"kısacık yoğun bir akşam
herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
yoğun bir akşam
bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
ve bir intihar üstüne söylenti
bütün kıyıları dolaştı durdu
kısacık bir akşam"
turgut uyar kalbimin mini mini tellerine dokunuyor. hava yaz kokuyor. thomas bernhard, her insan bir sanat eseridir, diye konuşturuyor anlatıcısını. sanki benim de uzak geçmişimden tanıdığım birilerini şöyle tanımlıyor: "sonunda kendi başarısızlığına aşık oldu, hatta vuruldu, diye düşündüm."
sonra bir arkadaşım ayrılık sonrası acı çekiyor. bana benim ayrılık acılarımı soruyor. nisan günleri haziran zamanlarını andırıyor. açık camdan içeri halı sahada maç yapanların sesi giriyor.
pivot akşamüstü hayallerine la mer'le, sabahın ilk ışıklarına incidental backcloth'la selam çakıyor.
ben bir zamanlar bir yaz mevsimini bilgisayar karşısında, perdeler kapalı şekilde öz yıkımla geçirmiştim. sonra ben taaa hazırlıktayken bir gün otobüste aklımdan geçen bir fikrin daha önce kimsenin aklına gelmediğinden emindim.
sonra ben bir zamanlar yaz mevsimlerini gelecek konserler, akşamüstleri, karpuz ila peynir, yandan yandan bakışlar, soğuk biralar ve ince kıyafetler için arzulayabileceğimi düşünmemiştim. söylediğim ve söyleceğim her şeyin daha önce söylenmiş olduğuna inanmış olacağımı tahmin etmezdim.
mevsimler ve yaşlar ilerliyor işte böyle böyle. arkadaşlar üzülüyor, hep birlikte üzülünüyor, kahkahalarla ağır havayı azıcık dağıtıp mevsimlere başımızı sokup çıkarıyoruz. en azından çok çalışılacak olunsa da bir gün dahi yüzme ihtimalinin olması hoş, şu kadar terane içinde bekleyen yazlıkların olması da.
30 Nisan 2013 Salı
29 Nisan 2013 Pazartesi
ve 1 hafta sonrası
tatilin ve kalabalığın yan etkilerini görmeye başladığımız günün ismidir pazartesi. haftalardır eve uğramayınca ama iş baki olunca bir yandan ev özlemi de kendini gösterdi. çok söylenir, lakin pek gerçek: "orada, o anda" olunan zamanların özlemiyle geçiyor sonrası, geçmiş ve gelecek düşünceyi işgale başlıyor. mümkünse bu resmin çekildiği akşamüstünü loop'a alalım.
27 Nisan 2013 Cumartesi
yoğun
bu aralar hayat yoğun. gelenler ve özlenenler, uzun zamandır görülmeyenler derken kalabalıklaştı, insan görmeye vakit bulunamaz oldu neredeyse. fakat bunların ötesinde şu an fark ettiğim bir durum şu: bazen çok uzun konuşuyorum ve uzun uzun, adım adım açıklıyorum ne açıklayacaksam, bu durum bir lecture'a dönüşüyor mu diye endişeleniyorum. hep böyle miydim, emin değilim.
bu kadar yoğun insanlı olunca tekillik halet-i ruhiyesi diyebileceğimiz şeye bayağı bir girdiğimi fark ettim. böylesi yoğun ve yakın insanlı sosyalleşen halimi unutuyorum çoğu zaman, karşıma çıkınca da şaşırıyorum.
ay tutulmasının ne etkisi oldu üzerimde anlayamadım. sanırım artık astroloji de etki etmemeye başladı üzerimde. her yerde, her zaman, en büyük rasyonalite.
bu kadar yoğun insanlı olunca tekillik halet-i ruhiyesi diyebileceğimiz şeye bayağı bir girdiğimi fark ettim. böylesi yoğun ve yakın insanlı sosyalleşen halimi unutuyorum çoğu zaman, karşıma çıkınca da şaşırıyorum.
ay tutulmasının ne etkisi oldu üzerimde anlayamadım. sanırım artık astroloji de etki etmemeye başladı üzerimde. her yerde, her zaman, en büyük rasyonalite.
25 Nisan 2013 Perşembe
mars
bugün voleybol da iptal olunca mars enerjileri geldi çattı. daha önce yapmadığım, yapmaya çalışıp da psikolojik yükünü kaldıramadığım şeyleri yapasım var. hayatı hafif tarafından tutasım var. daha girişimci bir ruh olup bana gelmeyen şeylere adım atasım var. böyle karar alıp uygulandığı görülmemiş ama enerjiler de elbette ben istesem de istemesem de bir yerlere kanalize olacak, kaçarı yok.
bütün bunlara balkonu yıkayarak başlamalıyım. evet. balkon yıkamak demek yaz akşamlarında dışarıda oturup soğuk kahve, soda, çay ve benzeri içecekleri tüketerek müzik eşliğinde uğraşlar peşinde koşmak demek. akşam yemeği yiyememek ve karpuz-peynir geçiştirmesinin her şeyden daha leziz gelmesi demek.
aslen beni iş bırakma, şehir değiştirme gibi arzulara gark ettiren aynı zamanda birliktelik duygusu, arkadaşlarla paylaşılan ortak kader algısıymış, bugün de bunu fark ettim. doğa peşinde koşayım derken yolda yalnızlığa çarpmak da var. birliktelik, aidiyet, insanı çokça tutan şeyler. böyle böyle bir ömür geçiriyor insanlar, az buz değil. lakin bir o kadar da zor bunu "tercihler" ekseninde şekillendirmek. dış faktörlerin çok fazla etkili olduğu bir alan. insan istiyor ki her bir şeyciği kendim şekillendirebileyim ve lakin aidiyet duygularının çoğu başka insanlardan geçtiğinden bu o kadar da kolay olmuyor.
ve istiyorum ki öyle bir arzu, istek, dilek, hedef ekonomisinde olayım ki diğer insanlara bağlı olmasın. mesela önümde şehirde yaşamak versus azıcık uzaklaşmak tercihleri olsun ve yalnızlık ya da diyalog ihtiyacı bu denklemde etkisiz eleman olsun. ama olmuyor. geriye dönülüp bakılıyor ve görülüyor ki en bir genç hissedilen zamanların bazıları birlikte bir şeyler yaratabilme, yaşayabilme potansiyeline inanıldığı anlara denk gelmiş. böyle olunca çözümsüz bir vakaya doğru evriliyor. bu sebeple beni bu konuda etkileyecek bir kitaba ihtiyacım var galiba. yeni hayat'ın başlangıcına atıf bir gün ben de okuyayım, hayatım değişsin.
kitapların insanların hayatını değiştirme konusundaki yetersizliğini insanların konfirmizmine bağlayanları da buradan kınamak isterim. ne kitaplar var, milyonları sürükledi arkasından. siz yapamadınız diye diğerlerine suç atmayınız.
ben de beni bu birliktelik duygusu ve umutlanma, küçük bir topluluğun parçası hissetme ve umutlanma, aşık olma ve umutlanma konularında kurduğum istemsiz denklemlerden kurtaracak, bunu da insanın bencilliği argümanları, rasyonel aklın gerekleri, muhafazakarlık ve tek eşlilik ilişkisinin boktanlığı üzerinden yapmayacak bir kitaba ihtiyacım var. ama ben n'apıyorum, elimin altında cogito'nun arkadaşlık sayısını tutuyorum. kepazelik.
woolf'un dediği gibi hep şuna inandım: "Could loving, as people called it, make her and Mrs. Ramsay one? For it was not knowledge but unity that she desired, not inscriptions on tablets, nothing that could be written in any language known to men, but intimacy itself, which is knowledge, she had thought, leaning her head on Mrs. Ramsay's knee."
yani içkinliğin en öğretici, en tatmin edici "hallerden" biri olduğuna. arkadaşlık olabilir, aşki olabilir. içerisinde aşkın bir şeyler varmışçasına toplamından fazlası olduğuna dair izleri barındıran her türlü iletişim biçimine. woolf bunun kitaplarda ve yazıtlarda yazmadığını, hiçbir dilde tam olarak ifade edilemeyeceğini söylüyor. bense şimdi beni en azından insanlarla yaşanacak bir aşkınlık sevdasından kısa bir süreliğine kurtarıp yalnızlığın her türlü biçimine teşvik edecek, en kısa yoldan daha doğal bir ortamla yaşanacak aşkınlığa havale edecek kitabı arıyorum. galiba ben biraz saçmalıyorum.
bütün bunlara balkonu yıkayarak başlamalıyım. evet. balkon yıkamak demek yaz akşamlarında dışarıda oturup soğuk kahve, soda, çay ve benzeri içecekleri tüketerek müzik eşliğinde uğraşlar peşinde koşmak demek. akşam yemeği yiyememek ve karpuz-peynir geçiştirmesinin her şeyden daha leziz gelmesi demek.
aslen beni iş bırakma, şehir değiştirme gibi arzulara gark ettiren aynı zamanda birliktelik duygusu, arkadaşlarla paylaşılan ortak kader algısıymış, bugün de bunu fark ettim. doğa peşinde koşayım derken yolda yalnızlığa çarpmak da var. birliktelik, aidiyet, insanı çokça tutan şeyler. böyle böyle bir ömür geçiriyor insanlar, az buz değil. lakin bir o kadar da zor bunu "tercihler" ekseninde şekillendirmek. dış faktörlerin çok fazla etkili olduğu bir alan. insan istiyor ki her bir şeyciği kendim şekillendirebileyim ve lakin aidiyet duygularının çoğu başka insanlardan geçtiğinden bu o kadar da kolay olmuyor.
ve istiyorum ki öyle bir arzu, istek, dilek, hedef ekonomisinde olayım ki diğer insanlara bağlı olmasın. mesela önümde şehirde yaşamak versus azıcık uzaklaşmak tercihleri olsun ve yalnızlık ya da diyalog ihtiyacı bu denklemde etkisiz eleman olsun. ama olmuyor. geriye dönülüp bakılıyor ve görülüyor ki en bir genç hissedilen zamanların bazıları birlikte bir şeyler yaratabilme, yaşayabilme potansiyeline inanıldığı anlara denk gelmiş. böyle olunca çözümsüz bir vakaya doğru evriliyor. bu sebeple beni bu konuda etkileyecek bir kitaba ihtiyacım var galiba. yeni hayat'ın başlangıcına atıf bir gün ben de okuyayım, hayatım değişsin.
kitapların insanların hayatını değiştirme konusundaki yetersizliğini insanların konfirmizmine bağlayanları da buradan kınamak isterim. ne kitaplar var, milyonları sürükledi arkasından. siz yapamadınız diye diğerlerine suç atmayınız.
ben de beni bu birliktelik duygusu ve umutlanma, küçük bir topluluğun parçası hissetme ve umutlanma, aşık olma ve umutlanma konularında kurduğum istemsiz denklemlerden kurtaracak, bunu da insanın bencilliği argümanları, rasyonel aklın gerekleri, muhafazakarlık ve tek eşlilik ilişkisinin boktanlığı üzerinden yapmayacak bir kitaba ihtiyacım var. ama ben n'apıyorum, elimin altında cogito'nun arkadaşlık sayısını tutuyorum. kepazelik.
woolf'un dediği gibi hep şuna inandım: "Could loving, as people called it, make her and Mrs. Ramsay one? For it was not knowledge but unity that she desired, not inscriptions on tablets, nothing that could be written in any language known to men, but intimacy itself, which is knowledge, she had thought, leaning her head on Mrs. Ramsay's knee."
yani içkinliğin en öğretici, en tatmin edici "hallerden" biri olduğuna. arkadaşlık olabilir, aşki olabilir. içerisinde aşkın bir şeyler varmışçasına toplamından fazlası olduğuna dair izleri barındıran her türlü iletişim biçimine. woolf bunun kitaplarda ve yazıtlarda yazmadığını, hiçbir dilde tam olarak ifade edilemeyeceğini söylüyor. bense şimdi beni en azından insanlarla yaşanacak bir aşkınlık sevdasından kısa bir süreliğine kurtarıp yalnızlığın her türlü biçimine teşvik edecek, en kısa yoldan daha doğal bir ortamla yaşanacak aşkınlığa havale edecek kitabı arıyorum. galiba ben biraz saçmalıyorum.
koşmak/hoplamak/zıplamak
muz tarlaları, deniz, koy, bisiklet turu, rakı sofrası, müzik, güzel muhabbet ile tepelerden kayalardan tarlalardan suya atlama/zıplama ve hoplamadan aldığım yetkiyle sebesiz mutluluğun paylaşılınca artabilen ve sebepli hale gelebilen bir özelliği olduğunu belirtmek isterim. sabah uyanınca pivot dinlediğim için oldu bence.
24 Nisan 2013 Çarşamba
somut
dün gece rüyamda yeni bir evde yaşadığımı, o evden de minibüsle işe gittiğimi gördüm. uyandım.
bu sabah alanya'da gökyüzü o kadar güzeldi ki mercekten içeri tüm renkleriyle kolayca girdi.
tatil sonrası depresyonuna girmedim. belki sabah 5 30'da kalkmış olmanın getirdiği bir yorgunluk, arkadaşlarla bir mutfağa sıkışıp sabaha karşı sakin sakin muhabbet etmiş olmanın doygunluğu var. fakat bir karar vermem gerekmiş gibi hissettim. şu görüntünün hissi benden uzaklaşmadan, bir dut ağacının altında daldan meyve koparıp yerken bana çocukluğumu hatırlatan şeye dair sezgi beni terk etmeden bir karar almam gerekmiş gibi geliyor. elimden kaçmadan.
buradan gidebilirim. evet o klişe kararı ben de verebilir, şehri terk edebilirim. para kazandıracak bir mecra (freelance mesela) bulup çok daha az kiralı bir evde, denizi deniz olan bir yerde yaşamımı idame ettirmeyi deneyebilirim. bu şehirde çok az insan kaldı sanki. uzaktan gelenler de gittiğim yere de gelirler belkim, kimbilir.
verilecek kararda korkutan sorular: ya geri dönmek istediğimde zaman çok geç olursa, öylesi yalnızlık nasıl ola gibileri oluyor herhalde. bunlara cevabım yok. böyle bir şey yaparsam çok yalnızlaşabileceğimden korkuyorum yes. aynı şekilde şehre daha kötü bir işte çalışmak için geri dönmek de var. lakin, nasıl nasıl nasıl gidesim var. kendime 9-10 aylık bir sınır koyup nihai bir karar almak isteğindeyim. ben burada durmam için yeterli bir sebep göremiyorum. hala akademik ihtimaller flu bir biçimde uzaktan endam etseler de mevcut yaşam düzeninin daha fazla sürmemesi gerekiyor. bu kadar metroya binmemem lazım ve az çok yürüdüğüm, tırmandığım, bisiklete bindiğim, koç burcu olmanın gereklerini biraz olsun yerine getirebildiğim, daha okuyabildiğim, yazabildiğim bir ortama geçiş yapmam lazım. bunu da buradan dünyaya ilan eder, böylece kendimi de bir nevi teşvik ederim.
gidip de yazamamak var, çalışıp da para kazanamamak var. bunların hepsi mümkün. ve fakat belki de tuttururum, belli mi olur?
bu sabah alanya'da gökyüzü o kadar güzeldi ki mercekten içeri tüm renkleriyle kolayca girdi.
tatil sonrası depresyonuna girmedim. belki sabah 5 30'da kalkmış olmanın getirdiği bir yorgunluk, arkadaşlarla bir mutfağa sıkışıp sabaha karşı sakin sakin muhabbet etmiş olmanın doygunluğu var. fakat bir karar vermem gerekmiş gibi hissettim. şu görüntünün hissi benden uzaklaşmadan, bir dut ağacının altında daldan meyve koparıp yerken bana çocukluğumu hatırlatan şeye dair sezgi beni terk etmeden bir karar almam gerekmiş gibi geliyor. elimden kaçmadan.
buradan gidebilirim. evet o klişe kararı ben de verebilir, şehri terk edebilirim. para kazandıracak bir mecra (freelance mesela) bulup çok daha az kiralı bir evde, denizi deniz olan bir yerde yaşamımı idame ettirmeyi deneyebilirim. bu şehirde çok az insan kaldı sanki. uzaktan gelenler de gittiğim yere de gelirler belkim, kimbilir.
verilecek kararda korkutan sorular: ya geri dönmek istediğimde zaman çok geç olursa, öylesi yalnızlık nasıl ola gibileri oluyor herhalde. bunlara cevabım yok. böyle bir şey yaparsam çok yalnızlaşabileceğimden korkuyorum yes. aynı şekilde şehre daha kötü bir işte çalışmak için geri dönmek de var. lakin, nasıl nasıl nasıl gidesim var. kendime 9-10 aylık bir sınır koyup nihai bir karar almak isteğindeyim. ben burada durmam için yeterli bir sebep göremiyorum. hala akademik ihtimaller flu bir biçimde uzaktan endam etseler de mevcut yaşam düzeninin daha fazla sürmemesi gerekiyor. bu kadar metroya binmemem lazım ve az çok yürüdüğüm, tırmandığım, bisiklete bindiğim, koç burcu olmanın gereklerini biraz olsun yerine getirebildiğim, daha okuyabildiğim, yazabildiğim bir ortama geçiş yapmam lazım. bunu da buradan dünyaya ilan eder, böylece kendimi de bir nevi teşvik ederim.
gidip de yazamamak var, çalışıp da para kazanamamak var. bunların hepsi mümkün. ve fakat belki de tuttururum, belli mi olur?
17 Nisan 2013 Çarşamba
mutluluk
mutluluk sözsüzlüğe daha yakın. huzura göz kırpıyor hep. huzurda söz yok.
mutlu olunca niye yazasın ki? mutlu olunca evvelinden yaşarsın. bunu diyince de sözü yaşamın karşıtı olarak kurgulamış olursun.
ve halbuki sözde de az buçuk yaşam var. sözde bir kalbi hoplatma ya da yerlere vurup tarumar etme potansiyeli var.
lakin bu potansiyelin de ötesinde, ben sözden gereğinden fazla etkileniyorum. sözle sinemin ortası arasında direkt hat çekili sanki. fazla alıyorum, bazen de fazla veriyorum.
böyle böyle zırvalar. aslen bu bir özür, sürekli olmamışlığın kaydını tuttuğum için bir özür. halim yerinde, yaşıyoruz, inşallah, bismillah, çok şükür. bir de nedenini anlasam bu uğraşın, rahatlayacağım.
ve nedense bir ağırbaşlılık geldi yazılara, halbukum bana hiç yakışmıyor.
mutlu olunca niye yazasın ki? mutlu olunca evvelinden yaşarsın. bunu diyince de sözü yaşamın karşıtı olarak kurgulamış olursun.
ve halbuki sözde de az buçuk yaşam var. sözde bir kalbi hoplatma ya da yerlere vurup tarumar etme potansiyeli var.
lakin bu potansiyelin de ötesinde, ben sözden gereğinden fazla etkileniyorum. sözle sinemin ortası arasında direkt hat çekili sanki. fazla alıyorum, bazen de fazla veriyorum.
böyle böyle zırvalar. aslen bu bir özür, sürekli olmamışlığın kaydını tuttuğum için bir özür. halim yerinde, yaşıyoruz, inşallah, bismillah, çok şükür. bir de nedenini anlasam bu uğraşın, rahatlayacağım.
ve nedense bir ağırbaşlılık geldi yazılara, halbukum bana hiç yakışmıyor.
humhumhum
ben söylenmekten sıkılmadım, bu bloğun içi şişmekten bıkmadı. bu aralar şehrimiz gri, kızımız hiçbir işe yetişemiyor ve kendisini ortasında koca bir çukur olan, zemini ise ıvır zıvır dolu bir odaya benzetiyor. kızımız kaçışlarda talimli, zevk odaklı yaşama teşne, bu aralar ise umudunu bulamıyor. kulaklığını bile kaybetmiş, müziksiz, kekremsi, çalışan, bekar, yarışmacı arkadaşlarına başarılar diliyor.
15 Nisan 2013 Pazartesi
kadıköy, istanbul
kadıköy istanbul'un en hüzünlü yeri benim için. neden, çok çözemiyorum. üniversitenin ilk yıllarının geçtiği yer olduğu için olabilir, avrupa kısmısına göre daha basık geldiğinden olabilir. belki kadıköy'ün yağmur bulutları daha gri olabilir.
o kadar sıkıldım ki odakule-şişhane hattından, bir süreliğime gözlerimi dağ ve denizle dinlendirmek istiyorum. bir de durdum. tam anlamıyla durdum.
o kadar sıkıldım ki odakule-şişhane hattından, bir süreliğime gözlerimi dağ ve denizle dinlendirmek istiyorum. bir de durdum. tam anlamıyla durdum.
11 Nisan 2013 Perşembe
30
sakin bir doğumgünü geçirdim. gss ödemeleri, yağmur damlaları ve thomas bernhard eşliğinde. bernhard kısmı biraz yordu itiraf etmeliyim, tek günlük de olsa insan "bu yaşadığın ne ki, sen asıl sırada bekleyenleri gör!" diyen birileri olsun istiyor. hadi bu kadarı olmasın, "amaan canım bir günlüğüne olsun, bırak bunları" desinler istiyor.
demeseler de ben bıraktım. bernhard'ı bir günlüğüne göz ardı ettim.
eskiden doğumgünleri birkaç kişiyle kutlanan etkinliklerdi. hatırlayanın hanesine artı bir eklenir, gelecek yıl için bu tarz bilgiler referans olarak kullanılırdı. şimdi hale bak, facebook çıktı, mertlik bozuldu.
demeseler de ben bıraktım. bernhard'ı bir günlüğüne göz ardı ettim.
eskiden doğumgünleri birkaç kişiyle kutlanan etkinliklerdi. hatırlayanın hanesine artı bir eklenir, gelecek yıl için bu tarz bilgiler referans olarak kullanılırdı. şimdi hale bak, facebook çıktı, mertlik bozuldu.
sad, sad song
ve 30 yıl geçmiş. bana hüzünlü gelmeyen, naif ve havadar bulduğum bir şarkıyla girdim.
yeni yaşlarda nefesler ferah, havalar güzel, dostlar bol olsun.
yeni yaşlarda nefesler ferah, havalar güzel, dostlar bol olsun.
7 Nisan 2013 Pazar
yine
bugün akşama kadar iyiyken yine şimdi geldi heyheyler üzerime. "büyük resmin" içinden yerlere yuvarlanıp duruyorum. fazla sigara içmek dokunuyor, iç huzuru tam yakalamışken elden kayıyor, her şey çok hızlı, insanlar çok fazla. bazen andan kopuşlarım, kendi içerime yuvarlanışlarım "büyük" oluyor.
mesela görücüye çıkmayı sevmiyorum, indirgenmeyi sevmiyorum ve hayatın kuralı bu. çok anlaşılır, indirgemeyecek zaman yok mesela en basitinden. oraya, o insana, o şeye ayrılacak o vakit yok. sen kimsin ki indirgenmiyorsun ayrıca? ve bazen hayatta kalmamızı sağlıyor bu indirgemeler, ve hatta indirgememek suyu bulandırmaktan başka işe yaramıyor belki de.
ama her zaman formumda olmuyorum. aslında o kadar da konuşmak istemediğim anlar oluyor. hiç konuşmadan durmanın yalnızlıkla gelen pratiği kalabalıklarda garip karşılanabiliyor. kahve türlerinden bahsedemeyeceğim anlarım var, ve illa da "mutsuz" olmam gerekmiyor bu zamanlarda.
nisana yeni giriş yaparken depresyon olmaz, yabancılaşma hiç olmaz. en basitinden yazık, ayıp. hem sen neyden yabancılaştın, suyun üstünde, dibinde ne var, nasıl bu kadar eminsin de, yabancılaşıyorsun.
ama hayatın teması bu. sanki "bütün"müşümcesine, bir merkezden çepere doğru yayılan bir benliğim varmışçasına bir yabancılaşma, bir anda biri ipleri bırakıyor, tiyatronun perdeleri kapanıyor.
cidden oradan buradan devşirerek devam ediyoruz yolumuza gibi geliyor. tamam tamam hadi, diyerek. oldu sanki, oldu mu ki, tamam, neyse, hadi diyerek. olmayan bir tarafla sürekli bir pazarlık hali devam ediyor. ya da ben deliyim. bu da bir seçenek. vücudu desteklemesi, işe gitmeyi, ev için alışveriş yapmayı ve konuşmayı sağlaması için çok özel koşullara ihtiyaç duyan sinir sistemine demişler ya da deli diye. bilemedim.
mesela görücüye çıkmayı sevmiyorum, indirgenmeyi sevmiyorum ve hayatın kuralı bu. çok anlaşılır, indirgemeyecek zaman yok mesela en basitinden. oraya, o insana, o şeye ayrılacak o vakit yok. sen kimsin ki indirgenmiyorsun ayrıca? ve bazen hayatta kalmamızı sağlıyor bu indirgemeler, ve hatta indirgememek suyu bulandırmaktan başka işe yaramıyor belki de.
ama her zaman formumda olmuyorum. aslında o kadar da konuşmak istemediğim anlar oluyor. hiç konuşmadan durmanın yalnızlıkla gelen pratiği kalabalıklarda garip karşılanabiliyor. kahve türlerinden bahsedemeyeceğim anlarım var, ve illa da "mutsuz" olmam gerekmiyor bu zamanlarda.
nisana yeni giriş yaparken depresyon olmaz, yabancılaşma hiç olmaz. en basitinden yazık, ayıp. hem sen neyden yabancılaştın, suyun üstünde, dibinde ne var, nasıl bu kadar eminsin de, yabancılaşıyorsun.
ama hayatın teması bu. sanki "bütün"müşümcesine, bir merkezden çepere doğru yayılan bir benliğim varmışçasına bir yabancılaşma, bir anda biri ipleri bırakıyor, tiyatronun perdeleri kapanıyor.
cidden oradan buradan devşirerek devam ediyoruz yolumuza gibi geliyor. tamam tamam hadi, diyerek. oldu sanki, oldu mu ki, tamam, neyse, hadi diyerek. olmayan bir tarafla sürekli bir pazarlık hali devam ediyor. ya da ben deliyim. bu da bir seçenek. vücudu desteklemesi, işe gitmeyi, ev için alışveriş yapmayı ve konuşmayı sağlaması için çok özel koşullara ihtiyaç duyan sinir sistemine demişler ya da deli diye. bilemedim.
6 Nisan 2013 Cumartesi
konser, kitap
bugün ayrıca yine çay bahçesi, yine kitap ve sonrasında ikinci kez murcof'a gidildi. sember'ın sözünü hatırlayalım tekrar: art is a glimpse to how an unalienated life would be.
dolduruyor bir şekilde insanı. böyle böyle dolduruyor. "bir şey" yapmışsın, bir işe yaramışsın gibi hissediyorsun. konsantrasyonunu uzun bir süre aynı noktada tutabilmek bile bir lüks sanki artık. bunu sağlıyor biraz da benim için sanki.
sonra da insanlardan umudumu kesip kesmediğimi düşündüm. hayatındaki yoklukların ve boşlukların, kendi yabancılaşmalarının müsebbibi olarak olmayanları ve aslında hiçbir zaman olamayacakları suçlamanın ne beyhude olduğuna kanaat getirdim yine. olmadıkları şeyleri insanlardan talep etmek ancak bir kısırdöngü, rüzgarla parlayıp kendi kendine sönen hırslı bir sigara külü diyelim. isteklerimizi bir fayda-zarar ilişkisine göre düzenlemiyoruz elbette. istiyoruz nokta. ama gerçekten olan, olmayanlara değil olanlara oluyor en sonunda. ve arada olanlar var, hakkını da teslim edelim.
bir de şule gürbüz'ün yalancı aslan bey öyküsü var elbette. etkileyici, tekrar tekrar okunası. okumadığı okula giden, bilmediği lisanları konuşan adam. yalan niye olsun, varlık doğru mu? diye soruyor aslan bey. bütün mahalle o öldükten sonra ağladı, papaz bile dinini ona borçluydu. aslan bey varlığın, yalnızca var olmanın dehşetengiz tarafının o kadar farkındaydı ki, "gerçek" denilenlerin kuru tadının, gerçeğin yavanlığının peşine düşesi gelmedi. yalanla yürüdü, en doğru şekilde de öldü.
dolduruyor bir şekilde insanı. böyle böyle dolduruyor. "bir şey" yapmışsın, bir işe yaramışsın gibi hissediyorsun. konsantrasyonunu uzun bir süre aynı noktada tutabilmek bile bir lüks sanki artık. bunu sağlıyor biraz da benim için sanki.
sonra da insanlardan umudumu kesip kesmediğimi düşündüm. hayatındaki yoklukların ve boşlukların, kendi yabancılaşmalarının müsebbibi olarak olmayanları ve aslında hiçbir zaman olamayacakları suçlamanın ne beyhude olduğuna kanaat getirdim yine. olmadıkları şeyleri insanlardan talep etmek ancak bir kısırdöngü, rüzgarla parlayıp kendi kendine sönen hırslı bir sigara külü diyelim. isteklerimizi bir fayda-zarar ilişkisine göre düzenlemiyoruz elbette. istiyoruz nokta. ama gerçekten olan, olmayanlara değil olanlara oluyor en sonunda. ve arada olanlar var, hakkını da teslim edelim.
bir de şule gürbüz'ün yalancı aslan bey öyküsü var elbette. etkileyici, tekrar tekrar okunası. okumadığı okula giden, bilmediği lisanları konuşan adam. yalan niye olsun, varlık doğru mu? diye soruyor aslan bey. bütün mahalle o öldükten sonra ağladı, papaz bile dinini ona borçluydu. aslan bey varlığın, yalnızca var olmanın dehşetengiz tarafının o kadar farkındaydı ki, "gerçek" denilenlerin kuru tadının, gerçeğin yavanlığının peşine düşesi gelmedi. yalanla yürüdü, en doğru şekilde de öldü.
bugün birisi
bugün işyerinde birisi "sen bilmem ne bursu mu aldın, n'apıyorsun burada, harcanıyorsun dedi. ben de ona demedim, asıl ilk defa bu kadar ciddi olarak hiçbir şey olmayıp tası tarağı toplayıp bu muhitten, şehirden ayrılmayı, daha denizli bir memlekete yol almayı düşünüyorum, demedim.
2 Nisan 2013 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
