30 Ocak 2013 Çarşamba

bugünkü fonumuz

underworld'ün karl hyde'ından, acık iç yakıcı:


sinerji

editörlük zor zanaat, dil zor bir alan. iyi bir editör müyüm? muhtemelen değilim, öğrenecek çok şey varmış gibi hissediyorum hep, sonu yokmuş gibi.

işimle özdeşleştiriyor muyum kendimi çok? muhtemelen hayır. ama bazen geliyorlar. işte bu sebeple bir mesajım olacak buradan evrene:

lütfen, ama lütfen sinerji yaratmayın.

ne yaratırsanız yaratın, ismi sinerji olmasın.


kulak ishali

bilgisayarı açıp sabah rüyamda arka fonda çalan şarkıyı hemen dinlemekle başlıyor gün. sonrasında toplu taşıma araçlarında dinlemeye devam ediyoruz. sabah çalışmaya başlamadan önce aşağıda kahve, sigara yaparken telefon ve dolayısıyla müzik yanımda oluyor, dinlemeye devam ediyoruz. sonrasında çalışırken yalnızsam müzik dinliyorum zaten. öğle yemeğinde yemek yerken telefon yine yanımda, yine müzik dinleniyor. işe dönülüyor, yine müzik. akşam toplu taşıma aracında müzik.

eve geliniyor, bilgisayar açılıyor, tv açılmıyor, yine müzik. bu arada bir de üstünde yeni albümler indirilip bir yandan playlist hazırlanıyor mesela.

bunun normal olmaması lazım. kulak ishali ismini verebiliriz sanırım. (ortaokulda derste konuştuğum için bana "ağız ishali mi oldun?" diye soran türkçe hocama referansla) uyanık zamanların %90'ı müzikle geçiyor.

ve sanırım since i've been loving you'nun page ve plant'ın londra filarmoni ile icra ettiği versiyonu gibi bir canlı performans nadir bulunur.

al işte bir şarkı daha, yakında öleceksin ceren (2010'larda da böylesi müzik var yani ya da dedikleri gibi the doors playing surf rock):


26 Ocak 2013 Cumartesi

mavi değil kırmızı

içimdeki sıkıntıyı çıplak gözle görmek mümkün biliyorsun. rengi kırmızı. farkında değilsin, ellerinden kan damlıyor. pıhtıların kenarına yapıştığı tırnaklarınla yavaş yavaş göğsümü oysan, o kırmızıyı kopartıp alsan diyorum. bunu da her zamanki zerafetinle yapsan. teker teker kuru yaprakları ayıklayıp canlı hücreleri ortaya çıkarsan, toprağın içinden nefes aldırsan. bedenimden beklenmeyecek ölçüde güçlüyüm biliyorsun. daha önce zerk ettiğim bir sürü şeyin etkisi olmadı bana. bir de sen dene istiyorum. içkinliğimize artık bir isim koyalım diyorum. bu samimiyet ilerlesin, biraz da içeriden sana bakayım diyorum. rengimiz mavi değil kırmızı.

pırasa şarkısı

bunu dinleyip pırasa pişirmek, yağmurlu cumartesi:

25 Ocak 2013 Cuma

salt sack

ama bak bir anda değişiyor her şey. bu hafif "pop" ruhlu ramona falls şarkısını dinlerken bir orkestra yönetir gibi kollarımızı açıp bir yandan kahvemizi yudumlayıp çeviri yaparken mutlu olabiliyoruz bugün, yarın, mini mini yaşadıklarımız, belki de yaşayacaklarımız, çok tanıdıklarımız ve az tanıyacaklarımız için. pek cheesy ve slogan oldu be. ana haber bültenini böyle sonlandırabiliriz. zaten mutluluk dediğimiz en hafifinden kırmızı yanaklı alık bir kız çocuğu değil mi azizim?

terapimize biraz daha kredi tanıyabiliriz belki de.


hatta

hatta diyorum ki benim bu dünyaya geliş amacım şu olabilir. başkalarının hayatlarına bir fon müziği oluşturmak için bu dünyaya teşrif etmiş olabilirim. bir şeyleri yaşasınlar diye, yalnız kalmasınlar diye, bir şeylerle yüzleşsinler diye, kitap yazsınlar, büyüsünler, küçülsünler, iyice katılaşsınlar diye bu dünyaya gelmiş olabilirim. yalnızca bir fon müziği olmuş olabilirim. filmdeki müziklerden en dramatik sahnede çaldığımı da iddia etmiyorum.

yalnızca her şeyler olurken bana ne oluyor bir türlü anlayamıyorum. evim neresi hakikaten bilmiyorum.

yeni hayat

floating in space vol. 1 başlıklı yeni hayat felsefem doğrultusundaki ilk eylemlerimden birini bugün gerçekleştirdim. bir günlük bir karar sanıyordunuz değil mi? (kaç kişisiniz, heyy dışarıdakiler? galiba bu bloğu yalnızca esra okuyor). neyse. bir günlük bir karar değildi. çizgileşmeye yönelik girişimlerim devam ediyor. bir yere giderken niye gidiyorum ki? sorusunu sormuyorum, yalnızca gidiyorum.

bugün voleybol oynadıktan sonra if'in partisine gitmek mesela bu çerçevedeki girişimlerimden biriydi. maksat aksiyon olsun, maksat atraktif eylem olsun. 

amaca ulaşıldı. gidildi ve gelindi. beklentisiz, bir hamur gibi yoğrulmak güzeldi. daha az direniş daha çok uyum, daha çok para harcanması. yeter ki nefesler arası sayılmasın değil mi?

nisan'da mini bir tatil planlıyoruz. bütün umutlarımı oraya zulaladım. orada yine bir aydınlanma yaşacağım ümidindeyim. ağaçlara bakıp iç geçirip toprakla sevişmeyi düşünüyorum. o zamana kadar da neden istanbul'dayım sorusunu ve daha başka bir çok soruyu sormayacağım bir meşguliyetler ağı yaratmayı planlıyorum kendime. çay bahçelerinde de başkalarının dünyalarına daha çok dikkat edeceğim. daha çok kitap okuyup film izleyip yine başkalarının, oo başkalarının dünyasında kendimi kaybedeceğim. 

this is the plan.

pınar selek'e müebbet hapis demişler, hakikaten ben böyle dünyanın ağzına sıçayım. 

22 Ocak 2013 Salı

under construction

bir süreliğine kendime öz-terapi uygulamaya karar verdim. bu çalışmalarım doğrultusunda hiçbir mevzu hakkında fazla düşünmeyecek ve genel olarak hayatın neşeli/çocuksu/gerizekalı yanlarına odaklanacağım. buralara odaklanırken bir mevzu hakkında ardarda 3 cümle kurmamaya dikkat edecek, hele ki uzun paragraflardan mümkün mertebe kaçınacağım. amacım zevk ve tüketim odaklı bir zaman geçirmeye yönelik olacak. yaşamımda hoşuma gitmediğini düşündüğüm hiçbir mevzuyu değiştirmeye çalışmayacağım. go with the flow mantram olacak. keyif pezevenkliğinin kitabını yazacak, para kazanmam gerekmiyormuşçasına varsa parayı harcayacak yoksa evimde oturup küçük keyiflerle demlenecek ve böylece çizgileşeceğim, çizgileşeceğim, çizgileşeceğim. bu yolda bana yardımcı olacak bütün arkadaşlara başarılar dilerim.

20 Ocak 2013 Pazar

that's the way

akşamdan kalmalığın cilası da bu şarkıymış. hoş bir doluluk yaratıyor ciğerlerde, dinleyenin elini bırakmıyor.


18 Ocak 2013 Cuma

12 Ocak 2013 Cumartesi

düşüncemde

ve gün geçtikçe sanki bir şeyleri fark ediyormuşum gibi, hala fark ediyormuşum ve güya ilerliyor, genişliyormuşum gibi bir his. sonra göz altlarında morluklar.

senaryo

boş zamanlarımızı buna ayırıyoruz artık. olmayan hayatın sorularını sorduğumuz bir senaryo olacak bu. mesela şu soruyu soracağız:

"sen ne aradığını biliyor musun? bana sorarsan, senden daha iyi biliyorum ne aradığını."

bir uyuşturucu satıcısı gibi yaşam satıcısı. bu senaryo da onun senaryosu. bol bol yaşam satıyor diğerlerine, onlardan daha iyi biliyor ne aradıklarını, neye ihtiyaçlarının olduğunu.
yaşam satıcısının hayatı.
ne kadar patetik bir yaşam. hep beraber ona acıyabiliriz. işte böyle bir dizi çekeceğiz. bol bol gözyaşı dökeceğiz onun kuruluğunun, yavanlığının, hayat satmalarının karşısında. sandalyesinden kendine neşter vurmasından derin bir keyif alacak, sonra savunmasız bir anında kamera ona yakaladığında hepimiz çaresiz hissedip çil yavrusu gibi dağılacağız. zira anti kahraman soslu kahraman dediğimiz kişi en savunmasız anında bile yanına yaklaştırmayan, garip bir yerinde şarj edilebilir bir pil taşıyan kişidir.

işte bunun senaryosunu yazacak biz dili.

ebeveyn

ebeveynlik nasıl bir olaydır? kendileri için artık neredeyse klişe sayılabilecek, ilk fark ettikleri zaman şaşırıp karşısında bocaladıkları, "hayata" dair olağan bir adaletsizliği ya da kabullenişi çocukları ilk fark ettiği zaman onlarla bunu paylaşırken, konuşurken ne hissediyorlar acaba? genç mi? yaşlı mı? hangi tarafta oldukları bir şeyler anlatıyor olabilir mi?

bugün saçmalama günümüz, ondan artık eminiz. viva biz dili.

masal

yine bir loop-vari hal. aynı şarkıyı baştan sona dinleyip duruyorum. ve düşünüyorum çok sakil çoğunluk durumlar. bu ne demek? bugün işten geç çıkarken, evde yaşananlarda, b. ile konuşurken, gündelik hayatımın çoğu kısmında durumlar ve ayarlarımı bozan olayların çoğu teferruatları attığımızda çok sakil ve ihtimal vermediğim kadar sığ ve olağan. kaynak derinde ama derinliğinin farkında değil öznesi mesela. toplum derinliğinin farkında değil, bakışlarının deliciliğinin farkında değil, özel sıradanlığının farkında değil, ve benim siyahtan alıp beyaza koyduğum, beyazdan alıp siyaha koyduğum o şeyin yalnızca ben farkında olsam kaç yazar değil mi? aynen öyle, kaç yazar. ancak benim masalım olur bu.

10 Ocak 2013 Perşembe

kar martısı

bugün paylaşım günüymüş belli. işte işyerinin penceresinden kar martısı. bu fotoğraf ertesi deli gibi kar yağdı, bugün de topak topak yaptı martılar çatıdaki karı. dünyanın en sıkıcı işiyle uğraşırken yanda national geographic'e konu olacak türden bir kare görmüşçesine sevindik. böylesi patetik bir şehirlilik. olsun, martılarımız bol olsun.





açık kalp ameliyatı 2

uzuun yıllar önce, ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir zamanda yarı bilinçli/bilinçsiz bir müdahalede bulunmuşum kendime. kendime acımayı yasaklamış ve ötelemişim. bu bir miktar beni harekete geçirmiş, daha aktif biri yapmış sanki. ya da halihazırdaki eylemlerimin etkisini iyice idrak etmemi sağlamış. gerçeklik algımı pekiştirmiş, orası kesin. faydalı olduğu söylenebilir.

şimdi de biraz geri adım atmak istiyorum, ama olmuyor. max richter'den memoryhouse çalarken örneğin nasıl oldu da yok'umun odasına kendimi hapsettiğimi sorgulayasım ve ama en çok da üzülesim geliyor. ama olmuyor işte. bunun "gerçek" bir mevzu olmamasından değil bu. hissim o ki bu durum biraz yorgun olduğumdan. hayalkırıklığı olarak addedeceğim her şeyin çok uzakta ve flu gözükmesinden.  onları hayalkırıklığı olarak addedecek benin de bana uzaktan el sallamasından. ve bu halimin kaynağını çoktan kaybettiğimden. sanki o kadar yorgunum ki uyuyamıyorum, sanki o kadar yorgunum ki üzülemiyorum gibi. bir yandan da gayet de etkileniyorum ıvır zıvır bir sürü şeyden. mesela bu şarkı öyle sonlanıyor ki sanki havada yükselmişken bir anda yerde buluyor insan kendini. garip bir kırılmayla bitiyor. böyle gıldır gıcık şeylerin dahi hafif bir kalp çarpıntısına sebebiyet verebilmelerine rağmen yine de çooook uzun bir tatile ihtiyacım var gibi yenilenmek için. hangi ara böyle oldu takip edemedim. ama istiyorum ki birileri gelsin kalbimin kabuğunu acık soysun, vs vs. (sonra arabesk dinleyelim mesela) bak bu yazıdan da çok sıkıldım. galiba ilk önce bu sıkılganlığa çözüm bulmak lazım. yok buldum. bir daha bloga böyle yazılar yazmamak lazım. bu da ibretlik olsun. insanlığa bir ders niteliğinde yazı. gençleri böyle serbest bırakırsanız, buldu mu bunar, rahat kıçlarına batar, overthinker olurlar.

9 Ocak 2013 Çarşamba

karlı karlı

karlı karlı playlist hazır. maalesef geçişlerle uğraşacak mouse ve enerjiye sahip değildim. bunla idare edelim. başı gitarlı sonu piyanolu, tipi hızından lapaya evrilen minicik mixcik.
 


Windy & Carl - Instrumental 2
Jaga Jazzist - All I Know is Tonight
Julianna Barwick - Anjos
Robert Wyatt - At Last I Am Free
Bark Psychosis - 400 winters
Ametsub - Solitude
Max Richter - untitled (figures)
Tape & Bill Wells - Fugue 3
Max Richter - the twins (prague)
Kreng - Na De Sex
Deaf Center – White Lake

haybeden zamanlar

dün akşam her türlü kar yağışına (tipi/lapa lapa) uygun olacak bir playlist hazırlamaya giriştim. şarkılar seçildi, hatta djlikten kalma heveslerin kenarından köşesinden geçildi. ama ne yazık ki ancak garageband, audacity ve benzeri programlar kullanılarak bunun yapılabileceği anlaşıldığından, bir hüzün kapladı bünyemi. toplamda bu iş için 2 saate yakın zaman harcandı. bu arada kar durdu, erimeye başladı. hayat çok zor.

4 Ocak 2013 Cuma

ve yine

ve yine bir nesneyi, bir sözü sahiplenmek yoluyla ona dönüşeceğimi, onu içereceğimi düşünüp de heveslendiğim günlerden biri. mesela bir kitapçıdan bir kitabı alıp yepyeni bir hayat şekline, sürekli okuyup yazdığım bir döneme yelken açıyormuşçasına sinsi bir heyecan hissettiğim günlerden bir diğeri.  bir şeyi tekrarlayarak, onu taklit ederek onu içerebiliyoruz bazı zamanlar doğru. bunun bir ismi performans ve belki de bir nevi mimesis. alıntılamada da böyle bir şey var. fakat bir alıntıyı tekrar yazıya geçirmek, eski katiplerin dünyasına bir saniyeliğine de olsa yaklaşmamızı sağlar mı emin değilim. ağır ağır yapmak gerek sanki, ağır ağır yazmak ve her satırda, ondan yabancılaşana kadar durmak. işte bunu bir türlü yapamadım. çok çaba gösterdim mi? hayır. ama nedense aklımda bir ideal olarak hep yer aldı, belki zamanla katılaştı, klişeleşti bu düşünce. ama böyle günlerde o katip olasım geliyor, bu hevesli hali de hemen kendime yönelmiş bir acımasızlık takip ediyor. yeterli zamanı ayırıp sabrı göstermediğimden dolayı bırak bu işleri yavrum, yeme bizi/kendini diyorum.

ve hatta bir yılbaşı akşamı tombalanın bile "hızlı ve efektif" oynanmasını talep edebiliyorum çevremdekilerden. harikayım.

işte bu noktada şule gürbüz giriyor devreye. en sonunda kitabını alıp okumaya başladığım için daha ilk sayfadan kendisini alıntılamaya başlıyorum elbette. işte mesela bu alıntıyı da kendi dünyamda 2002-2005 yılları arasında geçen dönemin bağlamına oturtuyorum kolayca. o dönemin hikayesini bu alıntıyla tekrar yazıyorum:

"O vakitler, kendi hayatım olduğunu düşündüğüm, olmasını istediğim, benim ötemdeki, hayallerimin, çabamın, yeteneklerimin ötesindeki idi. Şimdiki de geçmişini benimseyip benim diyemediğim, şu anını da yine hep tadil ederek kendime inandırmaya çalıştığım, katlanılır göstermeye çalıştığım başka bir şey. Hiç hayatı olmamış gibiyim. Kendi olmayanın hayatı da olmuyor mu yoksa?" (9-10)

oy oy. kendimiz olmak. kendilik fikrini içimizdeki bir özle denk, sanki bir atomun çekirdeği gibi mi algılarız hep? belki bu bahsedilen kendilikte böyle bir şey var. ama sonra "özcü" diye de topa da tutulabiliyor insanlar. işte bu tekrarlama ve zamana yayma meselesi, bir süreç olarak kendilik meselesi daha yakın geliyor bana. yine de havada asılı duran tanımlanamayan obje değil kendilik sanki. gerçekten insan tekrarlayarak yoğrulan bir varlık değil yalnızca, aynı zamanda direnen, direnişini sürekli kılan da bir varlık. burada neye yoğrulacağına dair tercih ve yönelim kavramları nereye oturuyor mesela? kafamda bir es vermediğim şu günlerde bu işi yapan bir yazardan alıntılamak kurtarır belki beni kimbilir? bakalım neler olucek.

3 Ocak 2013 Perşembe

diziler ve benzerleri

ilk seferinde anlamazsak diye bir dizinin özet görünümlü 10 dakika kırpılmış halini vermiyorlar mı, nasıl hoşuma gidiyor. böyle bir evcilleşme süreci dikilitaş semalarında, havuçlu pilav ve soya soslu tavuk, ötesi de hayırlısı.

çirkin

kısa bir süreliğine bloğumuz çirkindir.

dinamik

dün hop diye dinamik bir görünüme geçen bloğun bu yeni haline ben bile alışamadım. hadi hayırlısı. ama insan bazen yattığı yerden kalkamazken bir yardım eline ihtiyaç duyuyormuş. durumlara dair yaptığımız çıkarımların çoğunun çok kırılgan dış faktörlere bağlı olduğunun en iyi anlaşıldığı zamanlardan biri hastalık. sanırım stresten aklım karıştı.




2 Ocak 2013 Çarşamba

belirlilik


 işteki gidişatın daha belirli bir hal alması 1 ay daha ertelendi. böyle olunca, bir de ofiste arka fonda yppah çalınca aklıma elbette her şeyi bırakıp kaçmak geldi. başka ne olabilirdi ki? kendimizden kaçamıyoruz, bari kabımızı değiştirelim düşüncesiyle kar ayakkabılarımı giyip karlı ormanlarda kaybolasım geldi. sabahı güneşli, akşamüstü puslu, karla kaplı yeşilliğin ortasında beyaz boğazlı kazağım ile kulübeme odun toplayasım geldi. bir çizim defterim olsun, nicholas'ınki kadar güzel olsun, onu doldurayım istedim. hatta zor okunan bir kitaba başlayasım geldi. geçen yılın per petterson - lanet olsun zaman nehrine okunan zamanları da düştü aklıma. tatilim soğuğum karım gelmiş, geçiyor behey.

1 Ocak 2013 Salı

yılbaşı hastası

karanlık çökünce herhal vücudun da kendini bırakası geliyor, dışa daha mı açık oluyor ne. bir yılbaşı ertesi hasta halde ama sarı ışıklı ve R&B'li bir şekilde yeni yıla başlangıç yapıyoruz. eski fotoğrafların yerine itinayla yenilerini koyuyoruz.