanin uc cumleden sonra yoruluyor, okuyasimiz gelse kitaplari alsak da bir de anlasak... heideggerce konusursak, anlama surecinde metne yonelttigimiz enerji icimizde patliyor afedersin anlayamayinca) evet akademinin, doktoranin mazosist bir yani oldugunu soyleyenlerin ne demek istediklerini heidegger isiginda anlayabiliriz.
ve elbette agresyon varsa saldirganlik ve cinsellik de orada bulunuyor. anlama eylemi hem saldirgan hem de erotik surecleri olan bir seye donuyor.
simdi burada tahminim (heideggerle ilgili kisacik bir bolumden yola cikiyor sabirsizimiz, heidegger'in hepsini okuyamayacagini biliyor) en azindan kendisinin anlama surecinde "ideal anlama"dan bahsediyor oldugu. bu ideal anlama durumunun gerceklesmesi icin, bir seyi tam anlamak icin, o seyin butunluklu bir oznelligi (integral subjectivity) oldugunu var sayiyor olmaz miyiz acep? biliyorum "varlik"tan oznellige kaydik bir anda. orayi ben de cozemedim. bu durumda kendimizi de butunluklu algilamamiz gerekiyor demek ki. butunlugu olan varliklar olarak butunlugu olan diger varliklari "tam" olarak algiladigimizda aslinda tuketim/cinsellik surecinin disina cikmis mi oluyoruz? eh o durumda surekli bir anlayayazma durumundan bahsedebiliriz ancak zaten diyor sairimiz. anlayayazma durumumuz ise her kosulda siddet icerecek. evet diyalektik mevzular bunlar.

buyuk sozlerle ifade etmek istemiyor gonul ama kolaya kaciyor biraz: soze inancimin azaldigi su donemde, su agresyonu, akademik egoyu, egoyu da yaninda goruyor olmak, heidegger'in bu soyledigini daha da anlamli kiliyor gozumde. eh... akademik ve akademi disi okuyan ego(muz) hep vardi, ama sozle ilgili inanclarda da bir asinma olunca boyle kaliniyor ortada.

ve soze olan inancin asinmasi sonucu yerine gelen bir durum olmuyor. daga kusuyoruz ve fare oluyoruz gibisinden. soz ise yaramadigi icin soze kusmek gibi bir durum belki de.

heidegger'i belki hic okumayacagim ama en azindan krishnamurti'yi okumak istiyorum turkiye'ye dondugumde. bu da bilgisayar ekrani notu olsun.

---

ikincil olarak da oyle dertleri mayalaninca insanin icinde yogurt oluyor. o yogurt da bir bakmissin icini doldurtmus, hafif taslasmissin, eskisi kadar esnek, hareketli degilsin. sabirlisin. demek demek buymus bahsettikleri sey dedi port-royal.

gri ve kırmızı çarpışmış

düşüş tarihi yaklaşmış
gri ve kırmızı çarpışmış.

19 Eylül 2009 Cumartesi

y

elindeki taşları birer birer, sanki düşmelerinden zevk alırmışcasına yere bıraktı. taşlar kendiliklerinden düşmediler ama ona ağır geliyorlardı.
o düşen taşların ölüsüne bakarken bu şekilde elindeki her taşı düşürdüğünü ve en nihayetinde yaşamındaki taşların hepsinin uçuk birer anıya dönüşmüş olduğunu fark etti. taşlar düşüyordu ve onlar düştükçe yaşam uykuyla uyanıklık arası gelen görüntüler ve sesler gibiydi. ne ucundan tutabiliyor, ne de ismini koyabiliyordu. bir şey olmuştu ama... ne olmuştu?
bir çocukluk vardı ve onun üzerine yüklenen her anlam (k)ayıp kategorisine girmişti. bir sonrası vardı, tanışma faslıydı. tanışılan ne onu kabul etmiş ne de reddetmişti. köşesinden bakıp tanımaya, anlamaya çalışıyordu olan biteni. küçük taşlar. ve bunun da sonrası vardı, bazıları uyanış demişti ismine. uyanmış ve büyük bir açlıkla kahvaltı etmişti. çok açtı çok. ve önceki tanımalardan gelen taşların midesine oturduğunu ve artık aç olmadığını fark ettiği an...

işte böyle bir deniz gibi. ya da gözünü alan bir ışık gibi. onları böyle hatırladı. sanki üflese uçaçak olanlar. sanki üflese üzerindeki tozların dağılacağı bir takım yaşamlar. uykuyla uyanıklık arası hepsi soluklaşmıştı işte. hiçbirinde çok duraklayıp dinlenememişti belli ki.
ve şimdi elindeki son taşlar düşüyordu yere. hatırlasa bir şeyleri ah. hatırlasa ve dese ki, "evet böyleydi ve böyle olacak. hep aynı hikaye."
son taşlarını düşürmüştü yere. aceleyle kurtarmaya çalışırken onları yerçekimini unutmuştu. ve aceleyle toplarken, koyacak yer bulamadı onları. göğsü hiçbir şeyi taşıyamıyordu çünkü.
yaşam (hayat kadar büyük olmayanı, daha somut olanı, düşününce aklımıza arabaları, caddeleri, yürüyen insanları getireni) çoğunlukla bir türlü biraraya getiremediği kopuk kopuk hayallerdi. ve birileri tutbiliyorlardı o taşları ellerinde, emindiler. sanki ona öyle geliyordu ki bir tek o... ve biliyordu, bir tek o olamazdı. her şeyin ismi vardı. ve kendi ismini bulamazken, çocuklukta, az gelişmişlikte, iradesizlikte ancak isimler tanıdık gelirken, taşları elinde tutamayacağını biliyordu en azından.
yaşam hayal meyal hatırlanan kırık anlardı. ve en azından düşürürken taşlarını, o anın da bir hayale dönüşeceği umuduyla düşürdü onları.

----
bilmiyordu, anlamıyordu ve yapamıyordu.

http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/8248589.stm

17 Eylül 2009 Perşembe

ceviri

ceviri nasil zor bir seydir. simdi ceren'in rezalet cevirisini bir karsilastiralim orjinaliyle.

Two Girls (by Howard Nemerov)

I saw again in a dream the other night
Something I saw in the daylight years ago
A path in the rainy woods, a shaft of light,
And two girls walking together through the shadow,
Through dazzle. 'till I lost them on their way
In gloom embowering beyond the glade.
The broght oblivion that belongs the day
Covered their steps, nothing of them remained,

Until the darkness brought them forth again
To the rainy glitter and the silver light,
The ancient leaves that had not fallen then.
Two girls, going forever out of sight'
Talking of lovers, maybe, and of love:
Not that blind life they'd be the mothers of.


Şimdi de arkadaşımız bendenizin berbat çevirisini yayınlıyoruz:

Iki Kız

Geçen gece yine girdi rüyama
Yıllar önce günışığında gördüğüm
Bir ışık hüzmesi, bir yol, ıslak ormanda,
Ve iki kız yürüyorlar gölgenin
Ve parıltının içinden. Onları kaybedinceye dek
Kayranın ötesindeki kasvetin içinde.
Parlak günle gelen unutuş
Sildi izlerini, kalmadı bir şey geriye

Karanlık onları yeniden doğurana dek,
Gümüşi ışığa ve ıslak ışıltıya,
Kadim yapraklar düşmedi yere bir daha.
İki kız, gidiyorlar yok oluncaya dek
Belki sevgililerinden ve aşktan bahsederek.
Anası olacakları şu kör hayat yerine.

Uğraşıyorum, anlatim bozuklugu komasi geciriyorum. daha da olmuyor olmuyor, 3 satırda cümle kurulur mu?

16 Eylül 2009 Çarşamba

nasil da zor huzur icin engellere takilmadan disari atmak kendini. belki karli bir gunde...

thank you port-royal


bir pencereden bakiyorum her seferinde. ve her seferinde gordugum sey kar taneleri. bir kedi var balkon demirinin ustunde, kuyrugunu kaldirmis, kar gibi kar beyazi, asagilara bakiyor. kedi oluyorum ben de. port-royal yardim ediyor. ilk once bir yurt odasi camindan kari gorusumle uyaniyorum. sonra besiktas'taki bir evde, bir pencereden yagan kara bakiyorum. susan yollari dinliyorum. kapsaniyorum, ustum ortuluyor. karlarin altinda, gozlerim eriyen damlalar kadar islak, kirmizi burnumun hissizligine, burnumun aslinda orada olmayisina hayretler ederek, kahkahalar atarak, inanmayarak, inanamayarak yatiyorum oylece. muzik yardim ediyor elbette. ortu gosteriyor oldugu gibi olani.
sonra baska bir kar geliyor aklina insanin. bir parkin icinde yuruyen 4 kisi, bir tanesi kacamak bakis atarken arkaya, sanki aklimda kalmamasindan cokca korkup, bir turlu ulasamayip o ana, fotografini cekiyorum gordugumun. bir tanesi yikiyor digerini karlarin ustune. bogusuyorlar, gogsum dolu dolu. islatiyoruz coraplarimizi.

butun bunlari dusunurken iste, port-royal'in muzigi bir isik yakiyor gozlerimin onunde. taneler hizlaniyor, hizlandikca hizlaniyor. bir seyler yapasam var ve yetmiyor. olesim geliyor neseyle. bir anda aradan gecen yillari yok edercesine butun bu anlar toplaniyor, karsiz, tek basina bir yatagin ustune konuyor. o yatagin uzerine konan tanelerle yorgunlugumdan siyriliyorum. huzurlu bir dikkat geliyor, sanki hayattaki dogru hizi bulmusum gibi. nefesin dogru aktigi tempoyu, kara her tarafiyla basan ayaklari, hepsinin hizini, hepsinin yavasligini kavramisim gibi. ve sanki butun bunlara odul olarak ayaklarim bir his gonderiyor yukarilara dogru, cok kar topu oynamisim da sogukta donan ayaklarimi kaloriferde isitiyormusum gibi. sanki zaman hic olmamis, cunku cigerlerim buna izin vermemis, bir anin icinde sonsuza kadar devinebilirmisim gibi.

kings of convenience

yillardir dinlemiyordum herhalde bu albumu. bir anda evi degistirip havayi yumusattigini fark ettim yeniden.
---
homesick

searching boxes underneath the counter,
on a chance that on a tape I'd find...
a song for someone who needs somewhere to long for.

Homesick.
Because I no longer know where home is.
---


14 Eylül 2009 Pazartesi

13 Eylül 2009 Pazar

from "sympathy"

"So will the sun shine on glass and silver the day I die. The sun stripes a million years to the future; a broad yellow path; passing an infinite distance beyond this house and town; passing so far that nothing but sea remains, stretching flat with its infinity of creases beneath the sunlight." (woolf 111)

12 Eylül 2009 Cumartesi

ne oldum, nasil insan oldum ben de anlamadim.
murcof'un icine batip bir daha cikmayasi varmis hayal dunyasi derin fahriye abla'nin.

11 Eylül 2009 Cuma

leyland kirby - when we parted my heart wanted to die

uzak

uzak'i ilk defa izledim.
cok guzel oldu. cok.
Bir Intihar Aksami Uzerine Soylenti

Kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam

Kısacık serin bir akşam
kelebeklerin atlarla yarıştığı
yoğun bir akşam
bazı mektuplar damgalandı postanelerde
oturuldu bir takım şarkılar söylendi
bir adam bir kadının kapısını vurdu
kısacık bir akşam

Neyi söylesem bir kahramanlıktı
içinde azıcık buluştuğumuz
bir bulutla bir kağıt peçete arasında
kısacık yoğun bir akşam
şaşırdım hüznümü nerelere bıraksam
bir yanda kasıklarımın sarsılmaz gücü ve
kısacık yoğun bir akşam

Her şey bir unutkanlıktı
arada bir deliler gibi kavuştuğumuz
tüfekle vurulmuş bir parsın yarasında
kısacık yoğun bir akşam
biliyordum bir soğuktu nereye varsam
bir yanımda bir el bir yanda vazgeçilmez bir sancı ve
kısacık yoğun bir akşam.

Kim karıştırdı gerçekliğine
yaşadığım sonsuzluğun
ve oturuldu bir takım şeyler söylendi
imla kurallarıyla mutsuzluk üstüne
kısacık bir akşam
duraladım ne yapsam

Kim karıştırdı gerçekliğine
su terazilerindeki ensizliğin
ve fotoğraflar çekildi ben çıkmadım herkes eğlendi
araba vapurlarıyla denizsizlik üstüne
kısacık bir akşam
o kadar kısa ki bir akşam

yüzümü suyun ardında buldum
kıyılar bu yüzdendir öyle dediler
kısacık yoğun bir akşam
serin bir akşam öyle söylediler...

Turgut Uyar

*cok, cok bir siir. asli'ya paylastigi icin tesekkur ederim. simdi duvarimda, arada bir okutuyor kendini.

7 Eylül 2009 Pazartesi

hazir uyuyamiyorum

bazen diyorum ki butun insanlik batsin. herkes manipulatif, herkes rezil. burada da oyle elbette. kiziyorum annemle babama, bir miktar daha bana hayatla bas etme stratejisi bahsetseydiniz yahu. yani soyle isini bilen insanlarla karsilasinca ya ugrasacaksin ya susacaksin durumu oluyor. tabii ki bu seferki isini bilen ot kafali "iyi adam" alt komsusu olmakta. yani burada bir cocukluk simulasyonu yaratmisken ben, amerikadasin, gelmisin kac yasina huzurum kacti resmen. bir insan surekli bi de boktan muzik dinler mi ya?

4 Eylül 2009 Cuma

milliyetcilik

sozlukte siyaset meydaniyla ilgili yazilanlari okuyordum. 13-14 yasindaki cocuklara nasil anlatilir diye dusundum: milliyetciligin, milletin, etnik kimligin, halkin, kulturlerin ne oldugu. nasil birbirinden farkli seyler oldugu.

kahve sigara yaparken icimden de dusunuyordum, bana sorulsa, anlat deseler bu cocuklara ne dusundugunu. ne kadar zor, egitim sisteminden gecmis, henuz padisahlardan, kumandanlardan, savaslardan uzaklasamamis cocuklara bunu anlatmak. biri cikip diyebiliyor cunku, turk kimligi ust kimlik olsun diye.

baslasam diyorum, aklima ilk olarak benedict anderson geliyor. milliyetciligin ne zaman dogdugu, aslinda ne kadar yeni bir kimlik algisi oldugunu soylesem diyorum. binyillarca insanlar bu sekilde yasamadilar, bu sekilde tanimlamadilar kendilerini, ama simdi ne kadar gercek, ne kadar bize dair, ne kadar dilimizde algimizda desem. bakin o da irlandali ama bunlari soyluyor desem. yok olmayacak.

'otekilestirme' desem. ne kadar aciklanamaz hale geliyor bu kavramla da. (ya da ben aciklayamiyorum:). otekiler o kadar cok ki hayatta 'oteki' taniminin muglakligini bir kenara biraktigimizda. farklilar sonsuz. ve hayati "anlasilir" kilmak adina, onunla basa cikabilmek adina insanlari bu kategorilerin icerisine sokup sokakta yuruyoruz biz desem. ama bu kategorilerin neye gore nasil olustuklarini bir dusunsek desem. bize oteki olanin zamanla ve mekanla ne kadar degisebildigini, en azindan sabit olmadigini aciklayabilsem. olmuyor. yine kendime konusuyorum.
baskin oran'in gecen gunku makalesinden ornek gostersem dedim sonra. baskin oran ismi ne kadar fazla sey anlatiyor. boyle bicak sirtinda bir mesele, isim verdigin anda o isme yapistirilmis bir suru etiket senin de oluyor.

ve kendi universite egitimimi hatirliyorum sonra. universite 1deki sudan cikmis balikla basa cikma halini. cogu insanin ilk genclik yillarinda hayatlarinin parcasi olmus; bayrak ve turkluk etrafinda toplanmis rituellerin bir insan buyurken nasil bir rol oynadiklarini dusunmek yetiyor aslinda bu sudan cikmis balikligi anlatmak icin. milli tarih anlatisi disindaki herhangi bir seyle karsilastiklarinda bircok insanin verdigi sert tepki, ya da yine bircoklarinin hissettigi 'bugune kadar gudulmusum' hissi acikliyor aslinda o anlatinin hayatlarimizda ne kadar onemli bir rol oynamis oldugunu.

sigara bitti ikincisini yaktim ama. eriskin insanlara degil de, cocuklara anlatamamak hali umitsizlige surukledi beni. bu konuyu bu bicak sirti halinden cikarmak isterdim cunku. cocuklarin, egemen anlatinin disinda bir sey duyduklarinda sert tepkiler vermemelerini, ya da salak gibi hissetmemelerini isterdim cunku.

bir yandan da iste boyle umitsizlikler hareketsizlige surukluyor insani dedim. belli de olmaz, belki bu bicak sirti durum o cocuklarin dunyasinda daha konusulabilir, anlasilabilir bir hale burunur. bir sekilde konusabilmeliyim, konusabilir olmaliyiz.