16 Aralık 2015 Çarşamba
boğaz çakrası
kendini ifade etme, kendini olduğu gibi ifade etme, utanmadan, kendini reddetmeden, manipüle etmeden ifade etme. bunlar olmadığı zaman boğaz çakrası kapanıveriyor işte.
evrene sorular
bir gece vakti uyku tutmazken aklıma düşen başlık bu oldu. evrene, boşluğa yönelttiğim sorular vardı. evrenin de aslında boş olmadığını anladığım bu günlerde.
7 Aralık 2015 Pazartesi
m treni
tamamen çay bahçelerinde geçen bir kitap yazma fikrimi patti smith'in m train'ini okurken bir kenara bırakıyorum. o kafelerden bahsediyor, ben çay bahçelerinden hiçbir zaman onun kadar iyi yazarak bir anlatı çıkaramayacağım ya da belki de çıkaracağım, ama yaşamın her anını smith kadar törensel yaşamadığım için dakikalarımın çoğu kendi kendine söylenme, tembellik ve sıradanlıkla dolu.
bir değişiklik yapmam gerektiği kesin. şu an bu yazıyı bana yazdıran enerjiyi ve belki de boğaz ağrısını (umarım ve belki maalesef) yarın yerinde bulamayacağım. bilgisayarı kucağıma değil, masaya koymuş olmam bile bir değişiklik yaratıyor. enerjiyi kaybedeceğim ama boğaz ağrısını yerinde bulacağım.
kendi yaşam öykümden küçük oyuncaklar, renkler ve müzikler devşirme hevesimi hayata döküp bir eylem planı çıkarmalıyım. nasıl ki belediyeler stratejik plan yapmadan önce bir zaman çizelgesi çıkarıyorlar (araştırma, görüşme, yazım, uygulama vs.) ben de aynısını yapabilirim. böyle saçmayabilirim, ama en azından bir şey yapmış olurum.
karşı komşumuz ise odun kesiyor şu an. şehrin havası çok pis, soba dumanı dolu. vernik soluyoruz, çünkü komşumuz bir eskici ve eski mobilyaları yakıyor. sağ bademciğimin durumu hiç iyi değil. sigarayı 9 ay önce bıraktım. hastalıklarım artık daha hafif, fakat boğaz çakrası düğümü baki.
işte böyle. değişmek, değiştirmek lazım.
bir değişiklik yapmam gerektiği kesin. şu an bu yazıyı bana yazdıran enerjiyi ve belki de boğaz ağrısını (umarım ve belki maalesef) yarın yerinde bulamayacağım. bilgisayarı kucağıma değil, masaya koymuş olmam bile bir değişiklik yaratıyor. enerjiyi kaybedeceğim ama boğaz ağrısını yerinde bulacağım.
kendi yaşam öykümden küçük oyuncaklar, renkler ve müzikler devşirme hevesimi hayata döküp bir eylem planı çıkarmalıyım. nasıl ki belediyeler stratejik plan yapmadan önce bir zaman çizelgesi çıkarıyorlar (araştırma, görüşme, yazım, uygulama vs.) ben de aynısını yapabilirim. böyle saçmayabilirim, ama en azından bir şey yapmış olurum.
karşı komşumuz ise odun kesiyor şu an. şehrin havası çok pis, soba dumanı dolu. vernik soluyoruz, çünkü komşumuz bir eskici ve eski mobilyaları yakıyor. sağ bademciğimin durumu hiç iyi değil. sigarayı 9 ay önce bıraktım. hastalıklarım artık daha hafif, fakat boğaz çakrası düğümü baki.
işte böyle. değişmek, değiştirmek lazım.
6 Aralık 2015 Pazar
paylaşmak
paylaşmanın, alınan keyfi ya da hissedilen üzüntüyü bir başka kişiye açmanın temel bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha idrak ediyorum. bu paylaşma birçok biçimde olabilir, fakat kendini ifade etmenin tırnak içinde sanata dönüştüğü o sınırda bir şeylerin farklılaştığını da düşündüm bugün. sanatsal ifadede bir farklılık var. belki estetik ya da yaratılan etki gibi unsurlar devreye girdiği için. sanatın nerede başlayıp nerede bittiği hep tartışmalı ve kanımca bağlamla doğrudan ilintili olduğu için bu sınırı nereden çizeceğimize dair bir fikir birliği yok. fakat yoğun duygulanımım sonucu yazdığım şiirin deneyimiyle (ki bu deneyim de tekil değil, çeşitli) bu duygularımı biriyle paylaşmamın deneyimi arasında fark var özetle. muhtemel ki burada egoya dair süreçler devreye giriyordur. iyi bir müzik dinleyicisi, dinlediği şarkı tüylerini diken diken ettiğinde bunu bir duygudaşlık içerisinde başkasıyla paylaştığında muhtemel ki aşkın bir deneyim yaşıyordur. fakat bu esrimeyle bir şiirin başına oturduğunda, belki onun yapı taşlarını oluşturduğunda, eğer iyi bir çevirmense, o hissi büyütüyordur, dönüştürüyordur; kim bilir.
3 Aralık 2015 Perşembe
aralık
kasım ayı da geride kaldı. ben iyice suskunlaştım. uzaktan bildiğim bir insanın çok zor bir zamandan geçtiğini öğrendim, hüzünlendim. zaman hızlı akıyor. antep'e gidip geldim, ankara'ya gidip geleceğim. ve hep ama hep benim diyebileceğim bir ifadeyi, bir temsili ortaya koyma hayalim var. kar yağmasını hayal ediyorum. tam bir "kış insanı" olduğum söylendi geçen gün. doğrudur. bir de ülke gerçeklerinden kaçabilmek adına küçük bağımlılıklar geliştiriyorum. oyunlar oynuyorum. nefes alamamaya başlamıştım, hala da zor, ama bütün bunların arasında utana sıkıla bir yaşam alanı oluşturmaya çalışıyorum. olduğu kadar.
19 Kasım 2015 Perşembe
huzursuz
sabahtan beri bir huzursuzluk var üzerimde. yine kontrol kaybı hissi. bu sefer bedenimin üzerinde sanki. ameliyattan beri farklı bir faza girdim, iyi de oldu, ama yine de anlayamıyorum. of of.
9 Kasım 2015 Pazartesi
çakra
sunumu yaptım. güzel geçti. çakralar açıldı. geçmişten bir ben hatırladım. keşke çok yönlülüğünü unutmasa insan. farklı zamanlardaki halleri el ele verse, birbirini hatırlasa. doğrusal bir gelişimde olmadığını, bazı bazı kendini unuttuğunu bilse.
7 Kasım 2015 Cumartesi
sunum
yarın bir sunum yapacağım ve korkuyorum. her an sunumumla ilgili değişen fikirlere sahibim. yeni bir şey söylemiyormuşum gibi geliyor, sonra edebiyat teorisine çok uzak kaldığımı hatırlıyorum, sonra hocalarımın olduğunu hatırlıyorum dinleyen kitlede. of ki ne of. çok kötü olmasa keşke.
31 Ekim 2015 Cumartesi
neptün
neptün, özellikle 2003 yılı ila 2007 yılları arasında hayatımda önemli bir rol oynadı. uyandığım günün üzerine beyaz bir sis bulutu örttü. ben buna tepki olarak ilk önce perdelerimi kapadım, duvarlarımı yeşile boyadım ve ilerleyen yıllarda bir takım müzikler dinledim. bu müziklerden ambient olanın doğrudan neptüne hizmet ettiğini ise ancak yıllar sonra, 2015 yılında, bir cumartesi günü anladım.
belki 1999'dan başlayarak... (bir zamanlar 1999 yılında istanbul'da arkadaşlarla geçen anılarını anlatan arkadaşlarım vardı. 1999 yılında onlar siyah giyiniyorlardı. kadıköy'de tanınan bir kızın evinde hep birlikte oturmuş, müzik muhabbeti yapmışlardı. bu ev belki de bostancı'daydı. o zaman da siyah giyiniyorlardı. o gün onlara tepside uyuşturucular sunulmuştu ve bu yıllarca anlatılmıştı. bir oda yalnızca albümlere ve müzik aletlerine ayrılmıştı. odada florasan ışıkları hakimdi. iyi bir kızdı.) yıl 1999'du. ben o sırada ankara'daydım, belki de o gün fen hocası beni odasına çağırmıştır. (son sınavda düşük not almışsın, bir şeyin mi var?) aylardan marttır belki de.
neptün hala arada aklımı bulandırmaya devam ediyor. dün akşam söylediğim gibi, bazen geride bıraktığım yaşam çok uzunmuş gibi geliyor. izleyici konumunda olduğum zamanlardan, evlerden, ülkelerden farklı hislerim var bu uzun yaşamıma dair hatırladığım.
neptünün etkisi stars of the lid. bu albüm tam da 2005 yılını anlatıyor, belki de 2004 ve sonra 2009. 2005'te bir bahar ayına, 2009 yılında ise kışa denk geliyor. sanki gözümü açtığımdan beri anlamaya çalışıyorum.
belki 1999'dan başlayarak... (bir zamanlar 1999 yılında istanbul'da arkadaşlarla geçen anılarını anlatan arkadaşlarım vardı. 1999 yılında onlar siyah giyiniyorlardı. kadıköy'de tanınan bir kızın evinde hep birlikte oturmuş, müzik muhabbeti yapmışlardı. bu ev belki de bostancı'daydı. o zaman da siyah giyiniyorlardı. o gün onlara tepside uyuşturucular sunulmuştu ve bu yıllarca anlatılmıştı. bir oda yalnızca albümlere ve müzik aletlerine ayrılmıştı. odada florasan ışıkları hakimdi. iyi bir kızdı.) yıl 1999'du. ben o sırada ankara'daydım, belki de o gün fen hocası beni odasına çağırmıştır. (son sınavda düşük not almışsın, bir şeyin mi var?) aylardan marttır belki de.
neptün hala arada aklımı bulandırmaya devam ediyor. dün akşam söylediğim gibi, bazen geride bıraktığım yaşam çok uzunmuş gibi geliyor. izleyici konumunda olduğum zamanlardan, evlerden, ülkelerden farklı hislerim var bu uzun yaşamıma dair hatırladığım.
neptünün etkisi stars of the lid. bu albüm tam da 2005 yılını anlatıyor, belki de 2004 ve sonra 2009. 2005'te bir bahar ayına, 2009 yılında ise kışa denk geliyor. sanki gözümü açtığımdan beri anlamaya çalışıyorum.
16 Ekim 2015 Cuma
12 Ekim 2015 Pazartesi
ankara
kuzenim hafif yaralandı bombalamada. bense biraz toksik bir insana dönüşmeye başladım. insanların, ankara'nın acısının görülmediğini düşündüğüm her noktada içimde bir öfke kabarıyor. kuzenimin yaşadığı korkuyu ve travmayı düşünüyorum, ölenleri düşünüyorum, ankara'da biraz sol düşünceli olup da bu olaydan etkilenmemiş insan yok. ve biri -maalesef hayat devam ediyor- dediğinde ruhsuz geliyor, oradaki maalesef de yeterli olmuyor, öfkeleniyorum.
bir başkası bu halktan bir bok olmaz, gidin iç ege'ye orada kahvehaneye oturun, der. bir diğeri allah kahretsin, herkes faşist, bu halktan bir bok olmaz, bu ülkeden bir bok olmaz der. bunlara tahammül edemiyorum, katlanamıyorum. bu çaresizlikle - kimseden bir bok olmayacağı durumu - ile nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum.
insanlık tarihinin en parlak döneminde değiliz evet, ama en kötüsünde de olmadığımız kesin. garın önünde ölen ve yaralananlar barışı istiyorduysa eğer, bizim buna uğraşmak için borcumuz olduğu da kesin. örgütlenmek gerekli, ama yapamayanlar yalnızca biraz ucundan tutsa, birazcık insanlarla ilişkiye girse, iletişime geçse, kendini anlatsa, bu da bir şey, bu da bir şey sayılmalı, olmalı. toplu karamsarlığımız, kendimizi pasif hissetmemize sebep oluyor. bu hissiyattan çok çarpıcı sanat eserleri çıkarabilirdik belki ama onu da yapmıyoruz görünüşe göre. öte yandan, kontrolü elimizde biraz olsun hissedebilirsek eğer, umut kazanabiliriz. biraz olsun bilgisayar karşısından kalkıp insanlarla doğrudan ilişki kurabilirsek eğer, küçük de olsa bir şeyde işe yaradığımızı düşünürsek, biraz iyi hissedebiliriz. burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesiyse, bizim de ülkemiz. biz de burada doğduk, biz de burada büyüdük. ilk bırakan, kaybeder. buna inanmak istiyorum. öteki türlü, çaresizlikle ne yapacağımı, nerede duracağımı, ellerimi nereye koyacağımı bilmiyorum.
bir başkası bu halktan bir bok olmaz, gidin iç ege'ye orada kahvehaneye oturun, der. bir diğeri allah kahretsin, herkes faşist, bu halktan bir bok olmaz, bu ülkeden bir bok olmaz der. bunlara tahammül edemiyorum, katlanamıyorum. bu çaresizlikle - kimseden bir bok olmayacağı durumu - ile nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum.
insanlık tarihinin en parlak döneminde değiliz evet, ama en kötüsünde de olmadığımız kesin. garın önünde ölen ve yaralananlar barışı istiyorduysa eğer, bizim buna uğraşmak için borcumuz olduğu da kesin. örgütlenmek gerekli, ama yapamayanlar yalnızca biraz ucundan tutsa, birazcık insanlarla ilişkiye girse, iletişime geçse, kendini anlatsa, bu da bir şey, bu da bir şey sayılmalı, olmalı. toplu karamsarlığımız, kendimizi pasif hissetmemize sebep oluyor. bu hissiyattan çok çarpıcı sanat eserleri çıkarabilirdik belki ama onu da yapmıyoruz görünüşe göre. öte yandan, kontrolü elimizde biraz olsun hissedebilirsek eğer, umut kazanabiliriz. biraz olsun bilgisayar karşısından kalkıp insanlarla doğrudan ilişki kurabilirsek eğer, küçük de olsa bir şeyde işe yaradığımızı düşünürsek, biraz iyi hissedebiliriz. burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesiyse, bizim de ülkemiz. biz de burada doğduk, biz de burada büyüdük. ilk bırakan, kaybeder. buna inanmak istiyorum. öteki türlü, çaresizlikle ne yapacağımı, nerede duracağımı, ellerimi nereye koyacağımı bilmiyorum.
1 Ekim 2015 Perşembe
kendrick lamar
son albümü to pimp a butterfly bir başyapıt sayılabilir.
"Oh America, you a bad bitch/ I picked the cotton that made you rich."
"Oh America, you a bad bitch/ I picked the cotton that made you rich."
21 Eylül 2015 Pazartesi
21 eylül notları
bugünün 21 eylül olduğuna şaşırıyorum. eylül çok hızlı geçti.
tarihin belli dönemlerinde olağanüstü özellikleriyle öne çıkan insanları düşündüğüm bir gün oldu bugün nedense. isaac newton'dan michael faraday'e, pablo escobar'dan hillary clinton'a uzanan bir liste oldu bu. michael faraday'in dehası newton ve einstein'ınkiyle karşılştırılıyor. elektriğe olan merakı ve girişkenliği ağır yoksulluk koşullarından bilimsel keşiflerini dünyayla paylaşabildiği bir pozisyona getirebiliyor onu. pablo escobar, tam bir 'halk adamı'. psikopatiye yaklaşan özellikleri var. kendine aşırı güvenli, kafası ticarete çok iyi basıyor. iktidarı çok seviyor. kolombiya başkanı olmak isteyecek kadar hırslı, para makinesi bir uyuşturucu karteli kuruyor. yaşamı boyunca yaklaşık 1000 polisi öldürdüğü düşünülüyor. newton çocukluğundan beri doğayı ve kanunlarını anlamaya dair bir tutku duyuyor. saatlerce çocukluk evinin çevresinde gezip gözlemler yapıyor. inanılmaz bir muhakemeye ama aynı zamanda da meraka, ilgiye ve sabra sahip. modern fiziği kurucusu oluyor. hillary clinton watergate davasını açan avukatın yanında çalışıyor, ünlü bir hukuk firmasının ilk kadın ortağı oluyor. hukuk dersleri veriyor üniversitede. sonrasında sıkıcı bulduğum, fakat kesinlikle zor birçok görevde bulunuyor. yazdığı biyografiler yok satıyor. en son 'secretary of state' oluyor ve şimdi ise demokratların başkan adayı olmak üzere.
bütün bu isimleri 'farklı' kılan nedir diye düşündüğümde tarihte isimlerinin anılıyor olması ve farklı bir şekilde hepsinin iktidar sahibi olması göze çarpıyor. fakat newton ve faraday'inki harici benzer iktidarlar değiller bunlar. onları bir araya getiren temel özellikse belki de aksiyon insanı olmaları, yani harekete geçebilmeleridir. isaac newton bile öyle. michael faraday'in özellikleri öyle bir kombinasyon yaratıyor ki (eylem insanı olmak, bilimsel deha, özyargısızlık, yoğun merak duygusu, iyimserlik vs.) yaşam öyküsü kesif bir yoksulluktan, akademik altyapısı olmamasına rağmen bugün yaşadığımız dünyanın temelini atan bir biliminsanı olmaya uzanabiliyor. aslında clinton harici diğerleri bir nevi kendi dünyasını yaratıyor, fakat clinton da newton gibi kendi alanında var olan kurumların en tepesine çıkıyor.
bir yandan da ilginç bir şekilde günümüzde zeki olmak, güzel olmak gibi kişinin sürekli taşıdığına inanılan özelliklere vurgu yapılıyor. pablo escobar korkunç bir figür olsa bile yoktan devasa bir uyuşturucu karteli yaratıyor. sistemin 'bug'larını çok iyi görüyor ve oraya oynayacak kadar da girişimciliği var. aslında bulduğu boşluğu bu kadar iyi kullanabilmesini sağlayan şeyin en basitinden çabalaması olduğunu görüyoruz. zeki olmak tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. zeka bağlamıyla birlikte anlam kazanıyor aslında.
aslında hepsinde o an onları çevreleyen bağlamın önemi büyük. faraday bu anlamda diğerlerinden farklılaşsa da, onun hayatında da şansın yeri var. şans da bağlamsallık içeriyor.
ne istediğimi, bu saatten sonra hayatımda neleri değiştirebileceğimi düşünürken bu insanların hikayeleri bu anlamda da bir şeyler anlattı bana. hepsinin ortak noktası şans ve belli bir parlaklık dışında eylemlilikse eğer, eylemliliğin olmadığı yerde değişimin en azından kısa vadede hissedilemediğini söylemek mümkündür belki.
tarihin belli dönemlerinde olağanüstü özellikleriyle öne çıkan insanları düşündüğüm bir gün oldu bugün nedense. isaac newton'dan michael faraday'e, pablo escobar'dan hillary clinton'a uzanan bir liste oldu bu. michael faraday'in dehası newton ve einstein'ınkiyle karşılştırılıyor. elektriğe olan merakı ve girişkenliği ağır yoksulluk koşullarından bilimsel keşiflerini dünyayla paylaşabildiği bir pozisyona getirebiliyor onu. pablo escobar, tam bir 'halk adamı'. psikopatiye yaklaşan özellikleri var. kendine aşırı güvenli, kafası ticarete çok iyi basıyor. iktidarı çok seviyor. kolombiya başkanı olmak isteyecek kadar hırslı, para makinesi bir uyuşturucu karteli kuruyor. yaşamı boyunca yaklaşık 1000 polisi öldürdüğü düşünülüyor. newton çocukluğundan beri doğayı ve kanunlarını anlamaya dair bir tutku duyuyor. saatlerce çocukluk evinin çevresinde gezip gözlemler yapıyor. inanılmaz bir muhakemeye ama aynı zamanda da meraka, ilgiye ve sabra sahip. modern fiziği kurucusu oluyor. hillary clinton watergate davasını açan avukatın yanında çalışıyor, ünlü bir hukuk firmasının ilk kadın ortağı oluyor. hukuk dersleri veriyor üniversitede. sonrasında sıkıcı bulduğum, fakat kesinlikle zor birçok görevde bulunuyor. yazdığı biyografiler yok satıyor. en son 'secretary of state' oluyor ve şimdi ise demokratların başkan adayı olmak üzere.
bütün bu isimleri 'farklı' kılan nedir diye düşündüğümde tarihte isimlerinin anılıyor olması ve farklı bir şekilde hepsinin iktidar sahibi olması göze çarpıyor. fakat newton ve faraday'inki harici benzer iktidarlar değiller bunlar. onları bir araya getiren temel özellikse belki de aksiyon insanı olmaları, yani harekete geçebilmeleridir. isaac newton bile öyle. michael faraday'in özellikleri öyle bir kombinasyon yaratıyor ki (eylem insanı olmak, bilimsel deha, özyargısızlık, yoğun merak duygusu, iyimserlik vs.) yaşam öyküsü kesif bir yoksulluktan, akademik altyapısı olmamasına rağmen bugün yaşadığımız dünyanın temelini atan bir biliminsanı olmaya uzanabiliyor. aslında clinton harici diğerleri bir nevi kendi dünyasını yaratıyor, fakat clinton da newton gibi kendi alanında var olan kurumların en tepesine çıkıyor.
bir yandan da ilginç bir şekilde günümüzde zeki olmak, güzel olmak gibi kişinin sürekli taşıdığına inanılan özelliklere vurgu yapılıyor. pablo escobar korkunç bir figür olsa bile yoktan devasa bir uyuşturucu karteli yaratıyor. sistemin 'bug'larını çok iyi görüyor ve oraya oynayacak kadar da girişimciliği var. aslında bulduğu boşluğu bu kadar iyi kullanabilmesini sağlayan şeyin en basitinden çabalaması olduğunu görüyoruz. zeki olmak tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. zeka bağlamıyla birlikte anlam kazanıyor aslında.
aslında hepsinde o an onları çevreleyen bağlamın önemi büyük. faraday bu anlamda diğerlerinden farklılaşsa da, onun hayatında da şansın yeri var. şans da bağlamsallık içeriyor.
ne istediğimi, bu saatten sonra hayatımda neleri değiştirebileceğimi düşünürken bu insanların hikayeleri bu anlamda da bir şeyler anlattı bana. hepsinin ortak noktası şans ve belli bir parlaklık dışında eylemlilikse eğer, eylemliliğin olmadığı yerde değişimin en azından kısa vadede hissedilemediğini söylemek mümkündür belki.
6 Eylül 2015 Pazar
seyahat, zaman
hafta sonu bir yerlere gidince iki günden daha fazlasını kapsıyormuş gibi geldi o aralık. yeni olana maruz kalmakla, karşılaşmalarla zaman algımız arasında bir ilişkiye işaret ediyor bu.
tatil için gitmesem de, kuzey ege'nin güzelliğini ucundan yaşadım.
tatil için gitmesem de, kuzey ege'nin güzelliğini ucundan yaşadım.
2 Eylül 2015 Çarşamba
sonbahar
buralar okunmuyor muhtemelen, okunsa daha fazla yazar mıydım? yalnızlık.
bu aralar okuyorum biraz biraz, cosmos izliyorum. sonbahar geliyor, mutlu oluyorum.
bu aralar okuyorum biraz biraz, cosmos izliyorum. sonbahar geliyor, mutlu oluyorum.
25 Ağustos 2015 Salı
insanlar
bir arkadaşım ''ama sen o yıllarda sanki herkesin, üniversitedeki arkadaşlarının dışındaymışsın, 'sizden farklı bir yaşamım var' dermiş gibi davranıyordun'' dedi. ''öyle mi? öyle mi davranıyordum?'' dedim. sonra da bir an durdum. ''onlardan farklı bir yaşamım vardı zaten.'' dedim. doğruydu, ben bir gerçeklikten çıkıp diğerine giriyormuşum gibi hissederdim o yıllarda, deneyimim buydu. bunun dışarıdan görüntüsü dışlayıcı dursa da, gerçekliğe en yakın tarifi de buydu.
bugün düşünüyorum. insanlar benim kadar etkileniyor mu, diye düşünüyorum. insanlarla dolu bir yaşamı arzulayan, özleyen insanları anlamak istiyorum. nasıl rahat, sorunsuz hissettiklerini merak ediyorum. benim kadar etkilenmiyor olmalılar diyorum. zira çok zor geliyor bazen ilişkiler. anlaşılmamalar, karşılıklı anlaşamamalar. sevgi ilişkisi her şeyi çözsün diyoruz. fakat sen dursan, karşındaki durmuyor. kimse kimseye tam anlamıyla güvenmiyor. bence çözüm, en azından benim için sevgiden önce, güvenden başlıyor. bu da elbette bizim 'şemalarımızla' doğrudan bağlantılı. sevgi kolay, güven zor geliyor zira benim için.
ki aslında sadece ilişkilerin zor gelmesinden değil. artık nasıl şekillendirdiyse bu beni erken yaşlarda, izole olma eğilimim var. özellikle iş yaparken yalnız olmak istiyorum. ve ne yazık ki bu bilinçle yapmadım önemli bazı tercihlerimi.
bugün düşünüyorum. insanlar benim kadar etkileniyor mu, diye düşünüyorum. insanlarla dolu bir yaşamı arzulayan, özleyen insanları anlamak istiyorum. nasıl rahat, sorunsuz hissettiklerini merak ediyorum. benim kadar etkilenmiyor olmalılar diyorum. zira çok zor geliyor bazen ilişkiler. anlaşılmamalar, karşılıklı anlaşamamalar. sevgi ilişkisi her şeyi çözsün diyoruz. fakat sen dursan, karşındaki durmuyor. kimse kimseye tam anlamıyla güvenmiyor. bence çözüm, en azından benim için sevgiden önce, güvenden başlıyor. bu da elbette bizim 'şemalarımızla' doğrudan bağlantılı. sevgi kolay, güven zor geliyor zira benim için.
ki aslında sadece ilişkilerin zor gelmesinden değil. artık nasıl şekillendirdiyse bu beni erken yaşlarda, izole olma eğilimim var. özellikle iş yaparken yalnız olmak istiyorum. ve ne yazık ki bu bilinçle yapmadım önemli bazı tercihlerimi.
20 Ağustos 2015 Perşembe
dün
"sen içini dökmek için yazıyorsun, kurmak için değil"
sorunum bu olabilir . şu an için kafamda yüz yıllardır kurduğum alternatif planı hayata geçirmeye bu kadar geç kalmışken, aynı noktada sürekli durduğum için üstüme yıldırım düştü ve bir ya da iki yıllık bir söz vermeme sebep olabilecek bir iş teklifi geldi. içim karardı, ne yapacağımı bilemedim. kendi işimi yapayım, emek yoğun olsun ama benim olsun diye düşünürken, ayrılma kararını ya şimdi almam ya da uzun bir zaman ertelemem gerekliliği ortaya çıktı. riski ve muhtemel parasızlığı tercih etmekte zorlanıyorum. sıkıştım, kaldım.
sorunum bu olabilir . şu an için kafamda yüz yıllardır kurduğum alternatif planı hayata geçirmeye bu kadar geç kalmışken, aynı noktada sürekli durduğum için üstüme yıldırım düştü ve bir ya da iki yıllık bir söz vermeme sebep olabilecek bir iş teklifi geldi. içim karardı, ne yapacağımı bilemedim. kendi işimi yapayım, emek yoğun olsun ama benim olsun diye düşünürken, ayrılma kararını ya şimdi almam ya da uzun bir zaman ertelemem gerekliliği ortaya çıktı. riski ve muhtemel parasızlığı tercih etmekte zorlanıyorum. sıkıştım, kaldım.
16 Ağustos 2015 Pazar
apparat
her duyduğumda, özellikle black water'lı albümü, nasıl buhranlı zamanlar geçirdiğim aklıma geliyor. karanlık daha da koyulaşabiliyor, bir noktada ferahlar dediğin şey daha da dibe batabiliyordu.
şimdi ise tatil sonrası bir zamandayım. ferahtayım görece. bir şeyler yapabilirmişim gibi bir varsayımdayım. evcil bir hafta sonu, müzikler ve ev işleri ile akan bir gün. bakalım, gerçekten de umduğum gibi olabilecek mi?
şimdi ise tatil sonrası bir zamandayım. ferahtayım görece. bir şeyler yapabilirmişim gibi bir varsayımdayım. evcil bir hafta sonu, müzikler ve ev işleri ile akan bir gün. bakalım, gerçekten de umduğum gibi olabilecek mi?
12 Ağustos 2015 Çarşamba
babam hakkında bir yalan
son dönemde okuduğum en güçlü anlatıydı. nereye gidersen git, geçmişin boynunda asılı kalabiliyor. ve sonra biraz yükü hafifletmek için bir kitap yazıyorsun.
-
ve bu tatil sonrası biraz cesaret kazandım sanki. gerçekten becerebilir miyim acaba?
-
ve bu tatil sonrası biraz cesaret kazandım sanki. gerçekten becerebilir miyim acaba?
30 Temmuz 2015 Perşembe
ülke
ülke yahut memleket. son günlerde bir karın ağrısı sebebi. iç karartıcı. bir yandan da sıcak var. nefes almak zorlaştı. ben de gözlerimi kapayıp sanki orta çağda (ya da skyrim'de:) bir hanın içindeymişim, yeşil çimenlerle kaplı bir iskoç yaylasındaymışım gibi "celtic music", "irish folk" ismini taşıyan kayıtlar dinliyorum YouTube'dan. böyle bir gün.
19 Temmuz 2015 Pazar
köyün büyücüsü
içten içe anlam veremediğim bir durum vardı eksiden beri. ama anlam veremediğimi idrak etmem ve bunu yüksek sesle söylemem jon burnside'ın babam hakkında bir yalan adlı kitabını okurken gerçekleşti. kitapta bahsettiği şeylerle doğrudan ilgili değil bu söylediğim.
filmlerde, dizilerde, kitaplarda ve bir takım anlatılarda eski zamanlardaki bir köyde ya da yerleşim yerinde büyücülük, astroloji ve simya ile ilgilenen tek bir insan olur genelde. bu insan aynı zamanda yaşamın soruları üzerine de kafa yoran birisi olur. neden var olduğumuz sorusuyla ilgili olması onu büyüyle, varoluşun ve simya gibi insan etkisinin sınırlarının denendiği türlü alanla uğraşmaya itmiştir. bu insan köyde, niye varız, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sorularıyla ilgilenen tek kişi gibidir. sanki diğer insanlar ya dini bir öğretinin peşinde ya da bu sorulara karşı bir vurdumduymazlık içindedir. işte tam da bu durum beni çok şaşırtagelmiş, buna hiç anlam verememişimdir. neden yalnızca bir tane büyücü olur? neden yalnızca bir kişi bu sorularla ilgili gibidir? yani bizim bu dünyada yaşayıp da neden geldik, nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularıyla ilgilenmemeyi tercih etmemiz gibi bir şey olurdu bu. ama tanıdığım insanların bir kısmı, en azından bu sorularla ilgileniyor, bir zaman bunlara cevap aramış ya da hala arıyor.
işte bu da böyle bir şaşkınlığımdı.
filmlerde, dizilerde, kitaplarda ve bir takım anlatılarda eski zamanlardaki bir köyde ya da yerleşim yerinde büyücülük, astroloji ve simya ile ilgilenen tek bir insan olur genelde. bu insan aynı zamanda yaşamın soruları üzerine de kafa yoran birisi olur. neden var olduğumuz sorusuyla ilgili olması onu büyüyle, varoluşun ve simya gibi insan etkisinin sınırlarının denendiği türlü alanla uğraşmaya itmiştir. bu insan köyde, niye varız, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sorularıyla ilgilenen tek kişi gibidir. sanki diğer insanlar ya dini bir öğretinin peşinde ya da bu sorulara karşı bir vurdumduymazlık içindedir. işte tam da bu durum beni çok şaşırtagelmiş, buna hiç anlam verememişimdir. neden yalnızca bir tane büyücü olur? neden yalnızca bir kişi bu sorularla ilgili gibidir? yani bizim bu dünyada yaşayıp da neden geldik, nereden geldik, nereye gidiyoruz sorularıyla ilgilenmemeyi tercih etmemiz gibi bir şey olurdu bu. ama tanıdığım insanların bir kısmı, en azından bu sorularla ilgileniyor, bir zaman bunlara cevap aramış ya da hala arıyor.
işte bu da böyle bir şaşkınlığımdı.
17 Temmuz 2015 Cuma
bir şey daha
yapboz yapar gibi, legoların karşısında uzanmak gibi, sabaha karşı, sonraki günkü çizim dersinin ödevini yaparkenki gibi, bir müzik programını kullanırken, bir şarkı yaparkenki gibi, heyecanlı bir filmin karşısındaymışçasına, yeni bir oyun indirdiğindeki gibi, bir matematik sorusu çözer gibi, aylar sonra ilk defa yüzdüğündeki gibi, çocukluktaki gibi zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, sessizlik içinde, huşu halinde yazmak.
saflaşma, sadeleştirme
listedeki bütün işlerin yanına bir tık atarak, kendimi sıfır işsizlik seviyesine indirme çabasındayım genelde. sanki bütün gereksiz işleri, ayrıntıları aradan çıkarırsam lekesiz bir saflık, geniş bir sadeliğe ulaşacağım. disipinle tüm boyutlarıyla yaşamın kontrolünü elime alıp baştan başlayacağım. işler teker teker azalmaya başlayınca listeden, sanki çöle düşmüş gibi bir yokluk, tüketmişlik hissiyle kalakalıyor insan. karşısına çıkan şeye karşılık verip yaşamanın karşısında listeler üzerinden çevresiyle ilişkilenen kişi (örneğin çeviri, düzelti sonrası ben) tekrar öğreniyor, yaşam nasıl yaşanırdı? boş vakit ne menem bir şeydi?
boş vakit de tuhaf bir ifade. başka bir yerden bakarsak vakitler halihazırda dolu geliyor bize. ben sırf bir şeyi izleyerek bile vaktimi dolu kılıyorum. sahi bu vakitler ne ara boşaldılar ve dolacak hale geldiler?
boş vakit de tuhaf bir ifade. başka bir yerden bakarsak vakitler halihazırda dolu geliyor bize. ben sırf bir şeyi izleyerek bile vaktimi dolu kılıyorum. sahi bu vakitler ne ara boşaldılar ve dolacak hale geldiler?
biraz olsun yazmak
anne lemott yazmanın sesini duyuramayanların işi olduğunu söylüyor. görülmemiş hissedenlerin, duyulmak isteyenlerin, varım kelimesini dolu dolu telaffuz etmeyi arzulayanların uğraşı olduğunu vurguluyor.
yaşamın kendisi ise zaten var. telaffuz edilme, tanınma ihtiyacı hissetmiyor şu an tepemde uçan martılar. ve belki de bu yüzden bu kadar akış içinde, uyumlu gözüküyorlar. farkında değilmişim gibi çek pampa'dakine benzer, farkında olunmadığı düşünülen güzelliklerin ayrı bir çekiciliği oluyor. yazma işi ise, martının bu uçuşunun yüzyıllardır betimlendiğinin farkında olunarak, yine de onun etkileyiciliğini daha önce anlatılmadığı şekilde yansıtma sanatı belki de. zira benim bu martıları görüşümden daha sahici bir şey yok şu an hayatımda. bunun bana yaşattığı da sahici bir his, sırf bu görüşün ve ona bağlı bu hissin yoğunluğundan dolayı şu an başka bir şeye ihtiyacım yok. işte bu yoğunluğu, denize doğru indikçe sarılaşan güneş ışığını, bulut altındaki gölgelerden çıkıp güneşle yıkanan, sonra tekrar gölgeye giren martıların uçuşunun akışkanlığını, hiç sıkılmadan bir araya gelip sonra ayrılan sürülerin hareketlerinin hipnotize edici etkisini, bu akşamüstünün içimde yarattığı yumuşaklığı biraz anlatabilirsem, neden hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını, tam olduğumu, her şeyin bu haliyle sonsuzluğun kapısının biraz da olsa aralandığını anlatabilirsem eğer, işte o zaman biraz olsun yazabilmiş sayılabilirim belki.
15 Temmuz 2015 Çarşamba
onlayn profiller
sıkılıyordum ve biraz kendimi farklı insanların gözünden hoş göresim vardı. bir yandan da profesyonel basamakları tırmanıyordum ağır ağır, emekleyerek. bu açıdan onlayn profilimi törpülemem, kamusal personamın ileride bana sıkıntı çıkarmayacak şekilde yumuşak uçlu, yuvarlak hatlı olmasına dikkat etmem gerekiyordu. eski özgürlüklerimi özlediğimi fark ettim. internetlerde ya da kamuya seslendiğim herhangi bir andaki o eski, 'özgür' sesimin nasıl çıktığını unuttuğumu idrak ettim. o yıllarda gelecek birçok şekilde tezahür etme potansiyeline sahipti. renkler parlaktı, henüz güneş gözlüğü takmıyordum. bunlara özene özene profilimi bir sallayayım, düşenler düşsün, kalan sağlarla sabaha kadar partileyelim istedim. bir türlü estetize profil inceliğini yakalayamıyordum, ben de sevimlilik kisvesi altına saklanmaya karar verdim. çılgınca max richter çalıyordu bu anlarda. sanki gerçekten önemli bir şeyin parçası gibiydim.
bugünlük 300 kelime ödevimin sonuna mı geldim?
bugünlük 300 kelime ödevimin sonuna mı geldim?
14 Temmuz 2015 Salı
ölmeyeceklerden
yaşlanmak ve ölmenin korkusu nasıl da tuhaf bir endişeli hale sokuyor insanı. sağlıklılığımızı, canlılığımızı, üstünlüğümüzü, güzelliğimizi, hala burada ve oyunun içinde olduğumuzu teyit edecek durumlara sokmaya çalışıyoruz burnumuzu.
fotoğraf
geçen gün konuşuyorduk. ö. bütün arkadaşlarının, evlendikten 2-3 yıl sonra dahi, evlilik fotoğraflarını bulup facebook profili yaptıklarını, buna sinir olduğunu, bu olaya bu kadar önem atfedilmesine de sinir olduğunu söyledi. facebook deneyimimiz bir takım anlara geri dönüşten, iki tur atıp fotoğraflar aracılığıyla en iyi görüntülerimizden bir seçkiyi döngüye sokmaktan oluşuyor biraz. evlilik anı da işte başvurulan bu anlardan, en iyi görünüldüğünün düşünüldüğü, en umutlu olunduğunun kurgulandığı, sosyal olarak en kabul görülen zamanları imleyen anlardan. o da bir geri dönüşüme sokuluyor. ve tazelik istendiği anda tekrar profile sızıyor. umut ve tazelik hayattan gelmeyince, arşivler açılıyor.
o anın temsil edilişi ise doğası gereği bir eksik kalıyor sanki. fotoğraf hep mükemmelin bir adım gerisinde durmaya mahkum. yabancılaşılan, dışına çıkılan bir durumu bir nevi elde tutma endişesini yansıtıyor. 'tepe'yi deneyimledikten sonra dönüp geriye bakılan hüzünlü bir ana denk belki de.
o anın temsil edilişi ise doğası gereği bir eksik kalıyor sanki. fotoğraf hep mükemmelin bir adım gerisinde durmaya mahkum. yabancılaşılan, dışına çıkılan bir durumu bir nevi elde tutma endişesini yansıtıyor. 'tepe'yi deneyimledikten sonra dönüp geriye bakılan hüzünlü bir ana denk belki de.
günlük bitti
bir günlüğüm vardı. 2012 yılının başlarından bu yana uzanıyor ve artık son sayfalarına geldim. son 1 sayfası kaldı hatta ve ona yazamadım bir türlü. öyle çok değerli bir şey yazayım düşüncesinden değil. fakat bir sonraki defterimi bulamadım, o yüzden şimdilik yuttum yazacaklarımı.
yazacaklarımı, daha doğru yazabileceğim şeyleri tutunca, sanki nefesimi tutarmış gibi, tekrar nefesi bıraktığımda iyice katılaşan, iz bırakanlar ön plana çıkacak, kazanacaklar. önemsizler elenecek. neyse, bu bile, yani hafızamızın çalışma biçimi, anların sürekli elenmesi, elimizden kayan kum misali, aralardan akıp gitmesi ve ortaya yalnızca içimize taş gibi oturan, beynimize kazınan katılıkları bırakması şaşırtıyor beni.
yazacaklarımı, daha doğru yazabileceğim şeyleri tutunca, sanki nefesimi tutarmış gibi, tekrar nefesi bıraktığımda iyice katılaşan, iz bırakanlar ön plana çıkacak, kazanacaklar. önemsizler elenecek. neyse, bu bile, yani hafızamızın çalışma biçimi, anların sürekli elenmesi, elimizden kayan kum misali, aralardan akıp gitmesi ve ortaya yalnızca içimize taş gibi oturan, beynimize kazınan katılıkları bırakması şaşırtıyor beni.
13 Temmuz 2015 Pazartesi
bird by bird notlar
annie lemott'un bird by bird'de yazdığı şu cümleler sabah sabah minik bir uyanış yaşattı. elbette ofis işi yapan insanlara "ya sev, ya terk et" diyormuş gibi görünebilir, ama ben yine de bu satırları gerektiği yerde hatırlayabilmek, hayatın "otantikliği" denilebilecek bu yüzünden hiç kopmamak, yaşamı oraya doğru yontabilmek istiyorum:
I remind myself nearly every day of something that a doctor told me six months before my friend Pammy died. This was a doctor who always gave me straight answers. When I called on this one particular night, I was hoping she could put a positive slant on some distressing developments. She couldn't, but she said something that changed my life, 'Watch her carefully right now, ' she said, 'because she's teaching you how to live.'
I remind myself of this when I cannot get any work done; to live as if I am dying, because the truth is we are all terminal on this bus. To live as if we are dying gives us a chance to experience some real presence. Time is so full for people who are dying in a conscious way, full in the way that life is for children. They spend big, round hours. So instead of staring miserably at the computer screen trying to will my way into having a breakthrough, I say to myself, 'Okay, hmmm, let's see. Dying tomorrow. What should I do today?' Then I can decide to read Wallace Stevens for the rest of the morning or go to the beach or just really participate in ordinary life. Any of these will begin the process of filling me back up with observations, flavors, ideas, visions, memories. I might want to write on my last day on earth, but I'd also be aware of other options that would feel at least as pressing. I would want to keep whatever I did simple, I think. And I would want to be present.
25 Haziran 2015 Perşembe
sigara
bırakalı 3,5 ay oldu. sigara istediğim zaman kahve içiyorum. ama kahvenin yanında kahve içemiyorum. dizim ağrıyor. hayat dönüp duruyor. ve ben hala işten ayrılma planları yapıyorum.
15 Haziran 2015 Pazartesi
haklılık
tartışma, özellikle de "tartışma kazanmak" bir irade işi. içeriğin ikinci plana düştüğü, egoların öne çıkmaya başladığı bir tartışmayı "kazanmak" için aynı pozisyonda yeterince diretmek yeterli olabiliyor. bu en önemli unsur. ama bir de gerçekten haklıysa eğer tartışan kişi, haklılığına dair inancı yüzde yüzse iradeyle birleştiğinde yenilmez bir kaleye dönüşebiliyor.
haklı olduğu inancı bazı insanlara doğuştan fazlalıkla bahşedilmiş. ve onlar çok rahatlıkla kendilerini haklı hissettikleri için, hayat onlara otomatik olarak kolaylaşıyor. haklılığıyla ilgili şüphe etme eğilimi olanlar ise kaybetme riskini daha fazla taşıyor her zaman.
haklı olduğu inancı bazı insanlara doğuştan fazlalıkla bahşedilmiş. ve onlar çok rahatlıkla kendilerini haklı hissettikleri için, hayat onlara otomatik olarak kolaylaşıyor. haklılığıyla ilgili şüphe etme eğilimi olanlar ise kaybetme riskini daha fazla taşıyor her zaman.
haklılık her yerde, haklılık ve hatta hak etme düşüncesi (entitlement) her yerde. otobüste o koltuğu hak ediyor, o özel muameleyi hak ediyor, "o" -bir kilişe ama- "kim biliyor muyuz hem?" işin acısı ise ne kadar benmerkezci olduğunun farkında değil. hak etme algısı neredeyse her zaman bir benmerkezci hal ile ele ele yürüyor. gündelik dilde buna bencillik diyoruz.
bütün bunlara eşlik eden bir diğer özellik ise düşük empati olabiliyor. empati düşük, haklılık algısı yüksek ise, insanda duvara çarpıyormuş gibi bir his uyandırabiliyor böyle insanlar. o hem haklı olup hem de karşısındakinin niye haklı hissetmiş olabileceğini algılayamadığından, tartışmada anlamsız bir döngüye girilebiliyor. ve empatisi daha yüksek olan taraf geri çekilip, ileri gidip, empatiyi yükseltip düşürürken, karşısındaki put gibi duruyor karşısında. işte saf benmerkezcilik, saf haklılık.
12 Haziran 2015 Cuma
sızılı
hafiften bir iç sızısı. mutluluğun yaşanabilmesi için gerçekten karmaşıklıktan, ayrıntılardan uzak olması gerekiyor sanırım. mutluluğun engelinin olmaması, kimseye çarpmadan rahatça ortalıkta dolaşması gerekiyor. bir şeye çarptığı anda sönüyor, enerjisi tükeniyor, kendini sorgulamaya başlıyor, anlamsızlaşıyor.
çevremizdeki, ailemizdeki insanlar istediğimiz empatiyi ve anlayışı göstermiyorlar bazen. bir sızı bırakıyor bu. konuşmanın imkansızlığı. birine, kendi karmaşıklığında ve egosantrikliğinde boğulduğunu görmene rağmen yardım edememek, onu oradan çıkaramamak, söz geçirememek, konuşamamak. ve bir de konunun temelinde seninle ve senin hayatınla ilgili olması. bir sızı bırakıyor kaçınılmaz olarak.
çevremizdeki, ailemizdeki insanlar istediğimiz empatiyi ve anlayışı göstermiyorlar bazen. bir sızı bırakıyor bu. konuşmanın imkansızlığı. birine, kendi karmaşıklığında ve egosantrikliğinde boğulduğunu görmene rağmen yardım edememek, onu oradan çıkaramamak, söz geçirememek, konuşamamak. ve bir de konunun temelinde seninle ve senin hayatınla ilgili olması. bir sızı bırakıyor kaçınılmaz olarak.
4 Haziran 2015 Perşembe
düz insan
bugün bitemiyor. makale okumaya çalışırken, delici bakabilen bir insanın bakışları geliyor aklıma. dünyayı kuru ve sert bir iklim içinde algılıyor o. çevresine yaptığı yorumları da aynı sertlikte oluyor sonucunda. kendine midir acımasızlığı bilmiyorum.
düz buluyorum onu, düz insanın düz yargılarında, kuru, ekşi yorumlarında. bu aralar düzlüğe bir sinirim var. ovalar gibi, konya-ankara otoyolu gibi dümdüz bir insan.
düz buluyorum onu, düz insanın düz yargılarında, kuru, ekşi yorumlarında. bu aralar düzlüğe bir sinirim var. ovalar gibi, konya-ankara otoyolu gibi dümdüz bir insan.
3 Haziran 2015 Çarşamba
haziran ayı
seçimler yaklaşıyor. tüm hesaplaşmalar, kırılmalar tek bir güne havale edilmiş gibi sanki. o güne kadar da bugün içinde gerilsek de yüzümüz geleceğe dönük gibi. çok bir şey umut ettiğimizden değil, ama seçimlerin sembolik önemi fiili önemini geçti, kapladı her yeri. bir güç kaybı olsa da yetmeyecek elbette, yargılanmaları istenecek, ama o katarsisi yaşayabilecek miyiz, çok belirsiz.
bu arada 2. dünya savaşı turlarım yavaş da olsa devam ediyor. bir rahatlama geldi, nedensiz, işim olmasına rağmen hatta, ilginç.
bu arada 2. dünya savaşı turlarım yavaş da olsa devam ediyor. bir rahatlama geldi, nedensiz, işim olmasına rağmen hatta, ilginç.
24 Mayıs 2015 Pazar
dümdüz
teslim oldum artık. yapmam gereken işi bile isteye yapmıyorum. ve 'faydasız' şeylerle geçiriyorum günlerimi. 'bir şey' olmam gerekliliği baskısını hissettim hep ve olamadım ve bunun hiçbir zararı yok.
15 Mayıs 2015 Cuma
hasta
yine hastayım. uygunsuz bir zamanda, yolculuk öncesi hastayım. carmen laforet'nin hiç'i sonrası, jean amery'nin suç ve kefaretin ötesinde'sini okumaya başladım. 2. dünya savaşı sonrası barselona sokaklarında 18 yaşındaki bir kızın süzgeçinden geçmiş bu dünyadan sonra, auschiwitz'de kalmış, sürgün, işkence ve yurtsuzluğu yaşamış jean amery'e geçtim. yine 2. dünya savaşı dolaylarında kaldım. o dönemde beni kendine çeken, daha çok öğrenme isteğimi kamçılayan bir şey var. belki de insanın ne olup ne olmadığı, nelere kadir olduğunun sorgulandığı bir dönem olduğu için.
amery'nin kitabını hastayken okumak zor. ağır geliyor ve bir noktadan sonra okumaya devam edemiyorum. derinden etkileniyormuşum gibi geliyor. o diyor 'bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu yerde, söz uykuya dalar' diye. subaltern'ın dilsizliği gibi şeylere bağlanabilirdi belki, buradan bir tartışma açılırdı. ama toplama kampı bağlamında, sanki bu cümle tek başına yeterli ve oradaki deneyim de paraleli olmayan bir deneyim. paraleli olmamasına karşın, insanlık hallerine dair de çok şey anlatabilen bir dönem.
bir de kitap boyunca en az iki kere tekrar edilen proust'un şu sözü benle kalsın istiyorum: rien n'arrive ni comme on l'espere, ni comme on le craint: hiçbir şey umduğumuz gibi de, korktuğumuz gibi de gerçekleşmez. ve bugüne kadarki hayat akışıma ne kadar uyduğunu fark ediyorum bu sözün kitabı okurken.
bir de ameliyattan çıktığımda 'bir et parçası' gibi hissettiğimi söylemiştim. bir de doktora 'bu yaptığınız işkence' gibi bir laf da etmiştim. üstüne amery'nin işkence anlatısını okumak tuhaf oldu. işkence öyle olmaz elbette, ama ucundan kıyısından 'yalnızca bedene indirgenme'nin nasıl bir şey olabileceğini hayal ettim sanki.
amery'nin kitabını hastayken okumak zor. ağır geliyor ve bir noktadan sonra okumaya devam edemiyorum. derinden etkileniyormuşum gibi geliyor. o diyor 'bir gerçekliğin mutlaklık talebinde bulunduğu yerde, söz uykuya dalar' diye. subaltern'ın dilsizliği gibi şeylere bağlanabilirdi belki, buradan bir tartışma açılırdı. ama toplama kampı bağlamında, sanki bu cümle tek başına yeterli ve oradaki deneyim de paraleli olmayan bir deneyim. paraleli olmamasına karşın, insanlık hallerine dair de çok şey anlatabilen bir dönem.
bir de kitap boyunca en az iki kere tekrar edilen proust'un şu sözü benle kalsın istiyorum: rien n'arrive ni comme on l'espere, ni comme on le craint: hiçbir şey umduğumuz gibi de, korktuğumuz gibi de gerçekleşmez. ve bugüne kadarki hayat akışıma ne kadar uyduğunu fark ediyorum bu sözün kitabı okurken.
bir de ameliyattan çıktığımda 'bir et parçası' gibi hissettiğimi söylemiştim. bir de doktora 'bu yaptığınız işkence' gibi bir laf da etmiştim. üstüne amery'nin işkence anlatısını okumak tuhaf oldu. işkence öyle olmaz elbette, ama ucundan kıyısından 'yalnızca bedene indirgenme'nin nasıl bir şey olabileceğini hayal ettim sanki.
6 Mayıs 2015 Çarşamba
konuşmak
dün sanki yeni tanışıyormuşçasına konuştuk. daldık, çıktık, daldık, çıktık. sonra en derin yerinde nefesimizi tutup dipteki kuma dokunmak için yol aldık.
26 Nisan 2015 Pazar
bireylikler
birey olma hallerinden bahsederken, buradaki her yazıda da bireyin kapladığı alan büyürken, geçen gün, tam da tünelden inmiş ve işe doğru yürürken görüş alanımda olan insanların çoğunluğunun kendini iyi addettiğini ama gerekli koşullar oluştuğu anda bir çoğunun (muhtemelen kendim de dahil olmak üzere) çeşitli "test"leri geçemeyeceğini, ama bunun tam anlamıyla içsel olarak iyi ya da kötü olmamızdan kaynaklanmadığını düşündüm.
evet empati var, şefkat var, 'adalet hissi' var. ama insan çevresiyle, eylemleriyle ve seçimleriyle fazlasıyla tanımlı bir varlık. eğer teyzemin dediği doğruysa ve biz havai fişek kalıntıları gibi karanlıkta parlayan ışıklarsak eğer, iyi ya da kötü yok, durumlar var.
evet empati var, şefkat var, 'adalet hissi' var. ama insan çevresiyle, eylemleriyle ve seçimleriyle fazlasıyla tanımlı bir varlık. eğer teyzemin dediği doğruysa ve biz havai fişek kalıntıları gibi karanlıkta parlayan ışıklarsak eğer, iyi ya da kötü yok, durumlar var.
yolda
yoldayız. güneş batıyor camın ötesinden, güzel görünüyor. önce yeşilliğiyle, sonra da çimen ve türlü yeşilliğinin kokusuyla insanı sakinleştiren bir yerde yaşadığımın hayalini kuruyorum.
eğer planlarım doğru giderse, geri sayıma başladık, yoksa ya korkuyorum ya da beni buraya sürükleyen psikolojik açmazlarımı yanlış yorumluyorum. bir yere, bir mesleğe mahkum olmadığımızı bilmek güzel. bunu gerçekten yaşayabilmek ise harika olsa gerek.
eğer planlarım doğru giderse, geri sayıma başladık, yoksa ya korkuyorum ya da beni buraya sürükleyen psikolojik açmazlarımı yanlış yorumluyorum. bir yere, bir mesleğe mahkum olmadığımızı bilmek güzel. bunu gerçekten yaşayabilmek ise harika olsa gerek.
20 Nisan 2015 Pazartesi
4. ayın sonu
evet 9. ayda boşluğa çıkacak şekilde kâğıt üzerinde bir plan yaptım şimdi. 5. ay, 6. ay, 7. ay, 8. ay ve biter gibi. çok ileri attım belki, fakat yaz sıcakları gözümü korkuttu. belki de şöyle yapabilirim, çok mümkün 5. ay, 6. ay, 7. ay ve biter. bu noktada da 6. ayın sonunda konuşulur ve hayat toz pembe olur.
çünkü şu anda kendi yapmak istediğim abuk subuk şeylerin yanında tahammülümün çok düşük olduğunu gözlemliyorum. yarın evde olmayacak olmak sinirimi bozuyor mesela.
cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla mı döşenmiş?
çünkü şu anda kendi yapmak istediğim abuk subuk şeylerin yanında tahammülümün çok düşük olduğunu gözlemliyorum. yarın evde olmayacak olmak sinirimi bozuyor mesela.
cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla mı döşenmiş?
17 Nisan 2015 Cuma
yaşam için uygunsuzdur
bazen kendimi- bugün olduğu gibi - yaşam için uygunsuz görüyorum. fransız sarayı'ndaki bir sempozyum sonrası çıkışta bir kadınla dalaşımız sonucu etik nedir, ne değildi, mimiklerim ne derece sert, toplumsal hayata ne derece uyumluyum gibi çelişkilere düşmüşken ve işe doğru adımlarımı hızlandırırken, sanki ortamdan ikiye kırılacakmışım gibi hissettiğimi ve bu kırılganlığın ait hissetmemeyle çok yakın ilişkili olduğunu düşündüm. hiçbir yerin evim olmaması, orada huzurlu olamamam, tehdit algılamam, kaçmak istemem, gibi durumlar sırasıyla geçit yaptılar. bu haliyle algılanan hayat çok zor bir hayata benziyor. ve uzaktan insanlar ne kadar flu gözüküyor, duyguları müphem, sanki çok güçlüler.
böyle kırılgan hissetmemiz bir de başka insanlara haksızlık yapmamıza engel teşkil etmiyor. bugünkü halime sebep olan etik belirsizlik ve ayıp ettim mi acaba düşüncesi en basitinden öz sevgisizliği beraberinde getiriyor. bir şeyi nasıl "iş" olarak algılarız ya da nasıl "iş dışı" olarak algılarız, bu ikiye ayırdığım listenin aslında ne kadar benim yapımım ve insan yapımı olduğunu fark ediyorum. tahakküm altında hissetmediğim zamanlarda gerçeklik değişebiliyor, biliyorum. kötü hissediyorum. merdivenlerden inerken ağlamayayım diye düşünüyorum. başkaları bana güçlü olduğumu söylüyor. anlamlandıramıyorum.
bence ameliyatta benim kafatasım kazındı ve ameliyat sonrası anlamsız anlarda gelen mide bulantısının gösterdiği üzere dağılabileceğimi hissettim. ve gerizekalı bir kadının aşırı korumacı tutumu sebebiyle de dağılabileceğimi gördüm. nerede patlıyorum, nerede o ince zar bir anda parçalanıyor onu anlamıyorum. çok karışık hisler, belki söz öncesi dönemden edinilmiş güvensizlikler kaşınıyor bilmiyorum. ama evden çıkmak istemiyorum. kimse bana dokunmasın, ben de kimseye dokunmayayım istiyorum.
böyle kırılgan hissetmemiz bir de başka insanlara haksızlık yapmamıza engel teşkil etmiyor. bugünkü halime sebep olan etik belirsizlik ve ayıp ettim mi acaba düşüncesi en basitinden öz sevgisizliği beraberinde getiriyor. bir şeyi nasıl "iş" olarak algılarız ya da nasıl "iş dışı" olarak algılarız, bu ikiye ayırdığım listenin aslında ne kadar benim yapımım ve insan yapımı olduğunu fark ediyorum. tahakküm altında hissetmediğim zamanlarda gerçeklik değişebiliyor, biliyorum. kötü hissediyorum. merdivenlerden inerken ağlamayayım diye düşünüyorum. başkaları bana güçlü olduğumu söylüyor. anlamlandıramıyorum.
bence ameliyatta benim kafatasım kazındı ve ameliyat sonrası anlamsız anlarda gelen mide bulantısının gösterdiği üzere dağılabileceğimi hissettim. ve gerizekalı bir kadının aşırı korumacı tutumu sebebiyle de dağılabileceğimi gördüm. nerede patlıyorum, nerede o ince zar bir anda parçalanıyor onu anlamıyorum. çok karışık hisler, belki söz öncesi dönemden edinilmiş güvensizlikler kaşınıyor bilmiyorum. ama evden çıkmak istemiyorum. kimse bana dokunmasın, ben de kimseye dokunmayayım istiyorum.
bugün asosyal takılmak
"bugün asosyal takılıyorsun demek" yorumu sonrası selam verdiğim iş arkadaşlarım o anda aklımda ne olduğunu bilmiyorlardı elbet. aklımda olan gestalt terapisine göre basitçe isteklerimi belirlemek , isteklerimi gerçekleştirmek için gerekli şeyleri belirlemek ve daha sonra eyleme geçmek bana iyi gelecek. ve inanılmaz ama gerçek, isteğimi belirledim. isteğim boş zaman. isteğim birkaç ay dahi olsa mola verebilmek. para biriktirdim ve aslında her şeyi hazırladım bunun için. belki de eyleme geçebilirim.
13 Nisan 2015 Pazartesi
ameliyat
ameliyatı oldum. psikolojik yükü ağır, acı yükü görece hafif bir operasyondu. ilk bir haftası hem insanların arayıp sormasından, yanımda olmasından hem de elimdeki zamanın verdiği coşkudan görece fena geçmedi. sızı, ağrı kısmı, yemek yiyememe kısmı bazı anlarda tali kaldı. ağzımdaki damaklık sebebiyle dişlerimin arası iyice açıldı. bir şeyleri değiştiresim, düzenleyesim geldi, kütüphaneden başladım.
sonraki hafta işe alışma (alışamama da) ve aslında işle ilgili sürekli taşıdığım suçluluk duygusunun farkına varma ile geçti. görece hafifti. dişler iyice birbirinden ayrıldı. doğum günüm geldi. gelene kadar da gündemimde değildi. herhalde ameliyat olmanın da etkisiyle bayağı güzel bir doğum günü geçirdim. hoşuma gitti, baharın geldiğini fark ettim. aylar sonra kemik düzelecek, ama en azından yediklerimi genişletmeye başladım.
ve bugün işle ilgili farkındalığımı kaybetmeme sebep olacak şeyler oldu yine. bir takım sorgulamalar, basın toplantıları, etik mevzular. biz kağıt üzerinde çok güzel şeyler yapsak da, işlerin gidişatının bu ülkede hep bir kırılganlık içinde olduğunu bir daha görmek acıydı. ve şimdi bir pazartesi akşamında yine kaçma isteğiyle baş başa bıraktı beni.
sonraki hafta işe alışma (alışamama da) ve aslında işle ilgili sürekli taşıdığım suçluluk duygusunun farkına varma ile geçti. görece hafifti. dişler iyice birbirinden ayrıldı. doğum günüm geldi. gelene kadar da gündemimde değildi. herhalde ameliyat olmanın da etkisiyle bayağı güzel bir doğum günü geçirdim. hoşuma gitti, baharın geldiğini fark ettim. aylar sonra kemik düzelecek, ama en azından yediklerimi genişletmeye başladım.
ve bugün işle ilgili farkındalığımı kaybetmeme sebep olacak şeyler oldu yine. bir takım sorgulamalar, basın toplantıları, etik mevzular. biz kağıt üzerinde çok güzel şeyler yapsak da, işlerin gidişatının bu ülkede hep bir kırılganlık içinde olduğunu bir daha görmek acıydı. ve şimdi bir pazartesi akşamında yine kaçma isteğiyle baş başa bıraktı beni.
26 Mart 2015 Perşembe
atar
bugünlerde, sigarayı da bırakmış olmanın etkisiyle herhalde, biraz atarlı bir insanım. bazen kötü bir insan mıyım yahu, diye sorduracak bir aşamaya geliyor, sonra orada duruyor neyse ki, abartmıyorum. fakat kendime yönelik hoş olmayan düşünceler edinmeme sebep oluyor bu. çevremin bu çıkışlarımı yorumlama biçimiyle benim deneyimim arasında fark oluyor. genelde benim perspektifim olanları daha sivri algılamaya meyilli, kendine yüklenmeyi içeriyor.
içim biraz rahatsız, huzursuz. kendimi nedense uyumsuz, plansız, programsız, dağınık, kayıp gibi çeşitli sıfatlar altında görme eğilimim var. ağzımdaki şu damaklık can acıtıyor, yanağım içten yara, lapa kıvamının ötesini yiyemiyorum, 32 yaşına girerken iş değişikliği düşünüyorum vs vs. tekinsiz, huzursuz ve hafiften yalnız hissettiğim zamanlar. yarın da operasyon var. kendi tuhaflığıma yönelik algımı edebi bir yöne kanalize edip bu algımdan görece bir fayda çıkarmak en iyisi olurdu.ve bunu yapmadığım için de kendimi suçlayasım var.
içim biraz rahatsız, huzursuz. kendimi nedense uyumsuz, plansız, programsız, dağınık, kayıp gibi çeşitli sıfatlar altında görme eğilimim var. ağzımdaki şu damaklık can acıtıyor, yanağım içten yara, lapa kıvamının ötesini yiyemiyorum, 32 yaşına girerken iş değişikliği düşünüyorum vs vs. tekinsiz, huzursuz ve hafiften yalnız hissettiğim zamanlar. yarın da operasyon var. kendi tuhaflığıma yönelik algımı edebi bir yöne kanalize edip bu algımdan görece bir fayda çıkarmak en iyisi olurdu.ve bunu yapmadığım için de kendimi suçlayasım var.
nil nehri
koca bir gün boyunca beynimde düşünceler uçuşuyor. beynim kaynıyor, kaynıyor. aklıma geliyor, izolasyonum, izole olmak isteyişim ve arzulamayışım. var olan durumumu daha iyiye götürmek için rahat olmayı ve kendim olmayı istemek dışında bir motivasyonum yok. işte iyi olayım, networking yapayım, daldan dala konayım gibi motivasyonlarım yok, arzum yok. yalnızca istiyorum ki rahat olayım.
iki gün sonra minik operasyon gerçekleşiyor. bu süreyi düşünmek için ne kadar kullanabileceğim, göreceğiz. bir plan yapmadan mı kestirip atacağım, yoksa planlı mı, onu da göreceğiz. bana bir şey buldurun.
iki gün sonra minik operasyon gerçekleşiyor. bu süreyi düşünmek için ne kadar kullanabileceğim, göreceğiz. bir plan yapmadan mı kestirip atacağım, yoksa planlı mı, onu da göreceğiz. bana bir şey buldurun.
20 Mart 2015 Cuma
18 Mart 2015 Çarşamba
27
küçük bir operasyon söz konusu ayın 27'sinde. bu arada ayın 8'inde de sigarayı bıraktım. yılbaşı kartım artık bir işlevi olmayan şeylerden kurtulma ve yeni başlangıçlara dairdi. belki de bu sigara bırakmalar bunlara dalalettir.
1 Mart 2015 Pazar
mirroring
fonda hep mirroring çalarsa, bu şehirde değilmişim, bu zamanda değilmişim gibi yavaş yavaş kayabilirim bu gerçeklikten dışarı belki de, kim bilir.
hep hikayeler anlatmak istedim ama, insanlarla ilgili hayaller kurmadım. hayallerim bir duyguyla ilgili oldu. yalıtılmışlık hissiyle, bir başka hayatın içinde kitaplarla ve seslerle daha da başka bir hayatın ihtimalinin huzuruyla yaşadığım bir gerçekle ilgili oldu. duvarlar kurdum, camlarla donattım önce, yüksek. dışarıya açık gökyüzünü, bazen de karla kaplı bir ormanı yerleştirdim camların ardına. elimde kitabım uyuyakaldım. eve sanki her yerden yayılıyormuş hissi yaratan bir müziği yerleştirdim. fısıltı gibi, fakat kapsayıcı bir müzik. çevreyi şekillendiren bir müzik. uykuyla uyanıklık arası bir varoluşu hayal ettim. yavaşça yere düşen kar tanelerini izlemeye vaktimin olacağı bir tempoda. dışarı çıplak ayak çıktığım bir zemin. koklayabildiğim bir hava. uçuşkan, hafif.
hep hikayeler anlatmak istedim ama, insanlarla ilgili hayaller kurmadım. hayallerim bir duyguyla ilgili oldu. yalıtılmışlık hissiyle, bir başka hayatın içinde kitaplarla ve seslerle daha da başka bir hayatın ihtimalinin huzuruyla yaşadığım bir gerçekle ilgili oldu. duvarlar kurdum, camlarla donattım önce, yüksek. dışarıya açık gökyüzünü, bazen de karla kaplı bir ormanı yerleştirdim camların ardına. elimde kitabım uyuyakaldım. eve sanki her yerden yayılıyormuş hissi yaratan bir müziği yerleştirdim. fısıltı gibi, fakat kapsayıcı bir müzik. çevreyi şekillendiren bir müzik. uykuyla uyanıklık arası bir varoluşu hayal ettim. yavaşça yere düşen kar tanelerini izlemeye vaktimin olacağı bir tempoda. dışarı çıplak ayak çıktığım bir zemin. koklayabildiğim bir hava. uçuşkan, hafif.
25 Şubat 2015 Çarşamba
ve insanlar
insanlar tanıştılar. kol kola girdiler, geceleri sokakları arşındılar. kıkırdadılar birlikte. kışın soğuğunda bir kolun yamacına sığındılar. sokaklar daha büyük, ışıklar daha ağırlayıcı geldi onlara. ciğerlerini dolduran serin hava özgürlüğü hatırlattı. her yer onların eviydi.
ne zaman ki beraber hayal kurabildiklerini keşfettiler. işte o anda daha da büyüdüler.
ne zaman ki beraber hayal kurabildiklerini keşfettiler. işte o anda daha da büyüdüler.
21 Şubat 2015 Cumartesi
reddediş potansiyeli
içimde bir yer var, gerçekliğinden şüphe ettiriyor bazen, bazen de çok hissettiriyor kendini. kaçasım, her şeyi bırakasımı getiren bir yer var. hayattaki durumlar, ilişkiler bazen kaotik geliyor, kendimi genişletmek, değiştirmek yerine uzaylara çıkarasım, terk edilmiş yerlere gönderesim geliyor. çok tuhaf bir insansızlaşma eğilimi ve bununla birlikte kendini de küçültme, unutma isteği var. boyun eğmeme, sonra da bu direnişe sebep olan şeyi unutma arzusu var. ne kadar gerçek emin değilim evet. ama bazen bir takım kararlar vermek ya da uğraşmak yerine, teşekkür ederim, ben almayayım, ben de insanım ama mümkünse unutayım, siz lütfen kaldığınız yerden, insanlıktan devam ediniz diyip -olmayan- oraya gidesim var.
13 Şubat 2015 Cuma
karlı müzikler
karlı bir playlistim var. taa 2005-2006 yıllarından edindiğim bir karlı hava müziği algısının devamı bu playlist. hayal kurmaya imkan veriyor. doğanın sakinleştiği, insanın karla kaplı uzun yollarında yürüyebildiği bir dünyanın hayalini mümkün kılıyor. yağmurun çokça yağıp bizi açık alanlardan dışladığı, rüzgardan dayak yediğimiz şu günlerde iyi geliyor. bir ağırlık, bir ağırlık üzerimde, sudan bir ağırlık, ama yük yine de. işler arttı, kararın tam tamları duyulmaya başladı, bir otobüs yolculuğu arifesindeyim.
12 Şubat 2015 Perşembe
arıza olmak (sevgili günlük vol no. 379485)
iş yerinde olmayan baskıları hissetme konusunda, "normal" addedileni anormalleştirme konusunda üstüme yok. herhalde milletine faydalı bir vatandaş olma yolunda törpülemem gereken bir özellik bu. aslında şu an yazarken fark ediyorum ki, tam anlamıyla yoktan var ettiğim bir baskılanma hissi de değil bu. karşımdakinin kaygı hissini alttan alta sezip aslında en başta kendisiyle ilgili hissettiği o kaygı durumunu içselleştiriyorum. durumun elbette benimle de ilgisi var. kontrol edilesi bir konumda olduğumu düşününce bende de sinirler geriliyor. yine en son kertede beni geren bu haller benimle değil, karşımdakiyle ilgili.
belki biraz nihai kararın yaklaşıyor olmasının gerginliğidir, bilemiyorum. bir yandan üzerinde "çalışmam" gereken bir kendilik hali bu, toplumsal olanla uyumsuz, diğer yandan da bana özgü ve değişmemiş olduğunu düşündüğüm, dolayısıyla hayat planlarını yaparken göz önüne almam gerektiğini düşündüğüm bir şey. vır vır işte, bu aralar kafam karışık.
belki biraz nihai kararın yaklaşıyor olmasının gerginliğidir, bilemiyorum. bir yandan üzerinde "çalışmam" gereken bir kendilik hali bu, toplumsal olanla uyumsuz, diğer yandan da bana özgü ve değişmemiş olduğunu düşündüğüm, dolayısıyla hayat planlarını yaparken göz önüne almam gerektiğini düşündüğüm bir şey. vır vır işte, bu aralar kafam karışık.
11 Şubat 2015 Çarşamba
rüya
rüyamda peyote'yi rus mafyası basıyor. iki silahlı adam ve ben onları görünce korkup kaçıyorum ortamdan. t. direniyor onlara ve sonunda öldürüldüğü haberini alıyorum. derin bir suçluluk duyuyorum, niye kaçtım, neden kalmadım, diye. n. de aynı anda mekandaymış ve o orada kalmış. bu ikinci kaybı oluyor peyote'nin.
sonra a. bu rüyayı yorumladı. hayallerinin, isteklerinin peşinden gitmemenin suçluluğu belki de. müzik senin uğraşmak istediğin bir alandı, geride bıraktın. n.'nin orada olması da, sevdiği, istediği bir mesleği yapıyor olmasından dedi.
doğrudur belki, bir şeyler ifade etti bu yorum. sabah işe dönmenin depresyonunu yaşamamaktı niyetim, ama başka hisler, kararsızlığın sallantıları öğle vakti vurdu beni. neyi niye yaptığım sorusu ömrüm boyunca peşimi bırakmayacak gibi geldi.
sonra a. bu rüyayı yorumladı. hayallerinin, isteklerinin peşinden gitmemenin suçluluğu belki de. müzik senin uğraşmak istediğin bir alandı, geride bıraktın. n.'nin orada olması da, sevdiği, istediği bir mesleği yapıyor olmasından dedi.
doğrudur belki, bir şeyler ifade etti bu yorum. sabah işe dönmenin depresyonunu yaşamamaktı niyetim, ama başka hisler, kararsızlığın sallantıları öğle vakti vurdu beni. neyi niye yaptığım sorusu ömrüm boyunca peşimi bırakmayacak gibi geldi.
4 Şubat 2015 Çarşamba
doğduğum zaman
doğduğum gün billboard listesinin bir numarasında michael jackson'ın billie jean'inin olmasından özel bir mutluluk duymaktayım.
26 Ocak 2015 Pazartesi
hadi bakalım
bir karar aldım, bir işi reddettim. doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım, doğruluğunu ölçeceğimiz kriter nedir, bilemedim. bu aralar dalgalanmalar var, yüzleşmeler söz konusu, bazen ağır geliyor, ama herhalde bir faydası da olacaktır diye umuyorum. değiştiremediğim bir halle ilgili, ofiste olmamakla ilgili, yayıncılık sektöründe ilerlememekle ilgili bir karar aldım.
daha önce de böylesi bir karar almıştım. yoğun işten korkarak almıştım onu, delirmekten korkarak. istemediğim üzerinden tanımlayarak. şimdi ise yoğunluktan korkmuyorum, ama sanki bir karar almam lazımmış da, maaşların peşinde koşarak o karardan vazgeçmemeliymişim gibi bir inançla hareket ettiğimi görüyorum.
sonumuz hayrolsun.
daha önce de böylesi bir karar almıştım. yoğun işten korkarak almıştım onu, delirmekten korkarak. istemediğim üzerinden tanımlayarak. şimdi ise yoğunluktan korkmuyorum, ama sanki bir karar almam lazımmış da, maaşların peşinde koşarak o karardan vazgeçmemeliymişim gibi bir inançla hareket ettiğimi görüyorum.
sonumuz hayrolsun.
12 Ocak 2015 Pazartesi
2015
2014'ün müziklerini, 2015'e girdikten sonra topluca bir dinleyesim geldi. müzikle dolu bir yıl değildi. Ama yine de elde birkaç albüm kaldı: A Winged Victory for the Sullen, Exit Oz, Otto Totland, Mammal Hands, Swans, Kiasmos, Mirroring, Antlers, Grouper'in yeni albümleri bunların arasındaydı.
Bugün hava o kadar karanlıktı ki, yanlış saatte uyandığımı sandım. İşte içim sıkıldı biraz aynılıktan. İlginç hayat enstantaneleri paylaşıldı masada, benimse susasım geldi. Durağan bir ruh halindeydim. Fargo'nun içindeydim. Şişhane kasabası anlamsız bir cinayeti bekliyordu sanki. Ayaklarım üşüyordu ayrıca.
Bugün hava o kadar karanlıktı ki, yanlış saatte uyandığımı sandım. İşte içim sıkıldı biraz aynılıktan. İlginç hayat enstantaneleri paylaşıldı masada, benimse susasım geldi. Durağan bir ruh halindeydim. Fargo'nun içindeydim. Şişhane kasabası anlamsız bir cinayeti bekliyordu sanki. Ayaklarım üşüyordu ayrıca.
3 Ocak 2015 Cumartesi
kar geldi
kar biraz geldi, ama yerde kalmadı. ben ise bugün verdiğim bir sözü yerine getirmeyi unuttum. bu hareket hiç benlik değil dedim. şaşakaldım. bir şeyi unutmanın, tamamen unutmuş olmanın ardında yatan mekanizma nedir, tam çözemedim. unutmanın da bir anlamı olsa gerek dedim. içime sorumsuzluğun, ortada bırakmışlığın ağırlığı çöktü. ciğerin üst orta bölümünde hafif bir ağrı. bunun ilginçliği affedilme, hoş görülme kategorilerinin bu duruma işlemiyor oluşu. para girince işin içine bir hizmet alma durumu da oluşuyor. her ne kadar her türlü 'hizmet alma' durumu bir alışverişten çok daha fazlasını, insani bir boyutu içeriyor da olsa, para kısmına yaslanıp rahatlatabiliyor insan kendini. ama bunda o da söz konusu değil. bir odada bir hisle göz göze, karşılıklı oturup ağrılanma hali daha çok. neyse, geçmiş olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
