31 Ekim 2011 Pazartesi

kaboooom

gaipten gelenleri karşıladık tren garında. bavullarını koydular sıra sıra, yan yana. içlerinden huzursuzluk, inleme gibi bir şey çıktı. daha öncekilerden farklıydı, belirsiz diye etiketledik.

karanlık gözlü yaşlı bir kadın, siyah başörtüsünü serdi, oturdu yere. ilerledik önüne doğru, ikna için. uzatmadı elini bize. zorla aldık onu, kol kola girdik, sürükledik. sanki aynı bedenden birçok ses çıkarıyordu. bekledik tek kişi konuşsun diye. olmadı. ancak ince bir ıslık duyduk, kulak kabarttık. ıslığı bozuk bir müzik izledi, dayanamayıp kulaklarımızı tıkadık, yine olmadı. piyanonun bir tuşu kırıktı. 


29 Ekim 2011 Cumartesi

en güzel gün



















- şu tepenin üstünde biri var galiba. 
- evet, bize bakıyor sanki. yanımıza çağırsak mı onu da?
- halinden memnun gibi duruyor. bırak dokunma. 
















-kuşları izledik yakından. yüzüstü yatıp çenemizi dayadık çimenlere. soluğumuz dahi duyulmasın diye nefesimizi tuttuk, nasıl olduysa bizden kaçmadılar. 

27 Ekim 2011 Perşembe

açık kalp ameliyatı

bir yarık açsak açsak göğsümüzde. elmaları doldursak doldursak göğüs kafesimize. bir tane ağzımıza tıksak domuz olsak. masalara serseler, elelaleme rezil etseler bizi. biz üç domuz ahalinin maskarası, insanlığın yüz karası olsak. kırmızı örtüler serseler masalara, kırmızı elmalar ve pembe pembe kollar. az buçuk groteskten korkunç olsak.

deliler bize karşı birleşebilir mi dersin? delilerden bir topluluk olur mu?

sevgili toplum, sana deli olduğunu anlatmaya çalıştım, beni dinlemedin. sonunda beni de delirttin.

metro blues

Bir aydınlanıp bir kararan duvarlar, soldan sağa doğru akıyorlar. Duvarlara bakarak yapılan yolculuk bir şeyler anlatıyor. Sonuna kadar açılan klima havadaki ağır ter kokusunu dağıtmaya yetmiyor. Bakacak yeri olmayan göz, odağını bulamamanın paniğini yaşıyor her seferinde. Dost başa, düşman ayağa bakıyor. Ayaklar galip geliyor.

Metronun kederi komik. Yirmi dakikalık yolculuk ne anlatırsa o. Çok kısa hayata saydırmak için, çok uzun her gün tekrar etmek için. Ama şu boğulma yok mu şu boğulma, havasızzz kalma. Böyle bir tekrara, her gün yapılan bu yolculuğa nasıl alışamaz insan?

Hani sonunu getirmek açısından. Metro ilerlese, dalsa dalsa. Dünyanın merkezine doğru giden bir metroda gittikçe ısınsa hava. Hani bu işin bir yere varması açısından. İlk önce tereddütlü bakışlar fırlatsak birbirimize. Olan bitene anlam veremesek. Yeraltı tünellerinden gide gide inatla daha da derine sürse makinist. Tereddüt korkuya dönüşse, ayaklar aradan çekilse. Kocaman açılmış gözlerle baksak birbirimize. En dibe gidiyor metro. Daha dibe vurmak imkansız, daha kötü olması mümkün değil. Bir birlik beraberlik duygusu. Birileri atıldı hemen öne, bir vagondan diğerine koşarak ilerlemeye çalışıyorlar. Bir ayaklanma başlıyor metroda. Dibe doğru spiraller çizerek ilerleyen bir toplu taşıma aracında. 

Yok, olmaz ama. Bu da olmaz, bir an uyanır rüyasından yolcu. Işıklar yine akıyordur önünde. Kadın yolcu yanında oturan adamın iki yana açtığı, dünyayı kucaklayan bacaklarından kaçıyor, köşeye siniyordur bir popo hamlesiyle. Ve kitap okuyanlar elbette. Metroda bir gizem, bir aşkınlık yakalamaya çalışır, ama olmaz. Hiçbir şey olmaz. 

26 Ekim 2011 Çarşamba

north


son günlerin arka fonu, bu albümünde hızlanmış olan tobias lilja'nın north'u. hızlı hızlı yürümeye, yetişmeye yetişmeye yetişmeye yarıyor en çok. şehri biraz olsun büyülü kılmaya yarayan yeni oyuncağım.

19 Ekim 2011 Çarşamba

neden melodikayı severiz


bu yüzden diye başlayan bir cümleye esin verebilecek bir şarkı yukarıda. tatile çıkar bizi melodika, hatta tatile değil daha da uzaklara çıkar. buğdayların üzerinde sarı turuncu akşamüstüyken kulaklarımızda yankılan melodika. koyu saçlarının uçları güneşten parıldadığında, hava ne sıcak ne soğuk olduğunda, uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasında bir ihtimalin sesi melodika.

pastoral şairiniz bildirdi.

anjos


yabancılaşmayı ne kadar öznel algılıyor insan ve halbuki temsilleri ne kadar da tüketilmiş, bir nevi klişeleşmiş. (ve edebiyat burada sağ olur, iyi ki var olur, henüz hala dillendirebiliyor herkesliğimizi ve ayrıksılığımızı)  metrodan iniyor insan, aynı itişip kakışan kalabalık içerisinde bir an olsun tepeden kendine baktığında, ah evet ne kadar ona ait değil bu dünya, ve ne kadar herkese ait değil o dünya.

benzerlikler umut ve umutsuzluk kaynağı aynı anda.

18 Ekim 2011 Salı

nefesini tutmuş dünyayı izlerken, ona doğru yaklaşan küçük dalgaya doğru uzanmışken, ıslaklığında parmaklarını hafifçe oynatıp biraz gülümseyecekken, dalganın canlılığının ona kadar yetmeyip kumda yok olduğunu seyreden adami dinliyorum şimdi:

"Dün akşam Champ-Elysees'de oturduğum kahvede büyük bir kuş sürüsünü ürkütmüş bir adama benziyordum. Bana doğru gelen bir yığın renkli ve telaşlı uçuş, yüzümü, gözümü sıyırıp geçen kanatlar. Ve sonra boşluk [...] Bazan bu kadarı bile olmuyor. Her şey, bütün hayat, ölü bir dalga gibi ayaklarınızın ucunda kırılıyor. Ve siz, kirli bir suda bir yığın çakıltaşı, yosun parçaları arasında yalnızlığınızı seyrediyorsunuz." (Ahmet Hamdi Tanpınar)


5 Ekim 2011 Çarşamba

müzikli bir akşam sonrası 2007 yılı ekim ayı dökümü:

simdi 3 ekim persembe zita swoon konseri, 17 ekim çarşamba a hawk and a hacksaw konseri, 19 ekim cuma film ekimli olması gerekirken yanan biletli akdenizli cuma gecesi. bütün bunlar da hatırlama babında denemeler.