30 Temmuz 2015 Perşembe

ülke

ülke yahut memleket. son günlerde bir karın ağrısı sebebi. iç karartıcı. bir yandan da sıcak var. nefes almak zorlaştı. ben de gözlerimi kapayıp sanki orta çağda (ya da skyrim'de:) bir hanın içindeymişim, yeşil çimenlerle kaplı bir iskoç yaylasındaymışım gibi "celtic music", "irish folk" ismini taşıyan kayıtlar dinliyorum YouTube'dan. böyle bir gün.


19 Temmuz 2015 Pazar

köyün büyücüsü

içten içe anlam veremediğim bir durum vardı eksiden beri. ama anlam veremediğimi idrak etmem ve bunu yüksek sesle söylemem jon burnside'ın babam hakkında bir yalan adlı kitabını okurken gerçekleşti. kitapta bahsettiği şeylerle doğrudan ilgili değil bu söylediğim.

filmlerde, dizilerde, kitaplarda ve bir takım anlatılarda eski zamanlardaki bir köyde ya da yerleşim yerinde büyücülük, astroloji ve simya ile ilgilenen tek bir insan olur genelde. bu insan aynı zamanda yaşamın soruları üzerine de kafa yoran birisi olur. neden var olduğumuz sorusuyla ilgili olması onu büyüyle, varoluşun ve simya gibi insan etkisinin sınırlarının denendiği türlü alanla uğraşmaya itmiştir. bu insan köyde, niye varız, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sorularıyla ilgilenen tek kişi gibidir. sanki diğer insanlar ya dini bir öğretinin peşinde ya da bu sorulara karşı bir vurdumduymazlık içindedir. işte tam da bu durum beni çok şaşırtagelmiş, buna hiç anlam verememişimdir. neden yalnızca bir tane büyücü olur? neden yalnızca bir kişi bu sorularla ilgili gibidir? yani bizim bu dünyada yaşayıp da neden geldik, nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularıyla ilgilenmemeyi tercih etmemiz gibi bir şey olurdu bu. ama tanıdığım insanların bir kısmı, en azından bu sorularla ilgileniyor, bir zaman bunlara cevap aramış ya da hala arıyor.

işte bu da böyle bir şaşkınlığımdı.

17 Temmuz 2015 Cuma

bir şey daha

yapboz yapar gibi, legoların karşısında uzanmak gibi, sabaha karşı, sonraki günkü çizim dersinin ödevini yaparkenki gibi, bir müzik programını kullanırken, bir şarkı yaparkenki gibi, heyecanlı bir filmin karşısındaymışçasına, yeni bir oyun indirdiğindeki gibi, bir matematik sorusu çözer gibi, aylar sonra ilk defa yüzdüğündeki gibi, çocukluktaki gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, sessizlik içinde, huşu halinde yazmak.

saflaşma, sadeleştirme

listedeki bütün işlerin yanına bir tık atarak, kendimi sıfır işsizlik seviyesine indirme çabasındayım genelde. sanki bütün gereksiz işleri, ayrıntıları aradan çıkarırsam lekesiz bir saflık, geniş bir sadeliğe ulaşacağım. disipinle tüm boyutlarıyla yaşamın kontrolünü elime alıp baştan başlayacağım. işler teker teker azalmaya başlayınca listeden, sanki çöle düşmüş gibi bir yokluk, tüketmişlik hissiyle kalakalıyor insan. karşısına çıkan şeye karşılık verip yaşamanın karşısında listeler üzerinden çevresiyle ilişkilenen kişi (örneğin çeviri, düzelti sonrası ben) tekrar öğreniyor, yaşam nasıl yaşanırdı? boş vakit ne menem bir şeydi?

boş vakit de tuhaf bir ifade. başka bir yerden bakarsak vakitler halihazırda dolu geliyor bize. ben sırf bir şeyi izleyerek bile vaktimi dolu kılıyorum. sahi bu vakitler ne ara boşaldılar ve dolacak hale geldiler?

biraz olsun yazmak

anne lemott yazmanın sesini duyuramayanların işi olduğunu söylüyor. görülmemiş hissedenlerin, duyulmak isteyenlerin, varım kelimesini dolu dolu telaffuz etmeyi arzulayanların uğraşı olduğunu vurguluyor.

yaşamın kendisi ise zaten var. telaffuz edilme, tanınma ihtiyacı hissetmiyor şu an tepemde uçan martılar. ve belki de bu yüzden bu kadar akış içinde, uyumlu gözüküyorlar. farkında değilmişim gibi çek pampa'dakine benzer, farkında olunmadığı düşünülen güzelliklerin ayrı bir çekiciliği oluyor. yazma işi ise, martının bu uçuşunun yüzyıllardır betimlendiğinin farkında olunarak, yine de onun etkileyiciliğini daha önce anlatılmadığı şekilde yansıtma sanatı belki de. zira benim bu martıları görüşümden daha sahici bir şey yok şu an hayatımda. bunun bana yaşattığı da sahici bir his, sırf bu görüşün ve ona bağlı bu hissin yoğunluğundan dolayı şu an başka bir şeye ihtiyacım yok. işte bu yoğunluğu, denize doğru indikçe sarılaşan güneş ışığını, bulut altındaki gölgelerden çıkıp güneşle yıkanan, sonra tekrar gölgeye giren martıların uçuşunun akışkanlığını, hiç sıkılmadan bir araya gelip sonra ayrılan sürülerin hareketlerinin hipnotize edici etkisini, bu akşamüstünün içimde yarattığı yumuşaklığı biraz anlatabilirsem, neden hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını, tam olduğumu, her şeyin bu haliyle sonsuzluğun kapısının biraz da olsa aralandığını anlatabilirsem eğer, işte o zaman biraz olsun yazabilmiş sayılabilirim belki.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

yazsana

yazınca umutlanıyorum.

onlayn profiller

sıkılıyordum ve biraz kendimi farklı insanların gözünden hoş göresim vardı. bir yandan da profesyonel basamakları tırmanıyordum ağır ağır, emekleyerek. bu açıdan onlayn profilimi törpülemem, kamusal personamın ileride bana sıkıntı çıkarmayacak şekilde yumuşak uçlu, yuvarlak hatlı olmasına dikkat etmem gerekiyordu. eski özgürlüklerimi özlediğimi fark ettim. internetlerde ya da kamuya seslendiğim herhangi bir andaki o eski, 'özgür' sesimin nasıl çıktığını unuttuğumu idrak ettim. o yıllarda gelecek birçok şekilde tezahür etme potansiyeline sahipti. renkler parlaktı, henüz güneş gözlüğü takmıyordum. bunlara özene özene profilimi bir sallayayım, düşenler düşsün, kalan sağlarla sabaha kadar partileyelim istedim. bir türlü estetize profil inceliğini yakalayamıyordum, ben de sevimlilik kisvesi altına saklanmaya karar verdim. çılgınca max richter çalıyordu bu anlarda. sanki gerçekten önemli bir şeyin parçası gibiydim.

bugünlük 300 kelime ödevimin sonuna mı geldim?

14 Temmuz 2015 Salı

ölmeyeceklerden

yaşlanmak ve ölmenin korkusu nasıl da tuhaf bir endişeli hale sokuyor insanı. sağlıklılığımızı, canlılığımızı, üstünlüğümüzü, güzelliğimizi, hala burada ve oyunun içinde olduğumuzu teyit edecek durumlara sokmaya çalışıyoruz burnumuzu.

fotoğraf

geçen gün konuşuyorduk. ö. bütün arkadaşlarının, evlendikten 2-3 yıl sonra dahi, evlilik fotoğraflarını bulup facebook profili yaptıklarını, buna sinir olduğunu, bu olaya bu kadar önem atfedilmesine de sinir olduğunu söyledi. facebook deneyimimiz bir takım anlara geri dönüşten, iki tur atıp fotoğraflar aracılığıyla en iyi görüntülerimizden bir seçkiyi döngüye sokmaktan oluşuyor biraz. evlilik anı da işte başvurulan bu anlardan, en iyi görünüldüğünün düşünüldüğü, en umutlu olunduğunun kurgulandığı, sosyal olarak en kabul görülen zamanları imleyen anlardan. o da bir geri dönüşüme sokuluyor. ve tazelik istendiği anda tekrar profile sızıyor. umut ve tazelik hayattan gelmeyince, arşivler açılıyor.
o anın temsil edilişi ise doğası gereği bir eksik kalıyor sanki. fotoğraf hep mükemmelin bir adım gerisinde durmaya mahkum. yabancılaşılan, dışına çıkılan bir durumu bir nevi elde tutma endişesini yansıtıyor. 'tepe'yi deneyimledikten sonra dönüp geriye bakılan hüzünlü bir ana denk belki de.

günlük bitti

bir günlüğüm vardı. 2012 yılının başlarından bu yana uzanıyor ve artık son sayfalarına geldim. son 1 sayfası kaldı hatta ve ona yazamadım bir türlü. öyle çok değerli bir şey yazayım düşüncesinden değil. fakat bir sonraki defterimi bulamadım, o yüzden şimdilik yuttum yazacaklarımı.

yazacaklarımı, daha doğru yazabileceğim şeyleri tutunca, sanki nefesimi tutarmış gibi, tekrar nefesi bıraktığımda iyice katılaşan, iz bırakanlar ön plana çıkacak, kazanacaklar. önemsizler elenecek. neyse, bu bile, yani hafızamızın çalışma biçimi, anların sürekli elenmesi, elimizden kayan kum misali, aralardan akıp gitmesi ve ortaya yalnızca içimize taş gibi oturan, beynimize kazınan katılıkları bırakması şaşırtıyor beni.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

bird by bird notlar

annie lemott'un bird by bird'de yazdığı şu cümleler sabah sabah minik bir uyanış yaşattı. elbette ofis işi yapan insanlara "ya sev, ya terk et" diyormuş gibi görünebilir, ama ben yine de bu satırları gerektiği yerde hatırlayabilmek, hayatın "otantikliği" denilebilecek bu yüzünden hiç kopmamak, yaşamı oraya doğru yontabilmek istiyorum:
I remind myself nearly every day of something that a doctor told me six months before my friend Pammy died. This was a doctor who always gave me straight answers. When I called on this one particular night, I was hoping she could put a positive slant on some distressing developments. She couldn't, but she said something that changed my life, 'Watch her carefully right now, ' she said, 'because she's teaching you how to live.'

I remind myself of this when I cannot get any work done; to live as if I am dying, because the truth is we are all terminal on this bus. To live as if we are dying gives us a chance to experience some real presence. Time is so full for people who are dying in a conscious way, full in the way that life is for children. They spend big, round hours. So instead of staring miserably at the computer screen trying to will my way into having a breakthrough, I say to myself, 'Okay, hmmm, let's see. Dying tomorrow. What should I do today?' Then I can decide to read Wallace Stevens for the rest of the morning or go to the beach or just really participate in ordinary life. Any of these will begin the process of filling me back up with observations, flavors, ideas, visions, memories. I might want to write on my last day on earth, but I'd also be aware of other options that would feel at least as pressing. I would want to keep whatever I did simple, I think. And I would want to be present.