20 Aralık 2016 Salı
16 Kasım 2016 Çarşamba
phantom of the opera
müzikalden sahneleri gözümde canlandırıp şarkıları dinliyorum. kalbime neden bu kadar dokunuyor bilmiyorum. belki çocukluğumda albümü dinlediğim için, belki müzikal izlediğimde beni hayal kırıklığına uğratmadığı için ya da içimdeki romans personasını dışarı çıkardığı için.
dışlanmış phantom'ın uyumsuzluğu ve kibrinin bir aradalığı, suçlu ve dışlanmış olmaya doğru evrilen hikâyesi etkiliyor insanı. şiddetle sevgiyi alabileceğini sanması. bir yandan fark ediyorum ki christine'den my triumph diye bahsediyor. nesneleştiren bir bakış da var bir yandan.
gerçekten dönülmez noktada mıyız, belki birkaç güne görürüz.
dışlanmış phantom'ın uyumsuzluğu ve kibrinin bir aradalığı, suçlu ve dışlanmış olmaya doğru evrilen hikâyesi etkiliyor insanı. şiddetle sevgiyi alabileceğini sanması. bir yandan fark ediyorum ki christine'den my triumph diye bahsediyor. nesneleştiren bir bakış da var bir yandan.
gerçekten dönülmez noktada mıyız, belki birkaç güne görürüz.
23 Ekim 2016 Pazar
londra
londra'da son 3 gün. kültür-sanata kendimi adadığım bu günler belki de yaşam hikâyem için bir kitap ayracı işlevi görür, belli mi olur.
burası çok canlı bir şehir. sokaklarında rahat olunan, ama pahalı olan, göçmenlerin emeği üzerinden yükselen, paran varsa yaşaması güzel bir şehir. olağanüstü boğucu hâle bürünmüş olan, bir şeylere koşuşturmaktan herhangi bir konuya derin bir ilgiyi bir türlü yöneltemediğin türkiye'den sonra iyi geldi.
burası çok canlı bir şehir. sokaklarında rahat olunan, ama pahalı olan, göçmenlerin emeği üzerinden yükselen, paran varsa yaşaması güzel bir şehir. olağanüstü boğucu hâle bürünmüş olan, bir şeylere koşuşturmaktan herhangi bir konuya derin bir ilgiyi bir türlü yöneltemediğin türkiye'den sonra iyi geldi.
18 Ekim 2016 Salı
ekim 2016
yıllar ve aylar geçmiş gibi. londra'da bir evde, iki arkadaşım bir diziden bahsederken, ben de düzelti yapıyorum. bazı anlar, örneğin kulağımda çalan from the mouth of the sun şarkısı, st.louis günlerini hatırlatıyor. gerçekliğin tek referansının - en yakın referansının - biz olduğumuz düşüncesi böyle anlarda güçleniyor. sanki aynı günler, aynı anlar, türkiye'den uzak şekilde gecenin bir saatinde yazılan yazılar ve dinlenen müzikler eşliğinde yeniden yaşanıyor. zaman ilerlemiyor.
5 Eylül 2016 Pazartesi
dört duvar
gittikçe dört duvar arasına kapanıyor, bundan da tuhaf bir zevk alıyorum. sanki sonsuza kadar orada kalabilirmişim gibi. arada tek ihtiyacım biraz yeşillik görmek, hava almak olur, gibi gibi. biraz ülkenin durumunun etkisi var bunda. baktığım yeri ruh hâli süngecimden görüyorum. zaten çok da dokunan yok. işte bu yüzden de, kalbimi şefkatle eğitip dışarı öyle çıkacağım.
11 Ağustos 2016 Perşembe
keyif
şu an keyfim yerinde. kahvem bitti. quietus'un 2016'nın en iyi albümleri listesinden albümler arasında gezinip işle ilgili bir iki şeye bakınıyorum. bu sabah kahveciden çıktığımda, ön tarafında duran masaya oturup yeni başlayan günde açık havada oturasım gelmişti. sonra aklım bu bloğun açılmasına vesile olan st.louis günlerime gitti. yemyeşil bir üniversite kampüsü, o kampüs içinde bir kahveyle başlayan günler. evden uzakta olmanın tedirginliğini giderebilen anlar. güne böyle başlamış olmak, çok da bir sebep gerektirmeksizin iyi hissedişin bu anlara tesir etmesini sağladı.
bu akşam ise yine kendi karanlık dehlizlerime dalacağımı düşününce biraz huzursuz oldum. ama oraya takılmıyorum. açık havada bir masa, kahve ve güzel müziğin imgesini gözümün önünde tutuyorum. bu gezegende otuzu aşkın yılın sonunda olmayana şükretmeyi öğreniyor insan.
bu akşam ise yine kendi karanlık dehlizlerime dalacağımı düşününce biraz huzursuz oldum. ama oraya takılmıyorum. açık havada bir masa, kahve ve güzel müziğin imgesini gözümün önünde tutuyorum. bu gezegende otuzu aşkın yılın sonunda olmayana şükretmeyi öğreniyor insan.
27 Temmuz 2016 Çarşamba
jung
bugün de carl jung'un bir sözünden etkilendim. İnsan nasıl şu varoluş endişesinden kurtulurum sorusunu sorarken farkındalık yaşadığında bazen beraberinde acıyı da getiriyor bu. jung da bunun üzerine şöyle demiş:
"there is no coming to consciousness without pain. people will do anything, no matter how absurd, in order to avoid facing their own Soul. one does not become enlightened by imagining figures of light, but by making the darkness conscious.”
"there is no coming to consciousness without pain. people will do anything, no matter how absurd, in order to avoid facing their own Soul. one does not become enlightened by imagining figures of light, but by making the darkness conscious.”
21 Temmuz 2016 Perşembe
uyumsuzluk
iş yaptırılmak için iş yaptırıldığını düşündüğüm anda konudan kopuyorum. nedense çoğu yaptığımız işi de bu anlamda önemli bulmuyorum. oyun oynuyoruz düşüncem güçleniyor. yaptığımız işlerin doğrudan sonuçları olmadığında önemini hissetmekte zorlanıyorum, özellikle stk faaliyetleri söz konusuysa insanların süreç içinde gösterdikleri ego ve hırsa sürecin kendisinden daha fazla dikkat etme eğilimim olabiliyor. yıllarca da bunun suçluluğunu hissettim, ama hayır, yaptıklarımızın yüzde doksanı önemli gelemiyor bir türlü. bunun üzerinden kurulan unvanlar, pozisyonlar da bir o kadar boş geliyor.
19 Temmuz 2016 Salı
dar
memleketin dar geldiği günler. çok yazamıyorum. hayatımla ilgili radikal bir takım değişiklikler yapmamı gerektiren bir durum doğuyor. bu arada kafamı dağıtmaya çalışmak dışında bir şey yapamıyorum sanki.
27 Haziran 2016 Pazartesi
bütünlük
"taşlar yerine oturuyor" gibi yaşamın kaosunun dışında, anlamlı bir sonuca doğru ilerleyen bir olaylar bütünü varmış izlenimi veren cümlelerin verdiği rahatlık.
16 Haziran 2016 Perşembe
birtakım şarkılar
bir takım şarkılar bitmeye yakın dinleyeni ufak bir endişe kaplıyor. belki de bu hazırlıksız yeryüzüne düşme korkusu. şarkının bitişi paraşütsüz bir inişe dönüşüyor.
bkz. murcof /vanessa wagner - variations for the healing of arinushka
14 Haziran 2016 Salı
bir ay sonra
2 tören, 1 uzun 1 kısa tatil, adaptasyon sıkıntıları yaşanan günler, endişeyle kalkılan rüyalar, ağustos ayına tanımlanan bir son başlangıcı, 2 kitap sonrası buradayım.
gigi masin adlı bir grup (müzisyen?)in parçası çalıyor, güzel. işteyim. nedense duygu denizlerinin derinliği arttıkça artıyor, dibi bir türlü görünmüyor. en çok denizin içindeyken, bir takla attıktan sonra gerinip tüm eklemler açılınca bir özgürlük hissi geliyor. parça parça anların çoğu aynı sosyal anksiyete sokağına çıkıyor. geçtan, dışarıdan tamamen yabancılaşmış insanın trajedisi gibi yok diyor. bizde duygusal karşılık bulmayan konular üzerinde düşünmeme eğilimindeyiz. hatıralarımız tehdit altında hissettiğimiz zamanlarla bir korelasyon içeriyor. ve diyorum ki artık şu kulaklardan kurtulsam da tüm müzikler kafatasımın içinde çalsa.
bu 1 aydan hatırladıklarım fragmanlar halinde. keşke bir araya gelseler de anlamlı bir bütün oluştursalar, bir yoldaymışım hissini verseler. yarı uykuda yarı uyanık aklımdan geçen sahneler, mırıltılar, hafif bir huzursuzluk, alnıma yapışan saç telleri, sıcak, bodrum katı nedense, sokakta yürüyenlerin adımları duvarda akan gölgeler. renkler mavi, kırmızı, güneş batıyor. sen iyi olursan ancak dünya da iyi olur.
bazen gençliğin boynuna yapışıp kanını emesim geliyor. hmm gençlik.
işte böyle duygular başa bela. duyguları düşününce aklıma nedense sudan, dalgadan başka bir şey gelmiyor.
haziran, temmuz, ağustos...
gigi masin adlı bir grup (müzisyen?)in parçası çalıyor, güzel. işteyim. nedense duygu denizlerinin derinliği arttıkça artıyor, dibi bir türlü görünmüyor. en çok denizin içindeyken, bir takla attıktan sonra gerinip tüm eklemler açılınca bir özgürlük hissi geliyor. parça parça anların çoğu aynı sosyal anksiyete sokağına çıkıyor. geçtan, dışarıdan tamamen yabancılaşmış insanın trajedisi gibi yok diyor. bizde duygusal karşılık bulmayan konular üzerinde düşünmeme eğilimindeyiz. hatıralarımız tehdit altında hissettiğimiz zamanlarla bir korelasyon içeriyor. ve diyorum ki artık şu kulaklardan kurtulsam da tüm müzikler kafatasımın içinde çalsa.
bu 1 aydan hatırladıklarım fragmanlar halinde. keşke bir araya gelseler de anlamlı bir bütün oluştursalar, bir yoldaymışım hissini verseler. yarı uykuda yarı uyanık aklımdan geçen sahneler, mırıltılar, hafif bir huzursuzluk, alnıma yapışan saç telleri, sıcak, bodrum katı nedense, sokakta yürüyenlerin adımları duvarda akan gölgeler. renkler mavi, kırmızı, güneş batıyor. sen iyi olursan ancak dünya da iyi olur.
bazen gençliğin boynuna yapışıp kanını emesim geliyor. hmm gençlik.
işte böyle duygular başa bela. duyguları düşününce aklıma nedense sudan, dalgadan başka bir şey gelmiyor.
haziran, temmuz, ağustos...
13 Mayıs 2016 Cuma
az kaldı
törenler ve tatillere.
ben de bu arada bittim. bir de ay belirledim, ismini de ağustos koydum.
ben de bu arada bittim. bir de ay belirledim, ismini de ağustos koydum.
1 Mayıs 2016 Pazar
29 Nisan 2016 Cuma
3 yıl
1 mayıs 2013'ün üzerinden neredeyse 3 yıl geçmiş olacak. bir fotoğraf gördüm o günden. o 1 mayıs ve sonrasında izleyen süreci hatırlıyorum. bir şey başlamış da, biz ancak sonrasında ayırdına varmıştık içinde sürüklendiğimiz şeyin. ucu gezi'ye varmış ve hiç yaşamadığımız zamanları yaşatmıştı bize. şimdi biraz yarım kalan bir aşk hikâyesi gibi bakıyorum o zamanlara. 2013 mayıs ayı çok özel kalacak benim için.
14 Nisan 2016 Perşembe
gidge
gidge dinliyorum ve iş arkadaşlarından biri bu departmanımdan memnun olup olmadığımı sordu. sonra eski departmanımın birikimimi kullanmama müsaade etmediğini, şimdi içinde olduğum departmanın birikimimi yansıtmam için daha iyi olduğunu söyledi.
ve ben hâlâ, 33 yaşında hâlâ.
ve ben hâlâ, 33 yaşında hâlâ.
2 Nisan 2016 Cumartesi
pasif agresyon
ben de bazen yapıyorum, ama yine de anksiyete karışık pasif agresyon soru seanslarına katlanamıyorum. bunlara maruz kalınca fenalık geçiriyorum. doğrudan olmayan, hele hele laf sokmalı insanlar bende çok uzaklara kaçma isteği uyandırıyor. insanlara yönelttikleri talepkâr duygusal enerjinin ya da hırslarının büyüklüğünü görünce korkuyorum.
ve bu insanlar farklı şekillerde karşıma çıkıyor. demek ki diyorum bende de bir şey var, onları buluyorum. bu bana bir şey anlatmalı: sinirlenmemeli, neden böyle olduğunu anlayıp benim ne yapabileceğime odaklanmalıyım. ama maalesef bazen böyle olamıyor. çünkü duygusal şantaj dediğimiz şeyin altında sürekli nefes alabilmek çok zor. sitemler, dolambaçlı anlatımlar, karşısındakinin isteklerini, arzularını, istememelerini onun ağzından onun söylemediği şekilde dillendirerek durumları empoze etmeler, kendi isteklerini karşısındakilerin istekleriymiş gibi yansıtmalar falan. kendimi intihar edesim geliyor.
ve bu insanlar farklı şekillerde karşıma çıkıyor. demek ki diyorum bende de bir şey var, onları buluyorum. bu bana bir şey anlatmalı: sinirlenmemeli, neden böyle olduğunu anlayıp benim ne yapabileceğime odaklanmalıyım. ama maalesef bazen böyle olamıyor. çünkü duygusal şantaj dediğimiz şeyin altında sürekli nefes alabilmek çok zor. sitemler, dolambaçlı anlatımlar, karşısındakinin isteklerini, arzularını, istememelerini onun ağzından onun söylemediği şekilde dillendirerek durumları empoze etmeler, kendi isteklerini karşısındakilerin istekleriymiş gibi yansıtmalar falan. kendimi intihar edesim geliyor.
24 Mart 2016 Perşembe
ülke
olanlar o kadar boğucu ki, yazmak bile zorlaştı. en son okyanus ötesi bir savcının girişimleriyle biraz mutlu olabildik belki. onun dışında çalıştığım yerin yakınında patlayan bombalar, doğduğum şehirde patlayan bombalar, meşrulaştırılmaya çalışılan bir savaş vardı. bu noktada engin geçtan'ın röportajı iyi geldi. bazı acılarımızın fabrikasyon olduğuna inanıyorum diyordu. ama daha da ötesi kendimizi iyi tutmalıyız, daha daha ötesi yargılamamalıyız.
bu yargılamamalıyız, lafı kadar pop bir laf yok. ama biraz olsun bunun neye denk gelebileceği anlaşıldığında yepyeni bir dünya açılıyor insanın önünde. yargılama eyleminin aslında kendilik sorumluluğunu devretmek için yapılan bir eylem de olabildiği hatırlandığında özellikle.
neyse özetle bir yandan da nedensiz hissedebildiğim suçluluk duygusuyla haşır neşir olduğum bir dönemdeyim. onay bekleyen, benimle ancak kendi istediği şekilde iletişim kuran, bağımlı kişiliğini pekiştirecek şeyleri benden talep eden insanlarla da mesafelenmeye çalışıyorum.
bazılarına gündelik şekilde maruz kaldığım için o mesafeyi koymak zor oluyor. mesafe koymaya çalıştığımda da bana geriye kalan suçluluk oluyor. halbuki onay arayıcıya onayla, bağımlı ilişki kurana o kısmını tatmin ederek cevap verdiğimde ben boğuluyorum. bunun bir dengesini kurmak ve aslında bu kadar da sallamamak gerekiyor. bu sallamama mevzularında yeteri kadar iyi değilim.
ama o da olacak umarım. bakalım.
bu yargılamamalıyız, lafı kadar pop bir laf yok. ama biraz olsun bunun neye denk gelebileceği anlaşıldığında yepyeni bir dünya açılıyor insanın önünde. yargılama eyleminin aslında kendilik sorumluluğunu devretmek için yapılan bir eylem de olabildiği hatırlandığında özellikle.
neyse özetle bir yandan da nedensiz hissedebildiğim suçluluk duygusuyla haşır neşir olduğum bir dönemdeyim. onay bekleyen, benimle ancak kendi istediği şekilde iletişim kuran, bağımlı kişiliğini pekiştirecek şeyleri benden talep eden insanlarla da mesafelenmeye çalışıyorum.
bazılarına gündelik şekilde maruz kaldığım için o mesafeyi koymak zor oluyor. mesafe koymaya çalıştığımda da bana geriye kalan suçluluk oluyor. halbuki onay arayıcıya onayla, bağımlı ilişki kurana o kısmını tatmin ederek cevap verdiğimde ben boğuluyorum. bunun bir dengesini kurmak ve aslında bu kadar da sallamamak gerekiyor. bu sallamama mevzularında yeteri kadar iyi değilim.
ama o da olacak umarım. bakalım.
5 Mart 2016 Cumartesi
proje
yeni bir projeye başlayıp pirinç ayıklar gibi eski yazılarımı ayıklamayı, sonra da onlarla pilav yapmayı düşünüyorum. sanırım yazı yazmayı düşlerken karnımın acıktığını fark ediyorum. kelimelerim yenecek kıvamda olsunlar.
burgazada'dayken (ya da burgaz adası) hayatın benim aksime değil, benim ilerlediğim yönde aktığı bir senaryonun ihtimali beliriyor. bu mutfakta yemek yapasım, bu evde okuyasım geliyor. denizden rüzgar esiyor; iki kedi var. doğaya yakınlık, bu yakınlığın uyandırdığı kurtuluş ihtimali, bu ihtimalden doğan romantik anlatılar. bunlardan da vazgeçesim yok belli ki, döndürüp döndürüp duruyorum. pilavım demleniyor.
şimdi bu projeyle havayı büküp bükemeyeceğimi anlayacağım. belki her gün 10 dakika ayırsam - alışmış kudurmuştan beter olsa da - olacak bu iş. iç ses: ben zamanla birlikte ileri doğru yüzüyor, akıntıyla ilerliyorum.
zira bu son ayın teması kabul edilebileceğim düşüncesiydi:
-sosyal açıdan belirlenen norma adapte olmama gerek yok (ve kalbinde derin bir sosyal yara yatıyor dedi kadın)
-iş başarısı için sahip olmam gereken sosyal kelebeklik oranını tutturmama gerek yok (ve kendini her şeyden soyutlamaya çalışıyorsun, bunun sonu sedef hastalığına varabilir dedi kadın)
müzik gibi anlatıları da daha çok sevdiğimi fark ediyorumdur belki de. örneğin thomas bernhard, örneğin tekrar eden cümleler, örneğin obsesyonun anlatıdaki yansımaları (eğer gözün düzelsin istiyorsan, mükemmelliyetçiliğini bir kenara bırak dedi kadın. )
işte böyle böyle -teyzemler geldi, iki gün kaldılar, hepsinin de problemi baktığında aslında varoluşsal demişti teyzem, sahi kimdi onlar? -
böyle birkaç gün akıp gidiyor da, sonra o zamanın içinden birkaç cümle öne çıkıyor, akılda kalıyor. cümlelerin güzel olabilmesi için onları duyacak insanlara ihtiyacı var.
eğer gerçekten ben buradan değilsem, işte ancak o zaman her şey yolunda.
25 Şubat 2016 Perşembe
uyumsuzluk ve öfke
bu aralar işyerinde tahammülüm çok düşük. boğulacakmışım gibi hissedebiliyorum. insanlardaki farkındalık düşüklüğü ve körlük hâli benim bir takım şemalarıma değince bu durum ortaya çıkıyor. her şey batmaya başlıyor. ben de içsel dengemi kaybediyorum. rutin işler ve araya giren araştırmalar bir türlü bitmediği için nefes alamıyorum.
19 Şubat 2016 Cuma
uyanışlar
uyanış bazen tek seferde, bazen dalgalar hâlinde geliyor diyor web sitelerinden birinde. aslında ümit uyandırıyor böyle şeyler o kadar. İnsan ve ümit göbekten bağlı. belirmesinin koşulları bazen alışıldık şekillerde olmuyor o kadar.
şimdi rutinlere dönülüyor yavaş yavaş. tekrar edilenlerin etrafa ördüğü bir sis perdesi var, o git gide çöküyor, gündelik oluyoruz. kurtuluş arzumuzu, kısa vadeli istekler yerinde daha dolu hissettiğimiz bir yaşamın umudunu yapılacaklar listesinin sonuna koyuyoruz. 'gerçekçi' hayatı böyle kabul et diyor. hayal kırıklığının önlemini almış.
böyle işte bir cuma günü. sanki hafızam da kısa süreli işliyor, aynı günleri baştan yaşadığım bilgisini ustalıkla saklıyor benden.
şimdi rutinlere dönülüyor yavaş yavaş. tekrar edilenlerin etrafa ördüğü bir sis perdesi var, o git gide çöküyor, gündelik oluyoruz. kurtuluş arzumuzu, kısa vadeli istekler yerinde daha dolu hissettiğimiz bir yaşamın umudunu yapılacaklar listesinin sonuna koyuyoruz. 'gerçekçi' hayatı böyle kabul et diyor. hayal kırıklığının önlemini almış.
böyle işte bir cuma günü. sanki hafızam da kısa süreli işliyor, aynı günleri baştan yaşadığım bilgisini ustalıkla saklıyor benden.
17 Şubat 2016 Çarşamba
akuamarin
louis ck'in bir bölümde hristyan bir kadınla bir televizyon programına katılıyordu. orada kadın, louis'ye 'sana acıyorum' diyordu, 'o kadar çok acı çekiyorsun ki.' konu mastürbasyonun zararlarıydı ve mastürbasyonu savunmak için televizyona çıkmayı sadece louis ck kabul etmişti.
kadının bunu derken neyi kastettiğini, bir inancı olan insanın inanmayanlara nasıl bir dışarıdanlıkla ve bir nevi egoyla bakabileceğini ancak anladım. inanan görece rahattı, çünkü kendini çok daha geniş ve gündelik hayatınkinden farklı bir değerler sistemi içinde var ediyordu, dışarıyı yalnızca baskın ve yanıltıcı gerçeklik olarak tanımlıyordu. ama bir yandan da, buna eşlik eden "spritüel" diyebileceğimiz bir egosu da vardı, o da insanları küçümsemesine sebep oluyordu.
bir egoya kapılmaksızın bu hayatta edinilmiş statü ve iktidar deneyiminin daha geniş ve göremediğin bir gerçekliğin yalnızca küçük bir parçası olduğu, dünya üzerimizdeki değerimizin edinilen iktidar ve para ile ölçülemeyeceği düşüncesi çok rahatlatıcı. inananların bir kısmında bu var. bu bir kaçış (escapism) gibi durabilir. öte yandan benim bu yaşıma getirdiğim gerçekliğe çok daha uygun bir yandan. bu düşünceye eşlik edecek tumturaklı, başı sonu belli bir inanç sistemim olmasa da, insanların duygusal ve zihinsel olarak kendilerini donatmış olmalarına, bir yerin müdürü olmalarından daha çok hayranlığım var. ayrıca bunun inanç tamamlayıcısı olarak insanların farklı yaşamlar sürseler de, sosyoekonomik konumlanışlarından görece bağımsız olarak özgün ve öğretici bir deneyimi yaşamaya gelmiş oldukları fikri yakın geliyor.
işte böyle böyle toprağa bir akuamarin taşı gömdüm. bugün de alıp boynuma astım.
16 Şubat 2016 Salı
kopmak
dış dünyadan kendimi soyutlamak için derilerimi erken döktüğüm ve bir gezgin olduğum ortaya çıkınca kendini özel hissedebilme ihtimalinin sisi çöktü üzerime.
neden sezgilerime bu kadar güveniyorum? onları bu kadar özel yapan ne var?
neden sezgilerime bu kadar güveniyorum? onları bu kadar özel yapan ne var?
15 Şubat 2016 Pazartesi
ankara
iki günlüğüne ankara'ya gittik. dönüşte aslında ilk evimin ankara'dan da çok uzakta, başka bir yerde olduğunu öğrendim. 12. evde genişlemeler, jüpiterler. sanki genleşen bir yapı gibi, git gide evrilen bir hâl içinde buluyorum kendimi.
mesela insanın arkadaşlarının, tıpkı picasso resimlerindeki gibi, kendinin farklı açılardan yansıması olduğunu öğreniyorum. verdiğimiz tepkilerin hepsinin bizimle ilgili olduğunu görüyorum. sinirlendiğimiz ve öfkelendiğimiz şeylerin bizle ilgili çok şey anlattığını gözlemliyorum. başkalarını nelerle yargılıyorsak, kendimizi oralardan yargıladığımızı fark ediyorum. hissettirilmediğimizi, ancak "hissettiğimizi" görüyorum.
kendimi dünyadan soyutlamak istemem derimi daha hızlı değiştirmeme sebep olabiliyormuş ayrıca.
işte böyle böyle, belki de maviden mora doğru.
4 Şubat 2016 Perşembe
kalabalıklar
kalabalıklar arasında rahat etmek, klavye başına geçildiğinde kendini ifade ederken endişe duyma eğilimine karşı koyup derin bir nefes sonrası yazmaya başlamak, habis duygulardan arınmak, dünyanın ve 'olmalı'ların karşısına açık kollar ve ferahlamış bir göğüs kafesiyle çıkmak, bağımsızlaşmak vesaire.
1 Şubat 2016 Pazartesi
şubat
işten gece çıktığım bir dönem geride kaldı. ve tekrar rutine geçildi. sanki atlıkarınca gibi, kendi çevresinde dönen bir yaşam rutini.
acaba bunu kırabilecek miyim, bu gerçekten mümkün olabilecek mi?
2 Ocak 2016 Cumartesi
tatil
bugün cumartesi. 1 haftadır evdeyim ve o kadar güzel geçti ki günler, vaktim hep böyle geçse üzülmezmişim gibi geliyor. okuyacak, yapacak çok şey var. derinleşmek istediğim çok konu var. bunlara odaklanıp, evde yenilikler yapıp her gün yoga yapmak istiyorum mesela. okumak istediğim kitaplar sırada. indirilecek albümler ve fazlası. bir de kar yağdı ya, nasıl mutlu oldum.
bütün bunlardan sonra pazartesi günü işe dönecek olmakta neredeyse kalp kırıcı olarak niteleyebileceğim bir taraf var. para kazanma zorunluluğu ah, ah. şu kadar insan buna bir çözüm bulamadık.
bütün bunlardan sonra pazartesi günü işe dönecek olmakta neredeyse kalp kırıcı olarak niteleyebileceğim bir taraf var. para kazanma zorunluluğu ah, ah. şu kadar insan buna bir çözüm bulamadık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)