kötülük (ki kendisi muallak bir kavram, topluma göre mi kötü? kötülüğün hedefine göre mi kötü? vızır vızır, ki daha önce de bunları konuşmuş idik, o sebeple düşünce akışımızın işleyebilmesi için bu kısmı şimdilik "irrelevant" kabul ediyoruz) en tipik haliyle uygulandığında "kişiye özel" olmama özelliği göstermekte. bu ne demek, kişinin nerede doğduğu, kimlerin çocuğu olduğu, ne kadar süper bir insan olduğu gibi özellikler önemlerini yitirmekte ve kişiyi anonimleştirmektedir. bu durum, özellikle sistematik ve kitlelere yönelik kötülüklerde geçerli görünüyor. peki daha "hafif" kötülüklere bakalım ( örn. bir arkadaşın kendi çıkarları için diğerini "harcaması" vs. ) böyle hareketlerin tam da bu diğer arkadaşı sallamama efektinin sonucu olarak "kötülük" olarak adlandırıldıklarını söyleyebilir miyiz?
29 Şubat 2012 Çarşamba
kötülük
kötülük yapılan olmak, kötülüğün mağduru, hedefi ve nesnesi olmak nedir diye bir takıldı kafama dün akşam. yaşam hakkı ihlalı, şiddet, özgürlüğün kısıtlaması gibi kategorileri bir kenara bırakarak daha "hafif" kötülük biçimlerini değerlendirmede kafamın biraz teklediğini de fark etmiş bulundum.
28 Şubat 2012 Salı
şablon
sitenin şablonu kendi kendini imha etmiş (bunda benim payım da var kabul ediyorum). tekrar klasik görünüme geçmiş olduk, lakin bu halini beğenmedim. şu dynamic view'a gadget ekletmeyen google utansın. tekrar klasik halimizi düzenleme ile uğraşıciiz şimdi.
25 Şubat 2012 Cumartesi
comfort zone
"comfort zone"un dışına çıkınca seni öcüler yiyormuş, kurtlar kapıyormuş.
valla niye böyleyim acaba? bir bozukluk var ama. mesela the curious incident of the dog in the night time'da anlatılan otistik çocukla çok benzeştiğimizi düşündüm.
mesela ikimiz de aşırı uyaran karşısında bocalıyoruz. sonracıma sesten normal insanlara göre daha fazla etkileniyoruz. yabancılardan korkuyoruz (bende değişkenlik gösteriyor) ve stres anlarında (ve hatta benim için bir rahatlama olarak) white noise seviyoruz. büyük şehir kalabalığı bir fena yapıyor ikimizi de.
valla kendime allah kurtarsın diyorum, sevgilerimi sunuyorum. hayır bir de, yıllar geçer insan biraz düzelir değil mi? yok. tamamen o günkü hale ve hatta rastlantısal şekilde, üzerinde kontrolümün olmadığını hissettiğim bir takım faktörlere bağlı olarak o rutin bölgeden çıkıyorum ya da çıkmıyorum. sahi ceren söyle yavrum, sen bu hayatta neyden keyif alırsın? neden bir şeyi yaparsın ya da yapmazsın? kıssadan hisse, motivasyon önemli şey azizim.
valla niye böyleyim acaba? bir bozukluk var ama. mesela the curious incident of the dog in the night time'da anlatılan otistik çocukla çok benzeştiğimizi düşündüm.
mesela ikimiz de aşırı uyaran karşısında bocalıyoruz. sonracıma sesten normal insanlara göre daha fazla etkileniyoruz. yabancılardan korkuyoruz (bende değişkenlik gösteriyor) ve stres anlarında (ve hatta benim için bir rahatlama olarak) white noise seviyoruz. büyük şehir kalabalığı bir fena yapıyor ikimizi de.
valla kendime allah kurtarsın diyorum, sevgilerimi sunuyorum. hayır bir de, yıllar geçer insan biraz düzelir değil mi? yok. tamamen o günkü hale ve hatta rastlantısal şekilde, üzerinde kontrolümün olmadığını hissettiğim bir takım faktörlere bağlı olarak o rutin bölgeden çıkıyorum ya da çıkmıyorum. sahi ceren söyle yavrum, sen bu hayatta neyden keyif alırsın? neden bir şeyi yaparsın ya da yapmazsın? kıssadan hisse, motivasyon önemli şey azizim.
23 Şubat 2012 Perşembe
mahallemizin gece halleri
evin salon görünümlü oturma odasının penceresinden bakıldığında karşıda kalan bir ganyan bayii var. bu bayiin içerisinde bir takım adamlar bütün gün boyunca aynı yöne doğru oradaki bir ekrana bakmak suretiyle sosyalleşiyorlar. sürekli bir sirkülasyon söz konusu.
bu ganyan bayiinin tabelasının parlaklığını, gece ortaya çıkan o aşırı renkli, kırmızı beyaz halini sevmiyorum. o olmasa benim baktığım yerden başka bir ışıklı tabela yok caddede. sokak kar yağınca büyük bir beyazlık ve sessizlik olarak geri dönebilme potansiyeline sahipken ganyan tüm planları bozuyor.
öndeki cadde eğimli. geri dönüşümcü çocuklar da gece caddeyi boş bulunca salıyolar kendilerini aşağı arkalarında yükleriyle. spor ayakkabılarını da fren olarak kullanıyorlar. bayağı bir ustalık gerektiren bir hareket bu, her seferinde yuvarlanacaklarmış gibi geliyor bana ama yuvarlanmıyorlar.
bu ganyan bayiinin tabelasının parlaklığını, gece ortaya çıkan o aşırı renkli, kırmızı beyaz halini sevmiyorum. o olmasa benim baktığım yerden başka bir ışıklı tabela yok caddede. sokak kar yağınca büyük bir beyazlık ve sessizlik olarak geri dönebilme potansiyeline sahipken ganyan tüm planları bozuyor.
öndeki cadde eğimli. geri dönüşümcü çocuklar da gece caddeyi boş bulunca salıyolar kendilerini aşağı arkalarında yükleriyle. spor ayakkabılarını da fren olarak kullanıyorlar. bayağı bir ustalık gerektiren bir hareket bu, her seferinde yuvarlanacaklarmış gibi geliyor bana ama yuvarlanmıyorlar.
21 Şubat 2012 Salı
yılan
öğlen arası çay bahçesinde otururken okuduğum kitapta karakterlerden bazılarının yaşadığı köyde köylülerin her evin altında bir yılanın olduğuna ve yılanların evi kötülüklerden koruduğuna inandıkları yazıyordu. bu bölümle birlikte her ne kadar güzel bir kitap olsa da kitabın genelinde bir "samimiyet" sorunu olduğuna kanaat getirdim. bakınız "sahicilik" değil, samimiyet diyorum. köye kaçan "aydın" figürüydüler biraz, ki bunun klişeliğinden dem vuran (ki klişe bir konu değil diyorum inatla) diğer karakterler bile (kitabın farkındalığının yüksek olduğunu görüyoruz, kitabın farkındalığı diye uyduruk bir terim de ürettim aferin bana) benim onların köydeki yaşamlarının (ki kitabın odağında olan konu bu değil) olabilirliğine inanmamı sağlamadı.
işe dönmek üzere yürürken niye böyle bulduğumu tatmin edici cümlelerle bir türlü açıklayamazkene ve samimiyet arayışının ne kadar da anlamsız bulunabileceğini düşünürkene yerde bir yılan kabartması gördüm. galata'da, belki herkesin yerdeki varlığından haberdar olduğu, belki ve hatta "ünlü galata yılan kabartması" olarak anılan, ama benim o güne kadar hiç fark etmediğim bir şey.
19 Şubat 2012 Pazar
sıkıntının anatomisi (ve anatomisi diye başlıklanan yazıların sıkıcılığı üzerine)
- sıkıntı bunaltı ve bunalımdan farklıdır.
- sıkıntı hem bireyin hem de içinde yaşadığı çağın özelliklerinden etkilenmektedir. sıkıntılı topluluk diye bir şey olabilir mi? mümkün görünmüyor. lakin "konferansı dinleyen davetliler çok sıkıldılar" cümlesinde gördüğümüz üzere mekan ve zaman sıkıntıda belirleyici faktörler olarak ön plana çıkıyorlar.
- hem sıkılmaktan korkulup aynı anda sıkılınabilinir mi? imkansız görünüyor, ama mümkün. bilimadamları çok sıkılmak ve ÇOK sıkılmak arasında farklar olabileceğini belirtiyorlar.
- peki zaman sıkıntıyı şekillendiriyorsa, sıkıntı zamanı şekillendirebilir mi? kesinlikle. herkesçe bilinen bir gerçektir ki sıkılmışken zaman daha yavaş geçer.
16 Şubat 2012 Perşembe
kış
kış çorbamı yaptım, karın gelişini bekliyorum. (sebzeli, yoğurtlu, pul biberli)
ve air dinlediğim her seferde yirmili yaşların başına ait o ferahlık duygusunu tekrar hatırlıyorum. bunu unutmama şaşırıyorum, sonra tekrar hatırlıyorum. kelebekler geliyor aklıma mesela. ciddiye alınacak kadar büyük, bedenen en güçlü, ama bir o kadar yayılmacı ve deneysel(burada ne dedik aceba?) olunabilen zamanlar sanki.
mesela bir iş yapmanın, bir kitap bitirmenin getirdiği o "işe yarıyorluk" duygusunu da her seferinde yeni baştan hatırlayıp yaşıyorum. biraz amnezik bir bünye benimkisi galiba.
olsun. kış çorbam hazır, sonra kar botlarım bile var. sırada karı beklemek kaldı. tutacağını sanıp heveslenme diyor içimdeki ses. bu kadar kar arsızı olan nadir istanbul sakininden biri olduğum kesin.
ve air dinlediğim her seferde yirmili yaşların başına ait o ferahlık duygusunu tekrar hatırlıyorum. bunu unutmama şaşırıyorum, sonra tekrar hatırlıyorum. kelebekler geliyor aklıma mesela. ciddiye alınacak kadar büyük, bedenen en güçlü, ama bir o kadar yayılmacı ve deneysel(burada ne dedik aceba?) olunabilen zamanlar sanki.
mesela bir iş yapmanın, bir kitap bitirmenin getirdiği o "işe yarıyorluk" duygusunu da her seferinde yeni baştan hatırlayıp yaşıyorum. biraz amnezik bir bünye benimkisi galiba.
olsun. kış çorbam hazır, sonra kar botlarım bile var. sırada karı beklemek kaldı. tutacağını sanıp heveslenme diyor içimdeki ses. bu kadar kar arsızı olan nadir istanbul sakininden biri olduğum kesin.
11 Şubat 2012 Cumartesi
işaret
8 Şubat 2012 Çarşamba
l'ennui
bu aralar sıkıntıyla aram kötü. bazı cümleleri duyunca daha da depreşiyor bu hal.
"nası memnun mu peki?" bunlardan biri. başka bin bir türlü muhabbet de bu radara giriyor maalesef. duyunca bir iç çökmesi, bir ağırlık çöreklenmesi, bir çörek otu.
bu bünye niye bu kadar sıkılgan? yazık günah değil mi buna. zizek mi diyordu ne, dünyada bu kadar ilgilenecek şey varken bu sıkıntı niye? diye. 19. yüzyılı gecikmeli yaşıyorum galiba. çağımızın hastalığı: l'ennui.
"nası memnun mu peki?" bunlardan biri. başka bin bir türlü muhabbet de bu radara giriyor maalesef. duyunca bir iç çökmesi, bir ağırlık çöreklenmesi, bir çörek otu.
bu bünye niye bu kadar sıkılgan? yazık günah değil mi buna. zizek mi diyordu ne, dünyada bu kadar ilgilenecek şey varken bu sıkıntı niye? diye. 19. yüzyılı gecikmeli yaşıyorum galiba. çağımızın hastalığı: l'ennui.
4 Şubat 2012 Cumartesi
3 Şubat 2012 Cuma
bir bugünden
gece bomboş bir istiklalde, elde kahve, belong, max richter ve nicesi eşliğinde galata'ya yürümek güzel şey.
hafif olağanüstülükler olarak adlandırdım bu durumları. kar yağar, karda yürüyemeyen insanların anlık dayanışmaları. böylesi hafif olağanüstülük iyidir, dedim.
sürekli bir kar turizmi halindeyim. galatalı akşamın öncesinde de yıldız parkına gitmiş bulundum. orada da insan sayısı çok azdı, köpekler parkı ele geçirmişti. biz de kır kahvesinde yaşayan kediyle birlikte buna saygı gösterdik, haddimizi bilip bir köşeye sindik. ben salebimi içtim. o da kucağıma atlama denemeleri yapıp durdu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



