31 Ağustos 2013 Cumartesi

cranes - adrift ep

müziğin en tekinsiz, en karanlık, en akışkan, en büyüleyici suları cranes'in 1993 tarihli kısaçaları adrift'in içerisinde saklı.

adrift: aşkınlık, kan basıncının çok yükseldiği, boyun damarlarının belirginleştiği, kendinden dışarı çıkmak için bir yol aradığın
everywhere: akışkanlık, bir gece, bir otobanda, sürücü koltuğunda olmadığın, nerede biteceğini bilmediğin ve önemsemediğin bir yolculukta
underwater: karışma, bir yatakta ya da karanlık bir odada, varlığından emin olmadığın bir çift gözün parıltısı karşısında

ve sıradakiler, eylül basbayağı zifiri olacağa benzer:


underwater

i can make love to this song:


30 Ağustos 2013 Cuma

oy vey

dün inanılmazdı. bu şekilde sürekli çalışabilen insanlar var mıdır acaba? dün evet verimliydi, nefes almadan işler halloldu, umarım ki büyük bir hata çıkmayacak ama sapık yoğunluğun içerisinde günlerce devam eden insanlara baktığımda verimliliğin grafikte ani bir düşüş gösterdiğini görüyorum. yani eşşek gibi çalışırsan bile belli bir ortalama yakalabiliyorsun bence insanların genelini ele alırsak. aslında sorun deli gibi çalışmaktan öte, insanlarla sürekli uğraşarak çalışmak durumunda kalmak. STRES denilen, benim kişisel gelişim kitaplarının kötü adamı sandığım, ama aslen gerçek olduğunu birebir deneyimlediğim arkadaş yüzünden oluyor galiba.

neyse, bugün şu ana kadar tatil yapıyor olmamı bir mucize olarak nitelendiriyorum, akşam çağırılabilirim, ama o zamana kadar planlarım kabalcı'ya gidip karton, kağıt, püsür bir şeyler almak, sonracığıma defter kaplayacağım, philip glass'ın bir parçasını kendim çalmaya çalışacağım falan. böyle hayallerim var. yaş 12.

ayrıca max richter'in memoryhouse'unun dünya prömiyeri varmış ingiltere'de. orada olmayı ne çok isterdim. beni konser, park, bahçe, kitap, kırtasiye, piyano, müzik ve denizle donatınız.

25 Ağustos 2013 Pazar

ya bişi diyeceğim

hayat çok boktan bak cidden hehe. çok ilginç böyle olması, ama öyle. mutluluk, huzur anlarının bize "çarptığı" aralıklar dışında günler kendimize her şey yolunda, sakin corc diyerek, ağlayan bebeklere gösterilen oyuncak tadında dikkatimizi karadelikten başka yerlere çekme çalışmalarıyla geçiyor galba.

it's a wonderful life der black box the ergen.

Well you can bite the bullet
Breath in, breath out
Or be a victim all your life
Go window shopping
Save your money
Riches to rags overnight
It's a wonderful life

It's a wonderful life

You can join the family business
Serve behind the counter
Even have your name above the door
Join the order
Learn the handshake
You won't need protection anymore
It's a wonderful life

When you think it's over
You can look through your photos
Taken for prosperity and you'll find

Have an affair, get a new interest
Go into debt, go on the sick lists
Study at your leisure in your home
Get into shape, try to lose weight
Regain your confidence, control your fate
Victim of circumstance, look on the bright side
It's a wonderful life

It's a wonderful life
It's a wonderful life
It's a wonderful life

black box

nedense 10 yıl önceye ışınlanıp black box recorder dinlemeye başladım yine. o zamanlar bu kadar dönmemiştir. child psychology çalıyor. ve evet ergen ve evet evet, ama çok bir tınısı var yahu:

life is unfair, kill yourself or get over it.

ve tabii o zamanlar bu albümü dinlerken, ilginç bir orta sınıf eleştirisi barındırdığını da fark edememişim. life is unfair dostlar, kill yourselves or get over it.

black box recorder'ın yanında bir de çaycının marx'ın kapitali sanıp helal olsun dediği, aslen john lanchester'ın kitabı olan "capital"ı okuyorum. nedense bir england teması belirdi bu aralar hayatımda. black box'ın yanında oasis çalıyor çünkü, araya yanlışlıkla blonde redhead giriyor. girift elektronikleri, kaotik doom jazz'ları geride bıraktık, pop pop, rock rock takılıyoruz. ve eveeet, dünkü belle and sebastian konseriyle de mutluluk üçgenini tamamlıyoruz (diğer iki köşesi neydi bilmiyorum). bir de konsere gidicez diye benim yüzümden maslak ormanlarını koklayıp (parkorman) beşiktaş'a geri döndük. akşamdan kalmalığım bize kişi başı 25 telaya mal oldu. sanırım 100 yıl anlatılacak.

ayrıca o büyük tezcilerden. hehehe. (b.'den gündelik terminolojimize büyük katkı geldi)

haftasonundan fragmanlar.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

nasıl yani?

ciwan haco sonrası nasıl bu aklıma gelebilir? oldu ama, itunes sağolsun, bu da üniversite hazırlık, yeni bir şehir, bir yurt odası, kulaklıklar, ilk bağımsızlık denemeleri (bir de kidnapping an heiress vardı)

black box recorder - england made me
sanırım şarkılarla bir ömrün özeti hakkıyla verilebilir. duygusal hafıza yanıltmaz, yarı yolda bırakmaz, kan kardeşler hiçbir zaman ayrılmaaaz (cartel anı yaşadım yanlışlıkla)


ciwan haco'nun en sevdiğin şarkısı ne

ciwan haco'nun da bildiğim şarkısı bir elin parmaklarını geçmez. ama şu gidişatta birden aklıma bu geldi. van günlerinden. depremden dağılmış bir şehre, ortasından ikiye ayrılmış binalara bakarken arabada xeribi çalıyordu. müthiş naif, nehir gibi akan melodisi, yürek dağlayan sazıyla boğazda bir yumru.



yeni türkü'nün en sevdiğin şarkısı hangısı

hangısı, söyleyeyim. altındağ ilçesinde doğmuş, mamak tepelerini görmüş, samsun asfaltından her gün geçmiş, çinçin'de yanlışlıkla otobüsten inmiş, akşam güneşi altında gecekonduların camlarından yansıyan parlak ışığı, kar altındaki mamak tepesinin mütevazı güzelliğini görmüş bir ankaralı olarak elbette bir sonraki şarkı:

mfö'nün en sevdiğin şarkısı nekine

pop gecesi yapıyoruz, elbette özkan uğur farkıyla aşağıdaki. daha önce bu blogda 1000 kere belirttiğim üzere bu şarkı eşliğinde yolculuk yapılması gerekiyor. sabaha karşı denizli bir kasabaya arabada bazen çalarken varmak gerekiyor. bu tarz gereklilikleri mevcut. (dire straits gitarları pek bir güzel):



 güneş doğar, güneş batar ama insan uyumaz bazen, düşünür.

ajda pekkan'ın en sevdiğin şarkısı

evet, hele hele ajda pekkan'ı pek az dinlerim, az şarkısını bilirim, ama bildiklerim arasında (beni, beni bihterini ilhamıyla) en bir sevdiğim ise bu. (bir rus folk şarkısındanmış beste, ben de diyorum niye, kan çekiyor demek ki, stalingrad günlerimi hatırladım şimdi)


sezen aksu'nun en sevdiğin şarkısı

böyle bir muhabbet mevzu var mıdır bilmiyorum, sezen aksu'nun herkesin bildiği şarkılarını bilmek dışında özel bir dinleyiciliğim yok ama işte benimkisi (neden bu kadar yazdıysam) ayşegül aldinç, zeki müren yorumu değil, en çok bunu bunu (beni beni, bihterini), hele bir de sonbahardan görüntülerle:


acık

az biraz dursam da kafamı toplasam, ben bu işin içinden (literally and figuratively) nasıl çıkarım. öyle bir vakit yok, fakat sanki bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. böyle yuvarlanarak mı geçecek ömür? neyi ne için yaptığımın cevabını bir bilsem rahatlayacağım, ama bilmiyorum da. hedefsizlik kötü şey.

zevzeklik

z.: bence ben ender rastlanan bir gerizekalıyım.
c: neden ender?

keyifli

keyifli bir insan, keyifli bir müzik, keyifli bir mekan, keyifli bir işyeri, keyifli bir araba, keyifli bir şehir, keyifli bir protesto, keyifli bir ilişki vs. vs.
arkadaşlar bu keyif kabızlığı nedir? neden her hoşumuza giden şeyi TEK BİR KELİME ile bir de nesnelere can vererek, şiir yazmadığımız halde rabbimin canlı kılmamayı seçtiği şeyleri kişileştirerek yapıyoruz? niye?

c.y editorz lounge'dan bildirdi.

hahaha bir arkadaşım özeleştirinin getirdiği ahlaki üstünlük dedi
durduramıyorum, artık durumlara da uygulayalım ltf: ahlaki üstünlük qeyfi

20 Ağustos 2013 Salı

tam

tam şu anda depresyona girebilirdim, aslında koşullar çok uygun ama yoğunluktan dolayı giremiyorum hüühü. çeviri kusacağım.

18 Ağustos 2013 Pazar

23

ah
23 ve the dress bana hayatımın öyle bir dönemini anlatıyorlar ki, his olarak çok yoğun, yazmaya çalışsam bile anlatamam, eksik kalır.

büyük bir kaybın arifesinde gece yarısı sularında kulaklığımda yalnızca 3 şarkı dönüyordu. 23 ve the dress bunlardan ikisiydi. öylesi kalbim yarılmadı sonrasında.

sonra ilk defa havadaki pusta, binalara yansıyan sarı ışıkta bir titreşim olduğunun, gerçekten gördüğümüzün ve deneyimlediğimizin ötesinde bir eş zamanlılığın olduğunun, sezginin farkına vardığım bir dönemdi. 3 kişiydik, kağıt oynuyorduk, avarece dolanıyorduk ve ilerleyen günler bize ne getirecek bilmiyorduk. ama mesela havadaki ağırlık, doluluk ve umut yan yanaydı. içtiğimiz sigaralar, aldığımız maddeler bizi yormuyordu. aşık olunca zarar görmüyorduk. koşunca yorulmuyorduk.

kaybı bana yaşatan bu şarkılar, blonde redhead konserinde de uzun süre sonra ilk kez nefes almamı sağlamışlardı.

işte şimdi tekrar geliyormuş blonde redhead, midede hafiften bir sızı.




16 Ağustos 2013 Cuma

work and loneliness

o kadar diyim sana. ben bu hayatı ortasından kırarım (kendini gaza getirme denemeleri).

haftasonu

haftasonlarıma da el atıldı artıkın. kaçış yok. kaçış bir yere kadardı.

15 Ağustos 2013 Perşembe

internetsiz

internetsiz kaldım akşamları. yolda müzik yerine kitaba başladım. iş acayip yoğun. geri kalan zamanlarda koşarak boşluklar yaratmayla geçiyor ömür. çay bahçesi yaptım yine. vesaire vesaire.

karmama dönelim. karmam 7. evdeymiş, yuppi. ve bir de neptün ile karşıt açı halindeymiş. ve aynı zamanda chiron denilen gezegenle de kavuşumdaymış. bu şu demek, 7. ev meseleleriyle ilgili sınanacağım demek. sanki sınandım bayağı bir ama büyük konuşmayayım. doğruysa ne hoş, yanlışsa şaşırtıcı. görevimiz denge kurmakmış.

bu noktada tek desteğim kendime karşı hep dürüst olmakmış. yıllar önce o zaman "çıktığım" bir insanın dediği bir laf, o süreç sonunda bana kattığı en önemli şey oldu aslında: başkalarına ne kadar dürüst olduğun o kadar da önemli değil, önemli ve zor olan, insanın kendine karşı dürüst olması.

o zaman bunu anlamakta zorlanmıştım nedense. insan kendini nasıl kandırır diye. ama sonra hem kendimde hem de başkalarında kendini kandırmanın değişik boyutlarını gördüm. özellikle 7. ev mevzularında kendimi kandırmamam şartmış bu karmaya göre.

desteğim ve zorluğum ise akrepteki satürnmüş. sürekli yüzleşmeler, yüzleşmeler, yüzleşmeler. çay bahçelerini ne amaçla kullanıyorum acaba?

mesela yeni bir dürüstlük açısı yaratalım. cidden garip bir kontrol manyağının içimde yattığına kani oldum bu tatilde. teyzesiyle geçen saçma salak bir konuya üzülürken insan, ebeveynleri dahi onu güçsüz görmesin endişesi taşır mı? ne zaman bu hale geldim? üzüntü kontrol edilebilir, dışa vurulmaması gereken bir şey haline ne zaman geldi? üzüntünün her türlü bahsi ne zaman kendine acımak kategorisinden değerlendirilir oldu? vay bana, vaylar bana. kendi kendimi şaşırtmayı başardım. yanlış bir yola girmişim, çıkayım.

yoğun şekilde insanlarla vakit geçirememeden yakınan benin topluluktan kaçışlarında başka hangi mekanizmalar rol oynuyor acaba? (kendime laf soktum)

böyle böyle şeyler işte. hayat bunlarla geçecekmiş, geçmeliymiş. hayırlısı corc.

13 Ağustos 2013 Salı

tatil

tatilden döndüm. tatilin bitmesine beş kala hayatımda ilk defa daldım, çok güzeldi su altı. garip bir şekilde rahatladım bu tatilde biraz. unuttum işleri güçleri, çok çok hoşuma gitti. nasıl yaşamamız gerektiğiyle ilgili daha net fikirler edinmiş oldum. yaşadığımız yerin istanbul olmaması gerekiyor mesela.

bir de teyzem karmik nokta hesabı yaptı bana. haritamda akış rahat görünürken, zorlaştırılmış bir karma çıkmasın mı? hoş değil. hiç hoş değil.

neyse geldik, geldiğim için çok üzgünüm, hiç gelmek istemedim, gelmiş bulunduk.

8 Ağustos 2013 Perşembe

that it should be over, that life sucks

hayatımın bir kısmı, nöronlarımın bir kısmı, yaşam deneyimimin bir kısmı sosyal ortamlarda ben merkezde olmak üzere, dinamiklerin nasıl işlediğini anlamaya çalışmakla geçiyor galiba. bunu gönüllü yapıyorum ve genellikle bir gözlemci konumundan yapıyorum. insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduklarıyla ilgili genellemelere ve hatta kelimeyi doğru kullanarak, olgusal çıkarımlara varmaya giden bir izleme hali oluyor bu. durumlarla ve şeylerle, insanlarla aramda olduğundan çok daha anlık ve doğrudan ilişkiler kurulabiliyor. bir konserde kullanılan efektlere hayranlıkla bakabiliyorum. ama genel sorum sürekli nerede duruyorum ve ne oluyor, oluyor. self-consciousness'ın (doğru ya da yanlış saptamalarla) boku çıkıyor sürekli. kendimi insanların eline bırakmaktansa şeylerin eline bırakmayı tercih ediyorum çoğu zaman. ve çoğu zaman sosyal bir mekanizmada işler ve geçer akçe davranış kalıplarının neler olduğunu tanımlıyorum, ve hatta, lan bu kadar kolay mıydı, diyorum ama kendim bunları tatbik etmemeyi tercih ediyorum. yapamamaktan öte tercih etmiyorum gibi geliyor bana. cesaretsiz olduğumu düşünmüyorum insan ilişkileri konusunda, bazen şüphe etsem de bundan. ne istediğimi bildiğim sürece cesaret bir tartışma konusu olmaktan çıkıyor genelde.

bu akşam gerçekten birçok şey yapabilirdim ve hiçbirini yapmadım. bu sosyalleşmeye dair, insan tanımaya dair, cinselliğe dair bir çıkarım değil sadece. genel olarak "farklı yaşayabilirdim." bilinçli bir tercihle, yabancılaşma anlarının korkusuyla hiçbir suya sabuna dokunmadım. ve hep ama hep böyle yapıyorum. hep ama hep en yakın dostlarım, bana gelen, benim gitmediğim, bizzat bana gelen insanlardan oluştular. hep durdum ve baktım, hiç kovalamadım. ve sanırım beni bütün bunları tatbik etmekten alıkoyan yabancılaşmadan çekinmem, korkmam. bu çok ilginç ve bunu çözemedim. insanlara gitmek, insanları fark edip gitmek, bence yapılabilecek en güzel şeylerden.

aşinalık bende çok fazla kapıyı aralıyor. aşina olmak bir o kadar zor benim için. çok fazla insana ve nesneye yabancı muamelesi yapabilirmişim gibi geliyor bazen. bu ev tutkusu, bu sınırlarını belirleme arzusu nereden geliyor acaba?

30 yaşındayım ve daha önce de birçok kez belirttiğim üzere elimde hiçbir şey yok. bir hayat kurmak istesem, beni de alın, beni de bayramlarda gezdirin ve hasta olduğumda çorba getirenim, soranlara çok şükür diyecek bir hayatım olsun desem bunu karşılayacak param da yok. bu yapılabilirdi, bunun olması için olağan akışta hiçbir engel yoktu, ama sanki içimden birileri göğsümde bir kısmı dağlayacaktı bunları yapsaydım. (içimden birileri:) sanki çok zor gelecekti. sanki, mesela avukat olsaydım, ölecektim.

şimdi öyle geliyor. ama sonra başka bir açıdan bakıyorum, ve yalnızca alışkanlık diyorum.

hiçkimseden ilk anda hoşlanmadım (aşk manasında), uzun uzun konuşmadan ya da gözlemlemeden tutulmadım. bu da bunun bir devamı. ve beni böyle yapan "normal" olan mıdır, yoksa bu davranış kalıbıyla çeperlere mi itiliyorum bilmiyorum. ama çok zor bana her şey acık. "tough cookie."

ama bu iş de sanıldığı kadar sıkıcı değil. tanıdığımı sandığım insanları gözlemledikçe , yeni şeyler keşfedip şaşırıyorum. arkadaş, aile fark etmez. keşfetmek baki.

6 Ağustos 2013 Salı

görmeler

insan görmelerin bir kısmını atlattık ama tatil yapacağım diye bir bedel ödemem gerekiyordu elbette. bir bıktım, bunaldım, çok iş var, nasıl yetişecek bir fikrim de yok.

1 Ağustos 2013 Perşembe

zaman talebi

bir haftada daha fazla iş günü olsun isteyeceğim hiç aklıma gelmezdi. ama bu hafta mümkünse bir gün eklensin, sonraki haftalardan düşülsün, biz de işimizi bitirelim.

bayram sonrasına kadar bir maratona giriyorum. bayram sonrası hayatımı yolculuklardan, ekstalardan temizleyip eylül sonuna kadar ayrı bir maratona giriyorum. sonra çıkıyorum. (umuyorum)

mesela yarın paralel etkinliklerin son günü, sonracığıma kitabın tasarımı için sayfaları hazır etmek gerekiyor, sonra bir video işi var, sonra bir de çeviri var elimde, sonra cuma akşam önce teyzemle yemek yiyorum, sonra ZA ekibi ülkemizi ziyaret ediyor, sonra cumartesi günü plaja gidelim deniyor, sonra pazar günü konser var, sonra pazartesi iş ve voleybol var, sonra salı günü iş ve akşam boş, bavul hazırlamak için son çağrı, sonra çarşamba günü arife, yarım iş, geri kalanı konser var, sonra perşembe uçak var, sonra diğer pazartesi geri dönüyorum. aman aman hiçbir şeyden de geri kalmıyorum. ama insan görmek ve zevklerden ödün vermeden bunların hepsini halledebiliyor muyum? bakalım, görelim.

bunları, iş yoğunluğundan söylenmeyi, zorla tatil yapmak için verdiğim çabayı, konser peşinde geri kalmama isteğimi utanarak yazmam gerekirdi. haftalardır foruma gitmedim, gidemedim. bugün yine gazlanmak, yine tazyiklenmek söz konusuydu çünkü. bunların iki adım ötesi hep gaz hep toz hep bulut ve ortasında baloncuk yaşamlar.