her birey kendi içerisinde özel ve değil, bla bla bla, çok klişe ama değil, vs vs. net ifade edelim. kendimi özel hissetmediğim, hiç de özel olmadığımı keşfettiğim (ama buna eşlik eden bir öz yerginin olmadığı) durumlar, bana çok iyi geliyor. çünkü az çok, herkes gibi olduğunu tahmin ettiğim şekilde (what a dilemma) özel olduğum hissi, bazı eylemlerime ve düşüncelerime ve hatta (ve bihakkı zatise (feat. fetullah)) hayata bakışıma nüfuz etmiş gibi geliyor. kendimi özelleştirerek ayırmama yarayan bazı özelliklerin gerçekten olup olmadığından emin olmadığım anlarda, o özellikleri daha iyi taşıyan insanlarla karşılaştığımda ve bu anlara geri dönüp baktığımda tuhaf bir özgürlük hissi gelebiliyor.
kimle neden arkadaşım, kimle neden değilim, neden başarılıyım, neden başarısızım, kimle neden birlikteyim, kimle neden değilim, biraz suyu gereksiz yere bulanıklaştırmak gibi görünse de, ben neden böyleyim, gerçekten bilmiyorum. bazı şeyler denk gelmiş gibi geliyor. başka bir evrende, bambaşka ilişkiler mümkünmüş gibi geliyor ve bu haliyle memnun olduğum şeyleri de bana değmiş şeyler, bir zincirleme kazanın sonucu olarak oluşmuş şeyler olarak değerlendirmek iyi geliyor. sorumluluğumu anlara indirgemek de.
bir zen öğretisi olarak yargılardan kurtulmak lazım. yargılardan kurtulmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor. ama o yüklenen yoğun yoğun anlamlar, kendimizi tökezletmeye, hayatı bir yarış olarak görmeye sebep oluyor. çok ilginç, ne kadar aptal bir cümle: "beni diğer insanlardan daha değerli ya da daha az değerli kılan bir şey yok." ama bu cümlenin idrakı o kadar zor ki. new age dünyamızdan sıyrılıp pratikte bunu yaşamaya çalıştığımızda, karşımıza ağır yargı duvarları çıkıyor.
yargı bizi kötüye, tehlikeli olana karşı koruyan şey. genelleme ve önyargılar olmaksızın hayatta kalamıyoruz. lakin ipin ucunu iyice gevşetmek lazım, mümkün olduğu kadar gevşetmek. kendilik hoş şey, otoerotik dünyalar, has kendilik diye bir şey olmasa da, hafif sağa sola savrulan bir jöle kıvamı var kendilikte, biriken anların getirdiği bir alışkanlık var, dönülen bir ev kendilik, ve ne kadar geniş olursa o kadar iyi.
bütün bu cümleleri alıp tarumar etmek mümkün. işte bu noktada da inanç giriyor devreye. ben gerçekten bu söylediklerime inanıyorum. yargılamamanın, kendini karşılaştırmamanın, dönüp dönüp hayıflanmamanın ve kendini kandırmamanın çok önemli olduğunu, bunlardan kaçınmanın insanın kendine yapabileceği en nefes aldırıcı şeylerden biri olduğununa inanıyorum. inançlar sorgulanamaz değil ama, ısrarla bu noktaya dönecekmişim gibi geliyor. ve böylece de bunların ismini de inanç koydum. düşünce duvarlarıma, düşünce yastıklarıma inanç diyorum.
şule gürbüz'ün bir öyküsünün başını okudum bir arkadaşın evinde bulduğum kitapta. kendilik gerçekten görülmek ister mi? yoksa kendilik bizi aklımıza gelince kıkır kıkır güldüren bir sır mı?
bu ikincisine inanınca dünyaya dair bir boşluk ve anlamsızlık duygusu da gelebiliyor insana. kendilik yalnızca kendime özel günlerde sakladığım bir hediyeyse, hayatın oyunluğunu bu kadar doğrudan kabul ediyorsam, aradaki çukurlara düştüğüm anların olmaması imkansız. ve ikincisine inanan insanlarda, onlara biraz olsun dokunulduğunu gördüklerinde gözlerinde beliren parlama var bir de. bu da yalnızca bir inanç. dokunulduğunu hisseden insanın gözündeki parlamaya duyulan inanç.
bu sorulara kesin bir yanıtım yok. ikinciye meylediyor, ama ikinciye inanan her kişinin birkaç tane de olsa bir mihenk taşı, bir birinci sorusu, kendiliğinin referansı vardır diye düşünüyorum. dediğim gibi, orta yolcuyum bu konuda. yalnızca yakınsamak ve ipleri biraz olsun gevşetmek var, gerisi mühim değil o kadar.
29 Mart 2014 Cumartesi
21 Mart 2014 Cuma
hüzün ve arınma
çok üzüldükten sonra bazen insanlara bir duruluk gelir. bu tuhaftır. hafif duygusuzluktan, ama belki henüz katılığın yerine tam oturmamış olmasından kaynaklanan bir sadelik vardır orada.
benzer bir hissi ise akşam üzeri parkta oynayan çocukların uzaktan gelen seslerinde buluyorum nedense. nasıl bir benzerlik bilmiyorum. ama böyle birbiriyle ilgisiz "an"larda ve mesela akşamüstü ışığı gibi farklı ışıklarda onları ortaklaştıran bir şeyler oluyor, bunların bağını kurmamı ise en çok müzik sağlıyor.
kokular da bazen bunu yapıyor. burna gelince, hatırlattığı şeyle o an ve geçmiş yan yana duruyorlar. bir ilgi, anlam zinciri bağlamaya başlıyor onları ama dillendirmek zor oluyor.
chequerboard'un dunes'unu dinlerken bu hislere kapılıyorum. bugün ekinoks, güneş eskisine göre daha geç batıyor, akşamüstü güneşi karşı evin çatısına vuruyor ve ben bu şarkıyla hüzünle arınma arasında gelen o hale bir duygudaşlık hissediyorum.
gündemler akıyor, her beraber yuvarlanıyoruz, oradan, sağdan, soldan sarmalıyor bizi. boğazımız ağrıyor kızgınlıktan. kötülük nedir, kimin cezası nedir, bizim çaresizliğimizin çaresi var mıdır, onları konuşuyoruz. bunları konuşurken, bir yerlerde daha sakin bir hayatın olduğunu düşünmekse iyi geliyor.
benzer bir hissi ise akşam üzeri parkta oynayan çocukların uzaktan gelen seslerinde buluyorum nedense. nasıl bir benzerlik bilmiyorum. ama böyle birbiriyle ilgisiz "an"larda ve mesela akşamüstü ışığı gibi farklı ışıklarda onları ortaklaştıran bir şeyler oluyor, bunların bağını kurmamı ise en çok müzik sağlıyor.
kokular da bazen bunu yapıyor. burna gelince, hatırlattığı şeyle o an ve geçmiş yan yana duruyorlar. bir ilgi, anlam zinciri bağlamaya başlıyor onları ama dillendirmek zor oluyor.
chequerboard'un dunes'unu dinlerken bu hislere kapılıyorum. bugün ekinoks, güneş eskisine göre daha geç batıyor, akşamüstü güneşi karşı evin çatısına vuruyor ve ben bu şarkıyla hüzünle arınma arasında gelen o hale bir duygudaşlık hissediyorum.
gündemler akıyor, her beraber yuvarlanıyoruz, oradan, sağdan, soldan sarmalıyor bizi. boğazımız ağrıyor kızgınlıktan. kötülük nedir, kimin cezası nedir, bizim çaresizliğimizin çaresi var mıdır, onları konuşuyoruz. bunları konuşurken, bir yerlerde daha sakin bir hayatın olduğunu düşünmekse iyi geliyor.
18 Mart 2014 Salı
1 hafta
cezaneden bu yana neredeyse 1 hafta geçmiş, ama bana nedense 1 ay geçmiş gibi geliyor. ankara'ya gidildi gelindi, onun dışında da cenaze öncesi ve sonrasında yine sokaklar, yine gaz, yine telaşe idi. nefes alacak zaman ve yer kalmadı (literally and figuratively).
ankara'da güvenpark çocukluk mekanlarımdan bir tanesiydi. şimdi ise karakol olmuş, tomalar, polisler doldurmuş. bakanlığın ortasında, atatürk bulvarı'nın kenarında akrep ve toma hazır bekliyor; hava da rüzgarlıydı, sanki her an kıyamet kopacakmış, savaş çıkacakmış gibi gri bir hava.
ben de twitter delisi oldum azıcık, başka da bir "hobim" kalmadı sanki. ve bu hobi bana sinir hastalığı olarak geri dönüyor, geçen hafta adamın söyledikleriyle boğazıma bir yumru oturdu sinirden ve saatlerce kalkmadı üzerimden ağırlığı. sanki üstten alt katmanlara doğru bir kaos, düzensizlik geliyor, sirayet ediyor. bir anda işler duruyor, gaz çekildi mi de, normal hayata dönülüyor, ölüler anılıyor, çok tuhaf oldu. adaptasyonumuzu da garipsemeye başladım.
onun dışında aile görüldü, yeni tanışıklıklar yaşandı, bol yemek yenildi ve dönüldü. o kısmı bayağı güzeldi. şimdi ise daha büyük bir taşınma derdi karşımda, iş yerinde dananın kuyruğunun koptuğu nisan ayında gerçekleşmek üzere bir de. ev yok, bulunamıyor, çok fahiş kiralarla istanbul'da nasıl yaşanır, sorusuna yanıt bulunamıyor.
bu sebeple dümdüz oldum. beni kurtaranlar ise bir dede söylenmesi içerisinde, soluksuz yazan thomas bernhard ve elalı yeşilli şefkatli bakışlar.
ankara'da güvenpark çocukluk mekanlarımdan bir tanesiydi. şimdi ise karakol olmuş, tomalar, polisler doldurmuş. bakanlığın ortasında, atatürk bulvarı'nın kenarında akrep ve toma hazır bekliyor; hava da rüzgarlıydı, sanki her an kıyamet kopacakmış, savaş çıkacakmış gibi gri bir hava.
ben de twitter delisi oldum azıcık, başka da bir "hobim" kalmadı sanki. ve bu hobi bana sinir hastalığı olarak geri dönüyor, geçen hafta adamın söyledikleriyle boğazıma bir yumru oturdu sinirden ve saatlerce kalkmadı üzerimden ağırlığı. sanki üstten alt katmanlara doğru bir kaos, düzensizlik geliyor, sirayet ediyor. bir anda işler duruyor, gaz çekildi mi de, normal hayata dönülüyor, ölüler anılıyor, çok tuhaf oldu. adaptasyonumuzu da garipsemeye başladım.
onun dışında aile görüldü, yeni tanışıklıklar yaşandı, bol yemek yenildi ve dönüldü. o kısmı bayağı güzeldi. şimdi ise daha büyük bir taşınma derdi karşımda, iş yerinde dananın kuyruğunun koptuğu nisan ayında gerçekleşmek üzere bir de. ev yok, bulunamıyor, çok fahiş kiralarla istanbul'da nasıl yaşanır, sorusuna yanıt bulunamıyor.
bu sebeple dümdüz oldum. beni kurtaranlar ise bir dede söylenmesi içerisinde, soluksuz yazan thomas bernhard ve elalı yeşilli şefkatli bakışlar.
11 Mart 2014 Salı
berkin
soğuk, yağmurlu bir gün. sokaklar olduğundan daha boş. berkin elvan öldü bir de, öldürüldü. bir karanlık, çok karanlık. insan olmaya dair hiçbir müştereğimiz, ortak bir değerimiz kalmamış gibi. çocuklar ölüyor da buna bir bahane üretiliyorsa, üretilebiliyorsa, ne kaldı ki dokunulmayacak diye soruyor insan.
daha önce de çocuklar öldürüldü. bu yeni değil. yine de bir karanlık çöktü sanki. algılayamayacaklarını, aynı dünyayı paylaşmadığımızı, pişkinliklerinin haddi hesabı olmadığını düşünüyorum. belki çocuktu diye, belki neredeyse bir yıl direndi diye, bilmiyorum, sabah durmadı gözyaşlarım. utanıyorum da bir şey demeye, düşündüklerimi söylemeye. yetersiz kaldık belli ki, ne yapabilirdik bilmiyorum ama, yeterince denediğimizden de şüpheliyim.
daha önce de çocuklar öldürüldü. bu yeni değil. yine de bir karanlık çöktü sanki. algılayamayacaklarını, aynı dünyayı paylaşmadığımızı, pişkinliklerinin haddi hesabı olmadığını düşünüyorum. belki çocuktu diye, belki neredeyse bir yıl direndi diye, bilmiyorum, sabah durmadı gözyaşlarım. utanıyorum da bir şey demeye, düşündüklerimi söylemeye. yetersiz kaldık belli ki, ne yapabilirdik bilmiyorum ama, yeterince denediğimizden de şüpheliyim.
7 Mart 2014 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)