24 Aralık 2014 Çarşamba
23 Aralık 2014 Salı
kendinlikler
zaman geçiyor, insanlar değişiyor ya hani yıllar öncesindeki halleri hatırlayıp şimdi yapılan konuşmalara bakınca insan şaşırıyor. kendini ne kadar iyi tanırsan, ne kadar duygularının üstüne sözlerle ağlar örmezsen o kadar iyi.
16 Aralık 2014 Salı
fotoğraf
fotoğraf çektirmek ilginç bir konu. çoğu zaman hoşlanmadım, ama bu duruma karşı bir his beslememin ancak ve ancak benimle ilgili olabileceği de bir gerçekti. fotoğraf mevzusu nötr bir konu. toplumsal bağlama konulmadan çok da bir şey ifade etmesi zor, doğasından gelen, verili bir anlama sahip değil.
peki güzel fotoğraflarım olsun istemedim mi? elbette istedim. kendinin iyi bir temsilinin insanın hoşuna gitmemesi zor. güzel çıktığın bir fotoğraf o an neyse eğer, hafızada onun bağlamını bile değiştirebilir belki. çimenler daha yeşil, güneş daha parlak görünür.
ama işte bu zaman içerisinde dondurulma ve bir ana hapsedilme düşüncesinden doğan endişe ilginç. fotoğraftan hoşlanmamanın görünüşünü kontrol etme, kendini ortaya koyuş biçimini kontrol etme isteğine çoğu zaman ters gittiği de bir gerçek. ben fotoğrafı değil, fotoğraf beni yakalıyor. çalışılmış ve test edilip onaylanmış bir gülüşüm yok. bir yaklaşık, iki yaklaşıklarım var yalnızca. kapama, karartma ve dikkat dağıtma çabalarımı görmezden geliyor. böylesi hunhar, böylesi hızlı. bize sunduğu yabancılaşma bazen de gerçek bir yere işaret ediyor. bir temsil olmasına rağmen, aslen kontrolsüzlüğümüzü zararsız bir biçimde hatırlatmasında sıkıntı olmamalı belki de. fotoğraflarını sevebilmeye başlarsa eğer insan, kendini de sevebilir belki kimbilir. ya da geçmişini sahiplenme hakkını saklı tutuyorsa, bir tarafıyla da geçmişi rahat bırakmanın, onu kendi yazgısı ve görüntüsüyle baş başa bırakmanın özgürleştirici bir tarafı olduğunu da keşfedebilir.
peki güzel fotoğraflarım olsun istemedim mi? elbette istedim. kendinin iyi bir temsilinin insanın hoşuna gitmemesi zor. güzel çıktığın bir fotoğraf o an neyse eğer, hafızada onun bağlamını bile değiştirebilir belki. çimenler daha yeşil, güneş daha parlak görünür.
ama işte bu zaman içerisinde dondurulma ve bir ana hapsedilme düşüncesinden doğan endişe ilginç. fotoğraftan hoşlanmamanın görünüşünü kontrol etme, kendini ortaya koyuş biçimini kontrol etme isteğine çoğu zaman ters gittiği de bir gerçek. ben fotoğrafı değil, fotoğraf beni yakalıyor. çalışılmış ve test edilip onaylanmış bir gülüşüm yok. bir yaklaşık, iki yaklaşıklarım var yalnızca. kapama, karartma ve dikkat dağıtma çabalarımı görmezden geliyor. böylesi hunhar, böylesi hızlı. bize sunduğu yabancılaşma bazen de gerçek bir yere işaret ediyor. bir temsil olmasına rağmen, aslen kontrolsüzlüğümüzü zararsız bir biçimde hatırlatmasında sıkıntı olmamalı belki de. fotoğraflarını sevebilmeye başlarsa eğer insan, kendini de sevebilir belki kimbilir. ya da geçmişini sahiplenme hakkını saklı tutuyorsa, bir tarafıyla da geçmişi rahat bırakmanın, onu kendi yazgısı ve görüntüsüyle baş başa bırakmanın özgürleştirici bir tarafı olduğunu da keşfedebilir.
11 Aralık 2014 Perşembe
asabiyet
bu aralar ve özellikle dün hafif sinirler bozuk. hep bir yol ayrımına geldiğim hissi olurdu, ama şimdi bir yol ayrımındayım gerçekten ve iki taraf da sorumlulukları yüklüyor omzuma. hayati bir takım soruları cevaplamam gerekmiş gibi hissediyorum. dün konuştuk z. ile telefonda.
zamanımı kontrol edebilmek, daha fazla para kazanmaktan daha önemli benim için. Bugüne kadar okuyup ettiklerim ve gözlemlediklerim sonucu, çok paranın değil, makul miktarda bir gelirin ve vaktini kendi kendine ayarlayabilme yetisinin insanı mutlu ettiğine kanaat getirmiş durumdayım. ben insanını en azından.
bu yönde bir karar alabilirim yaklaşık 1,5 ay sonra. zaten çok para kazanmıyorum. ve bu durum için gerekli hazırlıkları aylardır yapıyorum. para biriktiriyorum. bir de yeni geçtiğim departmanda nefes darlıkları yaşıyorum arada. çünkü sürekli vakit talep ediliyor, angaje edilmeye çalışıyorum ve ben üzerime gelindikçe direnişin en görkemlisini sergileme eğilimindeyim. kafam niye bu kadar bozuk, ruh halim niye bu kadar sapkın, niye sürekli bir ergenlik onu çözebilmiş değilim.
yıllar sonra, birçok yılların sonrasında arkadaş ortamı iyice değişecek. bir kısım daha iyi, bir kısım daha kötü kazanıyor olacak. tüketim pratikleri ve bir araya gelmeler de buna göre değişecek. o noktada nasıl bir eksilik hisseder insan, hisseder mi bilemiyorum. daha şimdiden farklar oluşmaya başladı.
bir de "sevdiği işi yapmak" başlıklı bir mesele var. şimdiye kadar gördüğüm bol insanlı hallerin bende bir kayma yarattığı, sevdiğim işlerin çoğunun yazı kaynaklı olduğu. ve bu yönde bir seçim yapmam gerekmiş gibi geliyor bana. insanlarla anlaşamamak değil de, örneğin toplantılarda, örneğin istanbul trafiğinde bir toplantıya giderken geçen zamanda, sanki vaktim elimden uçup gidiyormuş gibi ağır bir his geliyor, bu tekrar eden bir duygu durumu.
göreceğiz. birkaç ay sonra bir bahanem olacak mı, olmayacak mı bilmiyorum. ama üzerime daha da gelinirse, daha büyük bir direniş oluşuyor bende. buna nasıl bir çözüm bulabilirim, bilemiyorum.
zamanımı kontrol edebilmek, daha fazla para kazanmaktan daha önemli benim için. Bugüne kadar okuyup ettiklerim ve gözlemlediklerim sonucu, çok paranın değil, makul miktarda bir gelirin ve vaktini kendi kendine ayarlayabilme yetisinin insanı mutlu ettiğine kanaat getirmiş durumdayım. ben insanını en azından.
bu yönde bir karar alabilirim yaklaşık 1,5 ay sonra. zaten çok para kazanmıyorum. ve bu durum için gerekli hazırlıkları aylardır yapıyorum. para biriktiriyorum. bir de yeni geçtiğim departmanda nefes darlıkları yaşıyorum arada. çünkü sürekli vakit talep ediliyor, angaje edilmeye çalışıyorum ve ben üzerime gelindikçe direnişin en görkemlisini sergileme eğilimindeyim. kafam niye bu kadar bozuk, ruh halim niye bu kadar sapkın, niye sürekli bir ergenlik onu çözebilmiş değilim.
yıllar sonra, birçok yılların sonrasında arkadaş ortamı iyice değişecek. bir kısım daha iyi, bir kısım daha kötü kazanıyor olacak. tüketim pratikleri ve bir araya gelmeler de buna göre değişecek. o noktada nasıl bir eksilik hisseder insan, hisseder mi bilemiyorum. daha şimdiden farklar oluşmaya başladı.
bir de "sevdiği işi yapmak" başlıklı bir mesele var. şimdiye kadar gördüğüm bol insanlı hallerin bende bir kayma yarattığı, sevdiğim işlerin çoğunun yazı kaynaklı olduğu. ve bu yönde bir seçim yapmam gerekmiş gibi geliyor bana. insanlarla anlaşamamak değil de, örneğin toplantılarda, örneğin istanbul trafiğinde bir toplantıya giderken geçen zamanda, sanki vaktim elimden uçup gidiyormuş gibi ağır bir his geliyor, bu tekrar eden bir duygu durumu.
göreceğiz. birkaç ay sonra bir bahanem olacak mı, olmayacak mı bilmiyorum. ama üzerime daha da gelinirse, daha büyük bir direniş oluşuyor bende. buna nasıl bir çözüm bulabilirim, bilemiyorum.
9 Aralık 2014 Salı
değişmek
bir yıl öncesine ışınlanmak istesem, farklı bir insan olacak belki karşımda. ne kadar kısa süre halbuki. bu da şaşırtıyor beni. oturup konuşsak biraz, bazı konularda anlaşamayacağız. insan her an başka birisi, umut veren bir tarafı var bunun. genetik, büyüdüğün ortam vs. derken, sürekli devinim halindesin aslında. bazen de bu şekilde kaybettiğini düşünebilirsin, bir şeyleri, ama sabit kalan tek şey galiba eskisine göre daha "biliyor" olduğumuz hissi, deneyim kazandığımız düşüncesi. halbuki saplanıp körleşebiliyor da kişi. vesair vesair.
6 Aralık 2014 Cumartesi
bizden önce
bizden önce, çok çok önce birilerinin yaşadığını anlatılardan, fotoğraflar ve filmlerden biliyor olmamız beni büyülüyor anlamsız bir şekilde. bir yüzyıl önceden fotoğraflar görmek ve o insanların o anlarının benim şu anım kadar 'gerçek' yaşandığını düşünmek bir tuhaf geliyor. bir fotoğrafta gülen kadının ve ona hayranlıkla ve coşkuyla sarılan adamın bu anı, kare kare yavaşça gözümün önünden geçiyor. sinemada görüp de edindiğim bir şey herhalde.
2 Aralık 2014 Salı
öğlenler
bazen dolu bazen boş oluyorlar. bir ara doluydu, artık yine boş. insanlar bana çarpsın ve ben onlara doğru bir adım dahi atmayayımcı nerec. n'apcaz senle?
27 Kasım 2014 Perşembe
rüya
bir rüya gördüm. ve zamanında, vakitler daha bolken içimde birikmiş mevzuları akıtabildiğim ve hatta kendimi kendime hatırlatma görevi gören bu rüyaları daha fazla gördüğüm geldi aklıma. iyi ki görüyordum o rüyaları. ilginç bir bakış veriyordu, biraz da özgürlük alanıydı. nasıl da unutmuşum. akıl sağlığımın garantisi rüyalar. şimdi tortular nereye gidiyor bilemiyorum, belki de bulanıyor aklım.
yine 2003 yılından bir günlük sayfasına baktım geçen gün. bütün masalların, şimdi adını hatırlamadığım masalların karakterlerinden dem vuruyorum. kafam karışmış. ama bir o kadar da yaratıcı geldi bana. oradan, buradan benzersiz şeyleri bir araya getirip anlamlı bir bütün oluşturabilmişim en azından. şimdi daha duruldum, kafa duruldu gibi geliyor. sağlığın bedeli kafa durgunluğu oldu belki de, böyle bakılabilir.
bir de 2005 yılından sanırım bir video var. o videoda çok küçüğüm henüz. ve arkada bozulmuş saatlerden bir şarkı var, belki daha önce koymuşumdur bu şarkıyı bloğa, hatırlayamadım:
yine 2003 yılından bir günlük sayfasına baktım geçen gün. bütün masalların, şimdi adını hatırlamadığım masalların karakterlerinden dem vuruyorum. kafam karışmış. ama bir o kadar da yaratıcı geldi bana. oradan, buradan benzersiz şeyleri bir araya getirip anlamlı bir bütün oluşturabilmişim en azından. şimdi daha duruldum, kafa duruldu gibi geliyor. sağlığın bedeli kafa durgunluğu oldu belki de, böyle bakılabilir.
bir de 2005 yılından sanırım bir video var. o videoda çok küçüğüm henüz. ve arkada bozulmuş saatlerden bir şarkı var, belki daha önce koymuşumdur bu şarkıyı bloğa, hatırlayamadım:
24 Kasım 2014 Pazartesi
20 gün
20 günlük suskunluk ve merhaba.
hayatımızı nasıl yaşamalıyız sorusu nedense karşımıza sürekli çıkan, ama benim cevaplamakta çok zorlandığım bir soru. bir yandan gündelik yaşam türlü temel ihtiyacımızı bize hatırlatarak belli bir doğrultuya sokuyor bizi, öte yandan ise "hayatlar" türlü çeşitlilik içeriyor. bu tabloya bakıp da "insan da böyle olmalı, hayat da şöyle olmalı" gibi bir dar bir tanım üretmek herhalde ancak bağnazlık olur.
içine doğulan koşullar ile ihtiyaçların birlikteliği ve bunların sonucunda oluşan motivasyonlar bir yol haritası çıkarıyor. insan kaderini elinde tutmuyor çoğunlukla. ama yine de "anlamlı" bir yaşayış arayışı bazı yol haritalarına eşlik edebiliyor. ve aslında "anlamlı" bir hayat sürdüğümüze dair kendimizi ikna etme çabamız da sandığımızdan daha fazla yer kaplıyor sanki bizde.
işte böyle böyle muazzam konularla kafam karışık. yaptığım işlerin anlamlılığına inanma isteğim kabarırken bir yandan da insanın hareketlerinin sonuçlarını öngörebilme ve kontrol edebilme konusundaki özgüvenine de mesafeli yaklaşmıyor değilim. böyle bir ikiliğim olduğunu ve bunun kendimi bildim bileli kafamda bir yer kapladığını düşünüyorum. ve çoğu zaman da yaptığım işle olan mesafemin bana zarar verdiğini düşünüyorum. özdeşlik kurmak, kurabilmek bir meziyet gibi geliyor bana.
ve böyle böyle şubat ayına kadar yol alacağım. sonrasında bu konuyu çözmüş olmayacağım muhtemelen ama bir karar vermiş olacağım herhalde.
5 Kasım 2014 Çarşamba
31 Ekim 2014 Cuma
potansiyel
iki editör arkadaşın yürüttüğü, benim ise çeviri olsun, yazı olsun ucundan tutmaya başladığım bir girişim söz konusu: vesaire.org. insanların heveslerini kendime arkadaş bellemek yerine, şu sıralar çeviriden çıkmış bir balık misali playstation bataklığına saplanmış durumdayım. bir türlü ucundan tutabildiğim, bir şeyler yapabileceğimi düşündüğüm alanlara balıklama bir giriş yapmıyor, bu durumu da tembellikle tanımlı bir kaderle açıklıyor, kederleniyorum. şu yaşa gelip de bir türlü gerçekleştirilememiş olan bir potansiyel olarak kalmak, sürekli aklının bir köşesinde böylesi bir ukdeyi tutmak suretiyle kendini neredeyse var etmek biraz sorunlu. olmayacak, kabul et dediğimde ise var olan hayatın, kariyerlerin, işlerin, planların dünyasında boğuluyorum. nasıl aşılır bu, bilemiyorum ama playstation oynayarak olmayacağı kesin. insan ne zaman olur? bu belirsiz. ama hedefleri olabilir ve bunları gerçekleştirdiği zaman bir olmuşluk hissiyle birkaç gününü geçirebilir en azından. ben ise şu sıralar 'undead' öldürdüğümde aynı tatmini yaşıyorum ve sonra paralel bir evrende muhteşem bir mage olarak kavrulup gidebileceğimi hayal ediyorum. belki bütün bunlar 80'lerde doğmuş orta sınıf bir ailenin çocuğunun tipik buhranlarıdır ama; potansiyel olarak doğdum, potansiyel olarak yaşadım ve büyük bir potansiyele yakışır şekilde öleceğim.
24 Ekim 2014 Cuma
dağıtma kapasitesi
artık dağıtma kapasitemi zorlayacak hareketlerde bulunmuyorum. neden bilmiyorum ama bayağı uzun bir süredir uyanık bir hayat içerisindeyim. içkide dahi aşırıya kaçmıyor. sakin sakin gidiyorum. bu akşam iddialı bir etkinlik var ama. bu akşam da sakin kalırsam, daha uzun süre öyle kalacağım gibi gözüküyor. ve fekat herkesin hayat temposuna uyamaz oldum. hafif evci bir insana dönüştüm. belki de yaştandır, bilemeyeceğim. ne olursa olsun, bir yanımla uzun süredir ilk defa böylesi uzun bir dönem boyunca keyfim yerinde. şaşırıyorum da buna.
15 Ekim 2014 Çarşamba
yenilikler
farklı bir odadaki hayatıma başladım. nedense burada yaptığım işi uzun süre yapmayacakmışım gibi bir hisse kapıldım. belki bir sezgidir, bilemiyorum. şimdilik anlamaya çalışıyorum, ama son dönemde diğer tarafta yakaladığımız dayanışma halinden çıkıp burada bir yalnızlığa geldiğim için üzgünüm biraz. bir yandan da b planımı devreye sokmak için gerekli çalışmaları yapmaya devam ediyorum. hakikaten de ilk defa hayatımda böylesi sağlamcı davranıyorum. zaman gösterecek, bekliyoruz.
bu arada da whiplash'i izlemiş oldum, daha fazla caz dinlemeli. ve benim dinlediğim ise şu:
bu arada da whiplash'i izlemiş oldum, daha fazla caz dinlemeli. ve benim dinlediğim ise şu:
12 Ekim 2014 Pazar
sonbahar
memleket kavruluyor. belki bu a.'nın dediği gibi uranüsümüzün, dördüncü evdeki marsımıza kaçmasından kaynaklanıyordur. bilemiyorum. çok can sıkıcı, endişe verici, çaresiz hissettiren bir dalga. zamanında yapılmamış yüzleşmelerin, geçmişini toparlayamadan geleceğe ilerlemeye çalışmanın bir tezahürü. bir yangın yeri. ergenlerin ülkesi.
sokağa da çıkmadım bu sefer. çaresizlikle karışık bir suçluluk hissi sinirle birleşti.
ne olacak bilmiyorum. bu adamlar gidecek de, yerine nasıl bir enkaz kalacak, o enkazı hangi muktedirler kendine yontmaya çalışacak ve bu arada kaç kişi ölecek kimbilir. bunlar olurken iş yapmanın bir anlamı kalmıyor. korkaklar korkaklıklarıyla, riske edenler ise acılarıyla uğraşıyor.
mevsimlerin değişmesi bu sefer çok etki bırakmadı üzerimde. sanki hangi mevsim olursa olsun, evimiz olduğu ve karnımız doyduğu sürece... ile başlayan cümlelerin sakinliğindeyim. dinlediğim birkaç şarkı var, amerika zamanlarını hatırlatıyor hafiften, karanlık caz duvarlarda yankılanıyor. zamandan bağımsız, albüm keşfetme heyecanını tekrar diriltmeye çalıştığım bugünlerde önüme düşenlerden:
sokağa da çıkmadım bu sefer. çaresizlikle karışık bir suçluluk hissi sinirle birleşti.
ne olacak bilmiyorum. bu adamlar gidecek de, yerine nasıl bir enkaz kalacak, o enkazı hangi muktedirler kendine yontmaya çalışacak ve bu arada kaç kişi ölecek kimbilir. bunlar olurken iş yapmanın bir anlamı kalmıyor. korkaklar korkaklıklarıyla, riske edenler ise acılarıyla uğraşıyor.
mevsimlerin değişmesi bu sefer çok etki bırakmadı üzerimde. sanki hangi mevsim olursa olsun, evimiz olduğu ve karnımız doyduğu sürece... ile başlayan cümlelerin sakinliğindeyim. dinlediğim birkaç şarkı var, amerika zamanlarını hatırlatıyor hafiften, karanlık caz duvarlarda yankılanıyor. zamandan bağımsız, albüm keşfetme heyecanını tekrar diriltmeye çalıştığım bugünlerde önüme düşenlerden:
2 Ekim 2014 Perşembe
karın ağrısı
karın ağrısı ve bir dönemin sonu. eski departmanımın odasındaki fiziksel varlığım bugün sona eriyor. bir yandan karnım ağrıyor, bir yandan elektroakustik listesi arkada dönüyor. bu yaptığım değişiklikle bir risk aldığımı düşünüyorum önce. sonra kime ve neye göre diyorum? her şeyi bırakıp gitmeyi düşünen birine göre planlı bile sayılabilecek bir hareket. aslında yılbaşından sonra akıbetim belli olacak. istediğim olmazsa daha da büyük bir risk alacağım. ve belli olmaz, belki bir şeylere, daha çok yazıya vesile olur.
27 Eylül 2014 Cumartesi
20 Eylül 2014 Cumartesi
karın altından
kara adını yazdı. parmaksız, beyaz eldivenleri vardı. parmaklarının ucunda hissettiği ıslak soğuk ürpertti onu. karın altından karşısına çıkan toprak değil.
parmaklarını ağzına götürüyor. sanki tadından ne olduğunu anlayabilecekmiş gibi. soğuk sıcak dilinin üzerinde buharlaşıyor. soğuk sıcak gibi yakıyor.
karın altından toprak çıkacaktı. onun yerine şah damarında bir gerginlik hissetti. dağılacakmış gibi geldi. unufak olup kar gibi yağacak. patlayacak. içinden bedenine yayılan sıcaklık dışarıdaki soğuğu unutturdu ona.
karın altından cam parlıyordu. ötesinde kendi yüzünü gördü. tanıyamadı kendini. burnu kızarmıştı, sandığından daha genç duruyordu, bir tutam saç beresinden çıkmış, yüzünün önüne düşüyordu, endişeliydi, gözleri kapkaraydı, sanki bir yükü ardında bırakmıştı. anladı, ifade edemedi ne hissettiğini.
her şey çok, çok kolaydı. bu da, dedi, benim bu bedendeki deneyimim.
parmaklarını ağzına götürüyor. sanki tadından ne olduğunu anlayabilecekmiş gibi. soğuk sıcak dilinin üzerinde buharlaşıyor. soğuk sıcak gibi yakıyor.
karın altından toprak çıkacaktı. onun yerine şah damarında bir gerginlik hissetti. dağılacakmış gibi geldi. unufak olup kar gibi yağacak. patlayacak. içinden bedenine yayılan sıcaklık dışarıdaki soğuğu unutturdu ona.
karın altından cam parlıyordu. ötesinde kendi yüzünü gördü. tanıyamadı kendini. burnu kızarmıştı, sandığından daha genç duruyordu, bir tutam saç beresinden çıkmış, yüzünün önüne düşüyordu, endişeliydi, gözleri kapkaraydı, sanki bir yükü ardında bırakmıştı. anladı, ifade edemedi ne hissettiğini.
her şey çok, çok kolaydı. bu da, dedi, benim bu bedendeki deneyimim.
19 Eylül 2014 Cuma
bir dönem filmine hapsolmak
ya da dün akşam hissettiğim, geçmişten bir günü yaşıyor olduğumdu.
bütün bunlar zamanın doğrusallığını kırıyor, geçmiş ve geleceği aynı düzlemde birleştiriyor, şu an gitgide yüceliyor, inceliyor, geçmişsiz, geleceksiz, incecik bir şey oluyor, sonra kırılıyor şu an. o kırılmanın akabinde geriye bunu daha önce yaşadım ben ve hep yaşayacağım hissi kalıyor.
şu anı geçmişte yaşadığını "hissetmek" sadece melankoliye sebep oluyor. özel değil çünkü. yaşanan hiçbir şey biricik değil. her şey eski.
zamanın döngüselliği boyun eğdiriyor. etraftaki yüzler, sarı/turuncu ışıklar, yavaş yavaş ortaya çıkan, sökük uzun kollular, kalabalıktan yükselen o boğuk ses, sanki herkes tanıdık, çok çok önceki yaşamlardan tanıdık ve evrende, evrende, boğazdaki yumru gibi, küçücük bir noktada, sigara dumanlı bir masa, masadaki insanlar, sıkıcı bir dönem filminde, hapsolduk.
bütün bunlar zamanın doğrusallığını kırıyor, geçmiş ve geleceği aynı düzlemde birleştiriyor, şu an gitgide yüceliyor, inceliyor, geçmişsiz, geleceksiz, incecik bir şey oluyor, sonra kırılıyor şu an. o kırılmanın akabinde geriye bunu daha önce yaşadım ben ve hep yaşayacağım hissi kalıyor.
şu anı geçmişte yaşadığını "hissetmek" sadece melankoliye sebep oluyor. özel değil çünkü. yaşanan hiçbir şey biricik değil. her şey eski.
zamanın döngüselliği boyun eğdiriyor. etraftaki yüzler, sarı/turuncu ışıklar, yavaş yavaş ortaya çıkan, sökük uzun kollular, kalabalıktan yükselen o boğuk ses, sanki herkes tanıdık, çok çok önceki yaşamlardan tanıdık ve evrende, evrende, boğazdaki yumru gibi, küçücük bir noktada, sigara dumanlı bir masa, masadaki insanlar, sıkıcı bir dönem filminde, hapsolduk.
hollow earth theory
kışa hazırlık yaptıran bir şarkı. naif, iddiasız ve karlı günler için birebir.
yeni dünyalara giriyorum-girdim. devletler, konferanslar, tartışmalar, kem kümler vesairler. ve izliyorum bakalım ne kadar gidecek, gidebilecek mi.
bir yandan da kendi çapımda kurduğum b planının izinden giderek hiçbir şeysiz kalırsam beni birkaç ay götürecek bir düzen kurmaya çalışıyorum. oluyor mu? tartışmalı. şimdilik gördüğüm, çok emek istiyor.
ve bütün bunların arasında, vapur yolculuklarında, sigara molalarında bahtin okuyorum. çok sesli bir dünya nasıl olur, olabilir mi, düşünmek istiyorum.
eski rutinime dönmek, müziklerden oluşan bir duvar örebilmek isterdim. olmuyor, duvardaki çatlaktan dış dünya içeri sızıyor.
yeni dünyalara giriyorum-girdim. devletler, konferanslar, tartışmalar, kem kümler vesairler. ve izliyorum bakalım ne kadar gidecek, gidebilecek mi.
bir yandan da kendi çapımda kurduğum b planının izinden giderek hiçbir şeysiz kalırsam beni birkaç ay götürecek bir düzen kurmaya çalışıyorum. oluyor mu? tartışmalı. şimdilik gördüğüm, çok emek istiyor.
ve bütün bunların arasında, vapur yolculuklarında, sigara molalarında bahtin okuyorum. çok sesli bir dünya nasıl olur, olabilir mi, düşünmek istiyorum.
eski rutinime dönmek, müziklerden oluşan bir duvar örebilmek isterdim. olmuyor, duvardaki çatlaktan dış dünya içeri sızıyor.
12 Eylül 2014 Cuma
papatya çayı
nils frahm çalıyor ve ben bazı şeyleri zamanında niye yapmış (yapmamış) olduğumu çözemiyorum. şimdiki benle geçmişteki benin sarılıp kendilerine bir kahve alıp gece geç saatlerde bitecek bir sohbete dalmalarını istiyorum. açıkçası çoğunluk için olağan ama beni etkilemiş olan bazı "acı"ları niye hissetmiş olduğumu, olduğum yerde niye durakalmış olduğumu çözemiyorum. çözüyorum, çözdüğüm zaman ise dirayetime, olmayanı bekleyişime, bazen kalabalıklarda kendimi kıstırışıma akıl sır erdiremiyorum.
papatya çayı içtiğim zamanları hatırlıyorum mesela, o halden çıkamamamı anlayamıyorum. endişenin bu kadar büyüyebilmesini anlayamıyorum. sonra anlıyorum. kendimi omuzlarımdan sarsıp genişletesim genişletesim geliyor göğsümü. insanın küçük, çok küçük olduğunu söyleyesim geliyor. bırak diyesim geliyor, bırak hepsi gitsin, her şey uzaklaşsın ve gitsin.
ve buna tekrar girebileceğimi, tekrar yaşayabileceğimi düşünmek korkutuyor. kendiliğimin sınırları flu geliyor. bazen sonsuza kadar donmuş şekilde, bir kabın içerisine savrulabilirmişim gibi geliyor. hatırlanacak bir ben yokmuş gibi geliyor. bunun, en azından ayaklarının altından zeminin çekilmesinin mümkün olduğunu biliyorum.
genişlemek, genişlemek. zorlamadan, belki yalnızca bir adımla genişlemek önemli. bir de galiba geçmişi toptan, tamamen affetmek. gerçekten barışmak.
papatya çayı içtiğim zamanları hatırlıyorum mesela, o halden çıkamamamı anlayamıyorum. endişenin bu kadar büyüyebilmesini anlayamıyorum. sonra anlıyorum. kendimi omuzlarımdan sarsıp genişletesim genişletesim geliyor göğsümü. insanın küçük, çok küçük olduğunu söyleyesim geliyor. bırak diyesim geliyor, bırak hepsi gitsin, her şey uzaklaşsın ve gitsin.
ve buna tekrar girebileceğimi, tekrar yaşayabileceğimi düşünmek korkutuyor. kendiliğimin sınırları flu geliyor. bazen sonsuza kadar donmuş şekilde, bir kabın içerisine savrulabilirmişim gibi geliyor. hatırlanacak bir ben yokmuş gibi geliyor. bunun, en azından ayaklarının altından zeminin çekilmesinin mümkün olduğunu biliyorum.
genişlemek, genişlemek. zorlamadan, belki yalnızca bir adımla genişlemek önemli. bir de galiba geçmişi toptan, tamamen affetmek. gerçekten barışmak.
11 Eylül 2014 Perşembe
temel elementler
taşındığım bütün evlerde bir temel elementle ilgili problem çıkıyor istisnasız. eski evde "su" bir dertti, bu evde de yangın/elektrik dertleri baş göstermekte. toprakla ilgili dert olmasın da.
bir de deli gibi çeviri aldım. yine nefes almamaya hapsettim kendimi ve bunu niye yaptım, hiçbir fikrim yok.
bir de deli gibi çeviri aldım. yine nefes almamaya hapsettim kendimi ve bunu niye yaptım, hiçbir fikrim yok.
2 Eylül 2014 Salı
5
beş kahve sonrası anlaşılıyor ki sosyal uygunsuzluğun ve uyumsuzluğun kitabını yazabiliyorum bazen. 5 sayısıyla ilgili anlatılan bir espriyle imlenen bu an, 5'li kahvenin ve havanın basıklığının etkisiyle mini bir sosyal anksiyete atağına sebep oluyor. dünyayı koca bir ayna, her bir gözü üzerine doğrultulmuş birer namlu gibi algılamak bu 5'in içerisinde. işte böyle anlarda, tam da böyle anlarda ne kadar "insan", ne kadar önemsiz olduğumu hatırlamak çok iyi geliyor. insan saçmalıyor. insan yalnızken daha az saçmalıyor. ve fekat yalnız olmaya programlanmış bir varlık değil, psikolojiye giriş: sosyal bir hayvan.
mesela boards of canada'dan peacock tail'i açtığımız zaman içimizde zıplayan minik anksiyetelerin dağıldığını ve havaya karıştığını hissedebiliriz. ve hatta alkollü gecelerin buhranlarına geri dönerek "bu da benim bu bedendeki deneyimim" diyebiliriz. gündelik hayatta çoğunlukla düşünceler hisleri yaratıyor ve türlü perspektiflerle bir durumla ilgili farklı hissedebiliriz. ben de buna uğraşıyor, peacock tail ve çeviri yapmak suretiyle aklımı dağıtıyor, hislerimi havalandırıyorum. olaylara daha da farklı bakmaya başlarsam, belki uçabilirim bile, bilemiyorum.
mesela boards of canada'dan peacock tail'i açtığımız zaman içimizde zıplayan minik anksiyetelerin dağıldığını ve havaya karıştığını hissedebiliriz. ve hatta alkollü gecelerin buhranlarına geri dönerek "bu da benim bu bedendeki deneyimim" diyebiliriz. gündelik hayatta çoğunlukla düşünceler hisleri yaratıyor ve türlü perspektiflerle bir durumla ilgili farklı hissedebiliriz. ben de buna uğraşıyor, peacock tail ve çeviri yapmak suretiyle aklımı dağıtıyor, hislerimi havalandırıyorum. olaylara daha da farklı bakmaya başlarsam, belki uçabilirim bile, bilemiyorum.
1 Eylül 2014 Pazartesi
rüzgar ve gri
rüzgar ve grinin karışımı belki 2011 yılı. her yılın ve hissin onları başka zamanların hissine ve başka zamanlarda doğmuş hislere bağlayan bir döngüselliği var sanki. bugün de yıl 2011. gri ve yağmurun birleşimi. antlers etkisi.
yaz sonu
havanın bulutlu olması, rüzgarın esin esin esmesi sonucu bir sonbahar havası bürüdü etrafı. calvino'nun pin'i italya ormanlarında partizanlarla birlikte iç savaşa tanıklık ederken, birisi bana psikolojik sorunların önemli bir kısmının varoluşsal olduğunu söyledi. evimizin altındaki balkonu yakmaya çalışan bir şizofren oldu. insanın kaç yaşında olursa olsun yaşam deneyimi karşısında ne kadar şaşkın olduğunu düşündüm. belki de sadece çocuklar bundan muaftır.
eylüllerde okulların açılmasının getirdiği alışkanlıktan mı nedir, hayatın başlangıcının, döngüselliğinin bir işareti gibi sonbahar. eğer öyleyse, ben de daha çok yazabilmeyi, güzel albümler keşfetmeyi, huzurlu olabilmeyi diliyorum bu dönem. yaşamın gidişatının kolayca değişebileceği, beklenmedik umut verici sürprizlerin olabileceği inancıyla günleri geçirmeyi diliyorum.
eylüllerde okulların açılmasının getirdiği alışkanlıktan mı nedir, hayatın başlangıcının, döngüselliğinin bir işareti gibi sonbahar. eğer öyleyse, ben de daha çok yazabilmeyi, güzel albümler keşfetmeyi, huzurlu olabilmeyi diliyorum bu dönem. yaşamın gidişatının kolayca değişebileceği, beklenmedik umut verici sürprizlerin olabileceği inancıyla günleri geçirmeyi diliyorum.
24 Ağustos 2014 Pazar
son 1 ay
gidip gelmeler, tatiller, yığılan işleri sonlandırmalar, uzaktan gelenleri görmeler, uzağa gidenleri uğurlamalar ve çoğulluklar içerisinde geçen son 1 ay. yama yaparak denkleştirilen, ekstra işlerle doğrultulan bütçeler. dün son freelance işimi de gönderdim. işte taşınıldı. sürekli bir açıklık içerisinde yeniden başlamak istediğim hayatıma başlamak için bir fırsat işte.
bu işteki işleri halletme, departmanla olan son işlere bir nokta koyma çabasında, geçen günlerde, bütün çekilenlere değdi bu iş dediğim bir an oldu. dedim ki, demek ki yaşanabiliyormuş, her işten yabancılaşılmazmış.
yeni hayata başlar mıyım, bilinmez. ama buralara döndüm.
bu işteki işleri halletme, departmanla olan son işlere bir nokta koyma çabasında, geçen günlerde, bütün çekilenlere değdi bu iş dediğim bir an oldu. dedim ki, demek ki yaşanabiliyormuş, her işten yabancılaşılmazmış.
yeni hayata başlar mıyım, bilinmez. ama buralara döndüm.
23 Temmuz 2014 Çarşamba
bunaltı
bunalım daha devamlı bir ruh halini, bunaltı ise anlık ruh sıkışmalarını betimliyor herhalde. artık işte bir bunaltı serisi halinde geçiyor günler. tahammülüm çok azaldığını hissediyorum. tahammülüm azaldığı, etik bulmadığım durumlara karşın basıp gidesim geliyor.
bunaltı göğüsten başlıyor ve bir havai fişek gibi kara bir duygulanımı tüm vücuda saçıyor. yazı yazmaktan, başkalarının yazılarını okumaktan, düzeltmekten fenalık gelmiş durumda aslen. yazıyla ilişkimi bozma noktasında belki de.
kaçmak kaçmak. bu cumartesi'den itibaren kaçıyorum. 10 gün yokum.
bunaltı göğüsten başlıyor ve bir havai fişek gibi kara bir duygulanımı tüm vücuda saçıyor. yazı yazmaktan, başkalarının yazılarını okumaktan, düzeltmekten fenalık gelmiş durumda aslen. yazıyla ilişkimi bozma noktasında belki de.
kaçmak kaçmak. bu cumartesi'den itibaren kaçıyorum. 10 gün yokum.
15 Temmuz 2014 Salı
ortamlar
ortamlarda herkes şikayetçi. ve bir kez güven hissi kırıldıktan sonra kabında duramıyor insan. ben de aynısını yaşıyorum, ama gidemiyorum, umarım şimdilik.
14 Temmuz 2014 Pazartesi
..
ne acayip, bütün bu konuştuklarımız, düşündüklerimiz, hissettiklerimiz ve gördüklerimiz ancak yaşıyorsak bir anlama sahip. ölüm ve yaşam, bir karşıtlık değil, ölüm bir sınır. ve sınırın gerisinde ne kadar da meşgulüz.
10 Temmuz 2014 Perşembe
ardından yazmak
ölenin ardından yazı yazmada beni utandıran bir taraf var. mesela bir gazetecinin ali ismail korkmaz'ın ölümü üzerine sinirle ve belki bu ölümle öfkelenen, üzülen herkesin altına imzasını atacağı bir haklılıkla yazdığı bir yazıyı okurken utanma hissi geliyor bana. ölümün, bir bireyin hayatını kaybedişinin bu derece kamusal bir biçimde üzerine laf edilebilir hale gelmesinden doğan bir his bu sanki. elbette yazı yazılacak, elbette bir şeyler söylenecek, hele bu ölüm devlet eliyle olduysa, elbette... bir şeyler denecek. adalet arayışı için gerekli bir kere bu. herkes de her şey hakkında konuşabilir, yazabilir.
ama çelişkim de burada başlıyor. ölümde bir mahremiyet var sanki. yine yakınları yaşasınlar o mahrem olandan doğan hüznü, denebilir, engel değil, denebilir, tamamdır. ama çok kalabalıklaşmışız sanki. ne zaman ki bir birey ikonlaşıyor, bir şeylerin sembolü haline geliyor, hele ki ölümüyle geliyor, işte onu yaşamdan koparan o acımasız, geveze insanlığımız o zaman başlıyor.
ama çelişkim de burada başlıyor. ölümde bir mahremiyet var sanki. yine yakınları yaşasınlar o mahrem olandan doğan hüznü, denebilir, engel değil, denebilir, tamamdır. ama çok kalabalıklaşmışız sanki. ne zaman ki bir birey ikonlaşıyor, bir şeylerin sembolü haline geliyor, hele ki ölümüyle geliyor, işte onu yaşamdan koparan o acımasız, geveze insanlığımız o zaman başlıyor.
7 Temmuz 2014 Pazartesi
akan günler
günler aksın diye mi yaşıyoruz? ben günleri durdurmak için yaşamak istiyorum bu aralar. dursunlar, bir soluklanalım ve bulanık suları biraz olsun berraklaştıralım.
cumartesi gecesi aslında zamanın önemli olmadığını gösterdi. içimde yıllardır asılı kalmış o hissin en derinlere yerleşmiş olduğunu ve çağrıldığında geri gelebildiğini görmüş oldum. bir hiçlik hissi olarak özetleyebileceğimiz bu his, düşünce alanında fark etmezcilik olarak tezahür ediyor. hiçbir şey, ama hiçbir şey fark etmiyor. içe yerleşmiş olarak tüm isteklere, arzulara, hırslara ve bağlılıklara bir ayna gibi dışarıdan bir bakış sağlıyor, düzleştiriyor.
bir karar aldım. iş beni kovmazsa, ben kendimi kovuyorum. hiçbir şeyin planını yapmadan - eğer eylül ayında gidişat iyiye gitmezse, istifayı basıyorum.
cumartesi gecesi aslında zamanın önemli olmadığını gösterdi. içimde yıllardır asılı kalmış o hissin en derinlere yerleşmiş olduğunu ve çağrıldığında geri gelebildiğini görmüş oldum. bir hiçlik hissi olarak özetleyebileceğimiz bu his, düşünce alanında fark etmezcilik olarak tezahür ediyor. hiçbir şey, ama hiçbir şey fark etmiyor. içe yerleşmiş olarak tüm isteklere, arzulara, hırslara ve bağlılıklara bir ayna gibi dışarıdan bir bakış sağlıyor, düzleştiriyor.
bir karar aldım. iş beni kovmazsa, ben kendimi kovuyorum. hiçbir şeyin planını yapmadan - eğer eylül ayında gidişat iyiye gitmezse, istifayı basıyorum.
24 Haziran 2014 Salı
aaaaaaaaaaaaaaa
iki gün izin alabilmek adına bir takım çalışmalar içine girdim. pilim bitti, bitecek gibi hissediyorum bir yandan da. ve bir yandan da ıncık cıncık işler var. hafif boğulmacalar.
19 Haziran 2014 Perşembe
bikinisinde astronomi
bu şarkıyı dinliyorum bu aralar, birilerinin hayatında bikinisinde astronomi saklayan kadın olduğumu hayal ediyorum mesela. bir yumuşaklık var şarkıda. aşkın yoğun hissiyatıyla bir insanın evrenleşmesi arasındaki o alışverişi anlatıyor sanki.
"senden tek istediğim, geçmişin geleceğin benim olsun" gibi bir talepte bulunulabiliyor aşıkane hallerde. yoğunluğun kendisi korkutabiliyor. ama bir uçuculuğu da var, gözlerdeki kayıp galaksilerden bahsedebiliyor aynı anda.
onu bir görseniz sanırsınız, o bir deniz yanılırsınız, o benim, güneş sistemim,
alacalı bikinisinde saklı, deniz yıldızları, uzay taşları-arkadaşları,
ölü denizciler, kayıp galaksiler, buldum! gözlerindeler,
senden tek istediğim, geçmişin geleceğin benim olsun
yaz gelirken karışır böyle şeyler neşeyle endişeler ayak bastığım her yerdeler
üzerimden gemiler geçer, kaldırma kuvvetimdekiler, burası benim krallığım
sıkılırsan güneşten gece oluruz erkenden, sen istersen,
karşılığında istediğim, geçmişin geleceğin, benim, olsun,
denizler cinayet işlemezler, aslında kimseyi istemezler, değiştirdi beni, bu garip astronomi,
suçluyum belki ben, sen sularımda ölürken, güldüm keyfimden,
her zaman istediğimle, geçmişin, geleceğinle, benimsin artık, derinlerde, derinlerde.
"senden tek istediğim, geçmişin geleceğin benim olsun" gibi bir talepte bulunulabiliyor aşıkane hallerde. yoğunluğun kendisi korkutabiliyor. ama bir uçuculuğu da var, gözlerdeki kayıp galaksilerden bahsedebiliyor aynı anda.
onu bir görseniz sanırsınız, o bir deniz yanılırsınız, o benim, güneş sistemim,
alacalı bikinisinde saklı, deniz yıldızları, uzay taşları-arkadaşları,
ölü denizciler, kayıp galaksiler, buldum! gözlerindeler,
senden tek istediğim, geçmişin geleceğin benim olsun
yaz gelirken karışır böyle şeyler neşeyle endişeler ayak bastığım her yerdeler
üzerimden gemiler geçer, kaldırma kuvvetimdekiler, burası benim krallığım
sıkılırsan güneşten gece oluruz erkenden, sen istersen,
karşılığında istediğim, geçmişin geleceğin, benim, olsun,
denizler cinayet işlemezler, aslında kimseyi istemezler, değiştirdi beni, bu garip astronomi,
suçluyum belki ben, sen sularımda ölürken, güldüm keyfimden,
her zaman istediğimle, geçmişin, geleceğinle, benimsin artık, derinlerde, derinlerde.
12 Haziran 2014 Perşembe
törenler ritüeller
bu aralar ev hayatı bir huzurlu, güzel. yeni kutlama bahaneleri yarattık kendimize, bir araya gelip hayatı yüceltiyoruz. aslında pek bir şey değişmese de böylesi gündeliklerle anlar yaratıyoruz ki hatırlayalım, umutlanalım.
9 Haziran 2014 Pazartesi
7'ler
bir işe kalkıştık, kocaman oldu. beni "kaybetmişler" artık, öyle söylediler. tamam dedim ben de, kayboldum artık ben.
6 Haziran 2014 Cuma
ve her şey düşünceden başlar
her şey düşünceden mi başlar? çok ilginç ama çevre, duygu, davranış, düşünce dörtgeninde davranışla birlikte en dinamik unsurlardan biri düşünce. düşünce öyle bir şey ki, davranıştan daha içsel ve benimsenebilir bir sürece işaret ediyor çoğunlukla sanki. ve düşünce, duyguları katmerlemeye ya da hafifletmeye muktedir. düşünce "var olanı" ve çevreyi değiştirmez, "var olan" bizim yorumumuza elbette tabii, ama biz varsayılan somut gerçeklerin dünyasında göreceli bir oluş halindeyiz sankim.
neyse. bu zırvalar, aslında "farklı bir yaşam mümkün mü?" sorusunun bir suretinden başka bir şey değil. "değişebilir miyim?" de aynı sorunun daha kısıtlı bir versiyonu.
5 Haziran 2014 Perşembe
çağın vebası
çağımızın vebası mutlu olma zorunluluğunun bir heyula gibi tepemize dikiliyor olması mıdır? bu sorunun yanıtını arayan bir kitap hediye etti b. bana. içinde psikoloji biliminin eleştirisinden tüketim toplumuna uzanan bir eleştiri olduğunu "varsayıyorum" daha okumadan. mutluluğun o imkansız merkezinin, o ulaşılmaz altın toprakların etrafı kişilik bozuklulukları ve türlü psikozun hasmane dünyasıyla çevrili. mutluluğun bir demi de var, onun ötesi mani.
fakat psikoloji bilimine yönelttiğim fuko esintili eleştirilerimi biraz yumuşatmaya kani oldum. dün evinizdeki terapist adlı kitabı kucağıma aldım ve ilk egzersizini bu akşam yapacağım. çünkü "insan sürekli gelişen bir varlık." "sürekli gelişen, sürekli yeşeren ve harekete geçemediği için var olan iş aş durumundan mutlu olması ve onlara kani olması amacıyla psikoloji kitaplarından medet uman."
"günde 10 saatten fazla çalışma kalp damar hastalıklarına neden oluyor." bu araştırmayı yapan bilim insanları günde kaç saat çalışıyorlar acaba?
bu parça ise hüzün soslu bir bütünlük hissi vadediyor insana, mutluluktan ve depresyondan azade:
fakat psikoloji bilimine yönelttiğim fuko esintili eleştirilerimi biraz yumuşatmaya kani oldum. dün evinizdeki terapist adlı kitabı kucağıma aldım ve ilk egzersizini bu akşam yapacağım. çünkü "insan sürekli gelişen bir varlık." "sürekli gelişen, sürekli yeşeren ve harekete geçemediği için var olan iş aş durumundan mutlu olması ve onlara kani olması amacıyla psikoloji kitaplarından medet uman."
"günde 10 saatten fazla çalışma kalp damar hastalıklarına neden oluyor." bu araştırmayı yapan bilim insanları günde kaç saat çalışıyorlar acaba?
bu parça ise hüzün soslu bir bütünlük hissi vadediyor insana, mutluluktan ve depresyondan azade:
2 Haziran 2014 Pazartesi
pale star
bazı şarkılar yoktan yere başımıza dert açar. çok dokunmadığımız, önemsiz gördüğümüz, ama bir zamanlar hayatımızı işgal etmiş bir takım duyguları, neresi olduğunu tam çıkaramadığımız bir yere ait kokuları geri getirir. mesela o şarkıya denk geldiğimiz gün, bir de yağmur yağıyorsa, şehir de onu bekleyen sıcak günlere karşı son direncini yağmur bulutlarına tutunarak gösteriyorsa o önemsizler su yüzüne çıkabilir, sokakları basan selle birlikte suyun üzerinde gözümüzün göreceği şekilde bir oraya bir buraya sürüklenebilir.
pale star, bütün gün başka şarkılara uğrayıp uğrayıp geri döndüğüm pale star böylesi bir şarkı. sade, iddiasız, bir gitar teliyle gönlün on ikisini titreten ve labradford, the for carnation günlerini hatırlatan.
pale star, bütün gün başka şarkılara uğrayıp uğrayıp geri döndüğüm pale star böylesi bir şarkı. sade, iddiasız, bir gitar teliyle gönlün on ikisini titreten ve labradford, the for carnation günlerini hatırlatan.
27 Mayıs 2014 Salı
bahisler
her gün sanki bir takım bahislerde bulunarak bölücü enerjimizden bir kısmını kaybediyoruz. bölücü enerjimiz bir şeyleri bölmeye, durdurmaya, değiştirmeye yarayan enerji. nifak sokmakla yükümlü. o bölücü enerjimizden bir takım durumları -gelecek yeni durumdan korktuğumuz için sürdürmek adına- ferahat ediyoruz. elimizi kesiyoruz, hayatımızın üzerinde kontrolümüz olduğu hissi edindiğimiz bir yara ile de gelebiliyor; iyileşecek somut bir yaramız oluyor, bir beklentimiz, deriye yakın bir olay gerçekleşmiş oluyor. görece "gerçek" oluyor. sürekli bu düzlemde devam eden "gerçek" beklentiler yorar insanı, ama varoluşumuzu hissetmek için parmağımızın kesilmesine ihtiyaç duymadığımız bir gidişat da mutlu eder.
ama sanki biraz daha böyle devam edersem kendiliğinden kopup gidebilirmiş gibi de geliyor. ama bir bakıyorsun, sonlu zannettiğin şeyler sen aktif bir biçimde alışılmışı sürdürme eyleminde bulundukça sonsuza uzayabiliyor.
kompartmanlara ayrılmış bir yaşam, zevk ve sıkıntı karşıtlığı içerisinde hiç gerçekçi olmayan bir biçimde ilerliyor. gerçekçi olmamasına sebep, aslında böylesi ikiliklerden çok gri alanlardan oluşuyor olması durumların.
kırabilsem yerine koyacağım bir şey yok. ama sorsan, dümdüz bir şekilde yaşamak isteğindeyim. aslında "normal" olanı yapıyorum, hayatlar düzenleniyor, paralar kazanılıyor vs. ama bana bu hiç normal gelmiyor. bir insanın giderek kamusal bir figüre, ailenin, toplumun onayını arayan bir figüre dönüşmesinin acıklı hikayesi gibi geliyor daha çok. sürekli dolaylı yollara havale edilen basit istekler kumkuması. kendi zamanını ayarlamaya vakti olmadığı için zamanını ayarlayacak bir insana ihtiyaç duyan, yalnızca "azami önem" teşkil eden durumlar için fikir belirten bir insanın hikayesi acıklı değil mi biraz? en nihayetinde bu insana dönüşmeyi mi arzulamalıyız biz?
artık daha da kani oluyorum, bir insanın en önemli lüksü kendi zamanına sahip olma lüksü olsa gerek.
varoluşunu hissetmek için parmağının kesilmesine ihtiyaç duymadığın bir hayat dileğiyle... (yeni doğanlara alternatif çiçek kartları serisinden)
ama sanki biraz daha böyle devam edersem kendiliğinden kopup gidebilirmiş gibi de geliyor. ama bir bakıyorsun, sonlu zannettiğin şeyler sen aktif bir biçimde alışılmışı sürdürme eyleminde bulundukça sonsuza uzayabiliyor.
kompartmanlara ayrılmış bir yaşam, zevk ve sıkıntı karşıtlığı içerisinde hiç gerçekçi olmayan bir biçimde ilerliyor. gerçekçi olmamasına sebep, aslında böylesi ikiliklerden çok gri alanlardan oluşuyor olması durumların.
kırabilsem yerine koyacağım bir şey yok. ama sorsan, dümdüz bir şekilde yaşamak isteğindeyim. aslında "normal" olanı yapıyorum, hayatlar düzenleniyor, paralar kazanılıyor vs. ama bana bu hiç normal gelmiyor. bir insanın giderek kamusal bir figüre, ailenin, toplumun onayını arayan bir figüre dönüşmesinin acıklı hikayesi gibi geliyor daha çok. sürekli dolaylı yollara havale edilen basit istekler kumkuması. kendi zamanını ayarlamaya vakti olmadığı için zamanını ayarlayacak bir insana ihtiyaç duyan, yalnızca "azami önem" teşkil eden durumlar için fikir belirten bir insanın hikayesi acıklı değil mi biraz? en nihayetinde bu insana dönüşmeyi mi arzulamalıyız biz?
artık daha da kani oluyorum, bir insanın en önemli lüksü kendi zamanına sahip olma lüksü olsa gerek.
varoluşunu hissetmek için parmağının kesilmesine ihtiyaç duymadığın bir hayat dileğiyle... (yeni doğanlara alternatif çiçek kartları serisinden)
26 Mayıs 2014 Pazartesi
sonunda
sonunda tüm görevlerimi yerine getirmiş bulunuyorum. ev biraz daha evleşip oturtulduktan, ebeveynlerle hoşbeşten sonra yıllık ateş ve zehirlenmemi de geçirdiğime göre artık insan içine çıkabilirim. merhaba söylenme blogu.
21 Mayıs 2014 Çarşamba
yine de
aksiyona geçmek derken, yine de "DURSUN" istiyorum her şey. mesela sürekli koçtaş'a gidilmesin. bence "ev" denilen şey bir kara delik. hiçbir zaman "tam" olmuyor. ev de bazen, bir projeye çevrilen çocuk gibi. piyano kursuna gitsin, 3 dil konuşsun ve çok atletik olsun isteniyor. ama ev bunların hepsi olamaz, tıpkı çocuk gibi. evi kendi haline bırakıp sosyalleşmesine izin vermek lazım. diğer insanlardan da çok öğreneceği şey var mesela. sürekli üstü başı temiz olamaz evin, büyümek kirlenmektir (omo). bakışlarımı denizlerle mavi mavi doldurasım, çimenlere boylu boyunca uzanasım var. benim yerime başkaları evleri ev yapsın lutufe.
arada bir
arada bir saçmalamak demek hayatla ilgili bir takım sıkışmışlıkların acısının yanlış yerlerden çıkması demek. geniş perspektifi kaybedip, bir camdan gördüğünü dünya zannetmek demek. eyleme geçememek ve değiştirememek ile ilgili dertlerimin duygularımı ve kendimi anlayışımı bulandırması demek. harekete geçebilmek, bir alternatif yaratabilmek, kafamdaki yaşam biçimine daha yaklaşabilmek istiyorum. bütün günü kitap, yazı ve okumalarla donatacağımdan değil ama, bunu da sevdim diyebileceğim bir şeyler üretebilmek için. kendi vaktimi ayarlayabilmek ve nefes aldığımız zamanın yalnızca sosyalleşmeler, müzikler ve içmelerle sınırlı olmaması için. insan çok yönlü ve suretli bir varlık olarak kendini ortaya koyuşunu tek bir alana hapsederse, oradan büyük keşif ve yaratıcılıklar da, büyük gerilimler de çıkabiliyor. genişlemek lazım, ferah ferah yaşamak.
20 Mayıs 2014 Salı
son günler
son günlerde memleket yine geldi, göğsün ortasına yumruk gibi çöreklendi. onun dışında hayattaki büyük adımlar ve radikal kararların hepsi yine bir sonraki hafta sonuna ertelendi.
8 Mayıs 2014 Perşembe
bach'a başvurunuz
yazamadığınız yazılar için bach'a başvurunuz. çünkü bach beyin kıvrımları arasındaki kireçlenmeyi gideriyor, nöronları halaya durduruyor ve dağınık aklımızı tek sıraya dizip uygun adım yürütüyor. brandenburg konçertosu'yla serotonin arasında doğrudan bir ilişki olduğuna eminim. pazartesi günü, yoğun işlerin altından kalkamaz ve aynı kelimelerden eciş büçüş paragraflar yaratırken bach bir sarsıp kendime getirdi beni. müziği dinlerken yeşil üçgenler gördüm, a'nın yorumuyla hafif psikoza yaklaşıp büyük maceralar sonrası oyun bahçeme geri döndüm. şimdi de mektup yazmama yardımcı olacağını umuyorum.
yamulmuyorsam bu müzikte hayat sevinci var. doğanın çoklu sureti, hafiften çimen kokusu var. barok ve havadar. rengi yeşil ve rakımı 1000 metre. bazen işte böylesi müziklerin içinde yüzmek, taklalar atmak, ağzımdan bach baloncukları çıkarmak istiyorum.
yamulmuyorsam bu müzikte hayat sevinci var. doğanın çoklu sureti, hafiften çimen kokusu var. barok ve havadar. rengi yeşil ve rakımı 1000 metre. bazen işte böylesi müziklerin içinde yüzmek, taklalar atmak, ağzımdan bach baloncukları çıkarmak istiyorum.
5 Mayıs 2014 Pazartesi
süper ego
dün çay bahçeli bir gün oldu. ev düzene girdi. anne uğurlandı. ve akşama bir konuşma gerçekleşti.
bu aralar aklımın takıldığı mevzular bizzat oluşumla alakalı daha çok. uzun süredir, bakışlarımı sıkıntılarıma değil, doğrudan kendime çevirdiğim bir zaman olmamış sanki. bunun sebebi çeşitli, ama en nihayetinde böyle gelmiş, böyle gider kabulüyle biraz suya sabuna dokunmamışım. şimdi ise biraz da yeni evin ve kalabalık yaşamın verdiği güçle hallerime, huylarıma odaklanmış durumdayım. dünkü konuşmadan mesela bir süper ego mevzu çıktı. dikkatimi çekti. neye doğru değişeceğim hakkında hiçbir fikrim yok, ama daha az kontrollü bir insan olsam belki de fena olmazdı. ve bu sebeple terapiye gidesim var. iç değişmeyince manzara da değişmiyor.
bu aralar aklımın takıldığı mevzular bizzat oluşumla alakalı daha çok. uzun süredir, bakışlarımı sıkıntılarıma değil, doğrudan kendime çevirdiğim bir zaman olmamış sanki. bunun sebebi çeşitli, ama en nihayetinde böyle gelmiş, böyle gider kabulüyle biraz suya sabuna dokunmamışım. şimdi ise biraz da yeni evin ve kalabalık yaşamın verdiği güçle hallerime, huylarıma odaklanmış durumdayım. dünkü konuşmadan mesela bir süper ego mevzu çıktı. dikkatimi çekti. neye doğru değişeceğim hakkında hiçbir fikrim yok, ama daha az kontrollü bir insan olsam belki de fena olmazdı. ve bu sebeple terapiye gidesim var. iç değişmeyince manzara da değişmiyor.
29 Nisan 2014 Salı
sessizlik
bu sessizlikte iç sesimi dinledim, dış sesle iç sesin arasındaki çatışmada tarafsız kaldım. iç sesin sayıca üstünlüğünü fırsat bilerek adını ibrahim üçses koydum. öyle geliyor ki bana, ben ben olarak çok uzun süre devam ettim. ayağımın altındaki zemin kaymıyorsa eğer, biraz olsun değişebilirim. böylesi bir değişme isteği uzun süredir gelmemişti. bunlarla uğraşasım yoktu.
eylül ayı için bir karar aldım. paraları azaltma ve kişisel zamanı artırma kararı. sonra bunu değiştirebilecek bir ihtimal çıktı önüme. dedim artılar ve eksilerden oluşan bir kağıt parçasına indirgeyeyim bari durumu. oturup da kafamı toplayıp yapamadım. elim kaleme gitmedi. var olan bazı durumları değiştirmeye yönelik içsel direnişimin sebeplerini bulaydım da rahat edeydim, dedim.
bu arada per petterson'un karanlık norveç sokaklarına adım atmış oldum. kadıköylülüğe biraz biraz alıştım. ağır bir tatil ihtiyacı baş gösterdi. ev ise huzurlu. 1 mayıs'ı bekliyoruz şimdi.
eylül ayı için bir karar aldım. paraları azaltma ve kişisel zamanı artırma kararı. sonra bunu değiştirebilecek bir ihtimal çıktı önüme. dedim artılar ve eksilerden oluşan bir kağıt parçasına indirgeyeyim bari durumu. oturup da kafamı toplayıp yapamadım. elim kaleme gitmedi. var olan bazı durumları değiştirmeye yönelik içsel direnişimin sebeplerini bulaydım da rahat edeydim, dedim.
bu arada per petterson'un karanlık norveç sokaklarına adım atmış oldum. kadıköylülüğe biraz biraz alıştım. ağır bir tatil ihtiyacı baş gösterdi. ev ise huzurlu. 1 mayıs'ı bekliyoruz şimdi.
16 Nisan 2014 Çarşamba
bernhard
vapurda, çay bahçesinde ve vapurda okuyorum. onunki çevreye ve kişinin kendisine çevrilmiş keskin, acımasız bir göz. iki perspektif arasında gidip gelen bir salınım hareketi. bu öğlen o kadar bernhard bir an geldi ki kitapta, okumayı bırakmak zorunda kaldım. onun öfkesinin nesnesi yoktu çünkü ve en nihayetinde kendine öfkeliydi. ama dışarı bakışını yönelttiği anda ayırt etmeden indiriyordu. fazla geldi, çünkü nefes alınabilecek bir pozisyon değilmiş gibi geldi, bu kadar etkilenmem de şaşırttı. sürekli reddediş üzerinden bir varoluş da değil onunki, ama sarsabiliyor insanı.
14 Nisan 2014 Pazartesi
paralel
paralel hayatımda bir gece vakti, camında her an bir batman'in belirebileceği bir gökdelenin en üst katındaki bir dairede julia holter dinliyor ve imkansız hikayeleri hayal ediyorum.
8 Nisan 2014 Salı
cumartesi pazar pazartesi günlükleri
bu 3 gün 10 güne sığacak iş yaptım. taşındık ve arada arkadaşlarımın partisinde djlik yaptım. taşınmak zormuş, djliği ise özlemişim. yüz yıldır görmediğim insanların geldiği ve benim yeterince vakit geçiremediğim bir parti oldu, içimde kaldı, ama en azından "erişkin" hayatın sıkıcılığında eski heyecanlara dair bir şeyler yapabilmek bir içimi kıpırdattı.
sonra sonra yalnızca iş yapmak üzere dünyaya gelmişim gibi hissediyorum. düzelmesi gereken bir elektrik tesisatı, boyanması gereken bir balkon, yerleştirilmesi gereken koliler, açılması gereken bir doğalgaz bağlantısı gibi mini mini dertler var. maaşımı aldığım işin de işi çok, evin işi zaten çok ve hayat yapılması gerekenlerden oluşan bir sepet.
sonra sonra yalnızca iş yapmak üzere dünyaya gelmişim gibi hissediyorum. düzelmesi gereken bir elektrik tesisatı, boyanması gereken bir balkon, yerleştirilmesi gereken koliler, açılması gereken bir doğalgaz bağlantısı gibi mini mini dertler var. maaşımı aldığım işin de işi çok, evin işi zaten çok ve hayat yapılması gerekenlerden oluşan bir sepet.
3 Nisan 2014 Perşembe
adagio for strings
adagio for strings hüzünlü, çok hüzünlü. hüznün duruluğunda. bugün metroda eve gelirken, akşamın yorgunluğu omuzlarımdayken bir de bunu dinliyordum. daha da dineyim, durayım diye. bir arkadaşımla konuşuyorduk, son günlerde biraz kilo verdim, sanki yok olmak istiyorum dedi. sanki küçülmek, küçülmek istiyor diye düşündüm. insan sadeleşmek ister. bana da geliyor bu. adagio for strings taşın üzerindeki toprağı savurup çıplaklığını ortaya çıkarıyor. ben de şimdi adagio for strings yüzünden sadeleşmek istiyorum. kendimi bırakıyorum, hüzün kapsıyor beni.
sadece zamanın geçişinde bir hüzün var sanki. zamanın geçişinden neşe çıkar mı? çocukluk biten bir şey mi?
bazen öyle sular doluyor ki içime kalbim göğsümün ortasında sanıyorum. anlamsız seller basıyor. bir şeyi bırakırken olur mu böyle? yeniden eskiye bakarken, sanki eski bana bakarken, bir çocuğa bakıyorum.
adagio for strings'e gelene kadar, bugün bu şarkıyla başladım içimde yavaşlamaya:
link
sadece zamanın geçişinde bir hüzün var sanki. zamanın geçişinden neşe çıkar mı? çocukluk biten bir şey mi?
bazen öyle sular doluyor ki içime kalbim göğsümün ortasında sanıyorum. anlamsız seller basıyor. bir şeyi bırakırken olur mu böyle? yeniden eskiye bakarken, sanki eski bana bakarken, bir çocuğa bakıyorum.
adagio for strings'e gelene kadar, bugün bu şarkıyla başladım içimde yavaşlamaya:
link
taşınma
ve 13 yıllık mazimin olduğu beşiktaş'ı bırakırım geride. merhaba kadıköy. pazartesi taşınma günü.
29 Mart 2014 Cumartesi
özel olmamak
her birey kendi içerisinde özel ve değil, bla bla bla, çok klişe ama değil, vs vs. net ifade edelim. kendimi özel hissetmediğim, hiç de özel olmadığımı keşfettiğim (ama buna eşlik eden bir öz yerginin olmadığı) durumlar, bana çok iyi geliyor. çünkü az çok, herkes gibi olduğunu tahmin ettiğim şekilde (what a dilemma) özel olduğum hissi, bazı eylemlerime ve düşüncelerime ve hatta (ve bihakkı zatise (feat. fetullah)) hayata bakışıma nüfuz etmiş gibi geliyor. kendimi özelleştirerek ayırmama yarayan bazı özelliklerin gerçekten olup olmadığından emin olmadığım anlarda, o özellikleri daha iyi taşıyan insanlarla karşılaştığımda ve bu anlara geri dönüp baktığımda tuhaf bir özgürlük hissi gelebiliyor.
kimle neden arkadaşım, kimle neden değilim, neden başarılıyım, neden başarısızım, kimle neden birlikteyim, kimle neden değilim, biraz suyu gereksiz yere bulanıklaştırmak gibi görünse de, ben neden böyleyim, gerçekten bilmiyorum. bazı şeyler denk gelmiş gibi geliyor. başka bir evrende, bambaşka ilişkiler mümkünmüş gibi geliyor ve bu haliyle memnun olduğum şeyleri de bana değmiş şeyler, bir zincirleme kazanın sonucu olarak oluşmuş şeyler olarak değerlendirmek iyi geliyor. sorumluluğumu anlara indirgemek de.
bir zen öğretisi olarak yargılardan kurtulmak lazım. yargılardan kurtulmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor. ama o yüklenen yoğun yoğun anlamlar, kendimizi tökezletmeye, hayatı bir yarış olarak görmeye sebep oluyor. çok ilginç, ne kadar aptal bir cümle: "beni diğer insanlardan daha değerli ya da daha az değerli kılan bir şey yok." ama bu cümlenin idrakı o kadar zor ki. new age dünyamızdan sıyrılıp pratikte bunu yaşamaya çalıştığımızda, karşımıza ağır yargı duvarları çıkıyor.
yargı bizi kötüye, tehlikeli olana karşı koruyan şey. genelleme ve önyargılar olmaksızın hayatta kalamıyoruz. lakin ipin ucunu iyice gevşetmek lazım, mümkün olduğu kadar gevşetmek. kendilik hoş şey, otoerotik dünyalar, has kendilik diye bir şey olmasa da, hafif sağa sola savrulan bir jöle kıvamı var kendilikte, biriken anların getirdiği bir alışkanlık var, dönülen bir ev kendilik, ve ne kadar geniş olursa o kadar iyi.
bütün bu cümleleri alıp tarumar etmek mümkün. işte bu noktada da inanç giriyor devreye. ben gerçekten bu söylediklerime inanıyorum. yargılamamanın, kendini karşılaştırmamanın, dönüp dönüp hayıflanmamanın ve kendini kandırmamanın çok önemli olduğunu, bunlardan kaçınmanın insanın kendine yapabileceği en nefes aldırıcı şeylerden biri olduğununa inanıyorum. inançlar sorgulanamaz değil ama, ısrarla bu noktaya dönecekmişim gibi geliyor. ve böylece de bunların ismini de inanç koydum. düşünce duvarlarıma, düşünce yastıklarıma inanç diyorum.
şule gürbüz'ün bir öyküsünün başını okudum bir arkadaşın evinde bulduğum kitapta. kendilik gerçekten görülmek ister mi? yoksa kendilik bizi aklımıza gelince kıkır kıkır güldüren bir sır mı?
bu ikincisine inanınca dünyaya dair bir boşluk ve anlamsızlık duygusu da gelebiliyor insana. kendilik yalnızca kendime özel günlerde sakladığım bir hediyeyse, hayatın oyunluğunu bu kadar doğrudan kabul ediyorsam, aradaki çukurlara düştüğüm anların olmaması imkansız. ve ikincisine inanan insanlarda, onlara biraz olsun dokunulduğunu gördüklerinde gözlerinde beliren parlama var bir de. bu da yalnızca bir inanç. dokunulduğunu hisseden insanın gözündeki parlamaya duyulan inanç.
bu sorulara kesin bir yanıtım yok. ikinciye meylediyor, ama ikinciye inanan her kişinin birkaç tane de olsa bir mihenk taşı, bir birinci sorusu, kendiliğinin referansı vardır diye düşünüyorum. dediğim gibi, orta yolcuyum bu konuda. yalnızca yakınsamak ve ipleri biraz olsun gevşetmek var, gerisi mühim değil o kadar.
kimle neden arkadaşım, kimle neden değilim, neden başarılıyım, neden başarısızım, kimle neden birlikteyim, kimle neden değilim, biraz suyu gereksiz yere bulanıklaştırmak gibi görünse de, ben neden böyleyim, gerçekten bilmiyorum. bazı şeyler denk gelmiş gibi geliyor. başka bir evrende, bambaşka ilişkiler mümkünmüş gibi geliyor ve bu haliyle memnun olduğum şeyleri de bana değmiş şeyler, bir zincirleme kazanın sonucu olarak oluşmuş şeyler olarak değerlendirmek iyi geliyor. sorumluluğumu anlara indirgemek de.
bir zen öğretisi olarak yargılardan kurtulmak lazım. yargılardan kurtulmamız aptal olacağımız anlamına gelmiyor. ama o yüklenen yoğun yoğun anlamlar, kendimizi tökezletmeye, hayatı bir yarış olarak görmeye sebep oluyor. çok ilginç, ne kadar aptal bir cümle: "beni diğer insanlardan daha değerli ya da daha az değerli kılan bir şey yok." ama bu cümlenin idrakı o kadar zor ki. new age dünyamızdan sıyrılıp pratikte bunu yaşamaya çalıştığımızda, karşımıza ağır yargı duvarları çıkıyor.
yargı bizi kötüye, tehlikeli olana karşı koruyan şey. genelleme ve önyargılar olmaksızın hayatta kalamıyoruz. lakin ipin ucunu iyice gevşetmek lazım, mümkün olduğu kadar gevşetmek. kendilik hoş şey, otoerotik dünyalar, has kendilik diye bir şey olmasa da, hafif sağa sola savrulan bir jöle kıvamı var kendilikte, biriken anların getirdiği bir alışkanlık var, dönülen bir ev kendilik, ve ne kadar geniş olursa o kadar iyi.
bütün bu cümleleri alıp tarumar etmek mümkün. işte bu noktada da inanç giriyor devreye. ben gerçekten bu söylediklerime inanıyorum. yargılamamanın, kendini karşılaştırmamanın, dönüp dönüp hayıflanmamanın ve kendini kandırmamanın çok önemli olduğunu, bunlardan kaçınmanın insanın kendine yapabileceği en nefes aldırıcı şeylerden biri olduğununa inanıyorum. inançlar sorgulanamaz değil ama, ısrarla bu noktaya dönecekmişim gibi geliyor. ve böylece de bunların ismini de inanç koydum. düşünce duvarlarıma, düşünce yastıklarıma inanç diyorum.
şule gürbüz'ün bir öyküsünün başını okudum bir arkadaşın evinde bulduğum kitapta. kendilik gerçekten görülmek ister mi? yoksa kendilik bizi aklımıza gelince kıkır kıkır güldüren bir sır mı?
bu ikincisine inanınca dünyaya dair bir boşluk ve anlamsızlık duygusu da gelebiliyor insana. kendilik yalnızca kendime özel günlerde sakladığım bir hediyeyse, hayatın oyunluğunu bu kadar doğrudan kabul ediyorsam, aradaki çukurlara düştüğüm anların olmaması imkansız. ve ikincisine inanan insanlarda, onlara biraz olsun dokunulduğunu gördüklerinde gözlerinde beliren parlama var bir de. bu da yalnızca bir inanç. dokunulduğunu hisseden insanın gözündeki parlamaya duyulan inanç.
bu sorulara kesin bir yanıtım yok. ikinciye meylediyor, ama ikinciye inanan her kişinin birkaç tane de olsa bir mihenk taşı, bir birinci sorusu, kendiliğinin referansı vardır diye düşünüyorum. dediğim gibi, orta yolcuyum bu konuda. yalnızca yakınsamak ve ipleri biraz olsun gevşetmek var, gerisi mühim değil o kadar.
21 Mart 2014 Cuma
hüzün ve arınma
çok üzüldükten sonra bazen insanlara bir duruluk gelir. bu tuhaftır. hafif duygusuzluktan, ama belki henüz katılığın yerine tam oturmamış olmasından kaynaklanan bir sadelik vardır orada.
benzer bir hissi ise akşam üzeri parkta oynayan çocukların uzaktan gelen seslerinde buluyorum nedense. nasıl bir benzerlik bilmiyorum. ama böyle birbiriyle ilgisiz "an"larda ve mesela akşamüstü ışığı gibi farklı ışıklarda onları ortaklaştıran bir şeyler oluyor, bunların bağını kurmamı ise en çok müzik sağlıyor.
kokular da bazen bunu yapıyor. burna gelince, hatırlattığı şeyle o an ve geçmiş yan yana duruyorlar. bir ilgi, anlam zinciri bağlamaya başlıyor onları ama dillendirmek zor oluyor.
chequerboard'un dunes'unu dinlerken bu hislere kapılıyorum. bugün ekinoks, güneş eskisine göre daha geç batıyor, akşamüstü güneşi karşı evin çatısına vuruyor ve ben bu şarkıyla hüzünle arınma arasında gelen o hale bir duygudaşlık hissediyorum.
gündemler akıyor, her beraber yuvarlanıyoruz, oradan, sağdan, soldan sarmalıyor bizi. boğazımız ağrıyor kızgınlıktan. kötülük nedir, kimin cezası nedir, bizim çaresizliğimizin çaresi var mıdır, onları konuşuyoruz. bunları konuşurken, bir yerlerde daha sakin bir hayatın olduğunu düşünmekse iyi geliyor.
benzer bir hissi ise akşam üzeri parkta oynayan çocukların uzaktan gelen seslerinde buluyorum nedense. nasıl bir benzerlik bilmiyorum. ama böyle birbiriyle ilgisiz "an"larda ve mesela akşamüstü ışığı gibi farklı ışıklarda onları ortaklaştıran bir şeyler oluyor, bunların bağını kurmamı ise en çok müzik sağlıyor.
kokular da bazen bunu yapıyor. burna gelince, hatırlattığı şeyle o an ve geçmiş yan yana duruyorlar. bir ilgi, anlam zinciri bağlamaya başlıyor onları ama dillendirmek zor oluyor.
chequerboard'un dunes'unu dinlerken bu hislere kapılıyorum. bugün ekinoks, güneş eskisine göre daha geç batıyor, akşamüstü güneşi karşı evin çatısına vuruyor ve ben bu şarkıyla hüzünle arınma arasında gelen o hale bir duygudaşlık hissediyorum.
gündemler akıyor, her beraber yuvarlanıyoruz, oradan, sağdan, soldan sarmalıyor bizi. boğazımız ağrıyor kızgınlıktan. kötülük nedir, kimin cezası nedir, bizim çaresizliğimizin çaresi var mıdır, onları konuşuyoruz. bunları konuşurken, bir yerlerde daha sakin bir hayatın olduğunu düşünmekse iyi geliyor.
18 Mart 2014 Salı
1 hafta
cezaneden bu yana neredeyse 1 hafta geçmiş, ama bana nedense 1 ay geçmiş gibi geliyor. ankara'ya gidildi gelindi, onun dışında da cenaze öncesi ve sonrasında yine sokaklar, yine gaz, yine telaşe idi. nefes alacak zaman ve yer kalmadı (literally and figuratively).
ankara'da güvenpark çocukluk mekanlarımdan bir tanesiydi. şimdi ise karakol olmuş, tomalar, polisler doldurmuş. bakanlığın ortasında, atatürk bulvarı'nın kenarında akrep ve toma hazır bekliyor; hava da rüzgarlıydı, sanki her an kıyamet kopacakmış, savaş çıkacakmış gibi gri bir hava.
ben de twitter delisi oldum azıcık, başka da bir "hobim" kalmadı sanki. ve bu hobi bana sinir hastalığı olarak geri dönüyor, geçen hafta adamın söyledikleriyle boğazıma bir yumru oturdu sinirden ve saatlerce kalkmadı üzerimden ağırlığı. sanki üstten alt katmanlara doğru bir kaos, düzensizlik geliyor, sirayet ediyor. bir anda işler duruyor, gaz çekildi mi de, normal hayata dönülüyor, ölüler anılıyor, çok tuhaf oldu. adaptasyonumuzu da garipsemeye başladım.
onun dışında aile görüldü, yeni tanışıklıklar yaşandı, bol yemek yenildi ve dönüldü. o kısmı bayağı güzeldi. şimdi ise daha büyük bir taşınma derdi karşımda, iş yerinde dananın kuyruğunun koptuğu nisan ayında gerçekleşmek üzere bir de. ev yok, bulunamıyor, çok fahiş kiralarla istanbul'da nasıl yaşanır, sorusuna yanıt bulunamıyor.
bu sebeple dümdüz oldum. beni kurtaranlar ise bir dede söylenmesi içerisinde, soluksuz yazan thomas bernhard ve elalı yeşilli şefkatli bakışlar.
ankara'da güvenpark çocukluk mekanlarımdan bir tanesiydi. şimdi ise karakol olmuş, tomalar, polisler doldurmuş. bakanlığın ortasında, atatürk bulvarı'nın kenarında akrep ve toma hazır bekliyor; hava da rüzgarlıydı, sanki her an kıyamet kopacakmış, savaş çıkacakmış gibi gri bir hava.
ben de twitter delisi oldum azıcık, başka da bir "hobim" kalmadı sanki. ve bu hobi bana sinir hastalığı olarak geri dönüyor, geçen hafta adamın söyledikleriyle boğazıma bir yumru oturdu sinirden ve saatlerce kalkmadı üzerimden ağırlığı. sanki üstten alt katmanlara doğru bir kaos, düzensizlik geliyor, sirayet ediyor. bir anda işler duruyor, gaz çekildi mi de, normal hayata dönülüyor, ölüler anılıyor, çok tuhaf oldu. adaptasyonumuzu da garipsemeye başladım.
onun dışında aile görüldü, yeni tanışıklıklar yaşandı, bol yemek yenildi ve dönüldü. o kısmı bayağı güzeldi. şimdi ise daha büyük bir taşınma derdi karşımda, iş yerinde dananın kuyruğunun koptuğu nisan ayında gerçekleşmek üzere bir de. ev yok, bulunamıyor, çok fahiş kiralarla istanbul'da nasıl yaşanır, sorusuna yanıt bulunamıyor.
bu sebeple dümdüz oldum. beni kurtaranlar ise bir dede söylenmesi içerisinde, soluksuz yazan thomas bernhard ve elalı yeşilli şefkatli bakışlar.
11 Mart 2014 Salı
berkin
soğuk, yağmurlu bir gün. sokaklar olduğundan daha boş. berkin elvan öldü bir de, öldürüldü. bir karanlık, çok karanlık. insan olmaya dair hiçbir müştereğimiz, ortak bir değerimiz kalmamış gibi. çocuklar ölüyor da buna bir bahane üretiliyorsa, üretilebiliyorsa, ne kaldı ki dokunulmayacak diye soruyor insan.
daha önce de çocuklar öldürüldü. bu yeni değil. yine de bir karanlık çöktü sanki. algılayamayacaklarını, aynı dünyayı paylaşmadığımızı, pişkinliklerinin haddi hesabı olmadığını düşünüyorum. belki çocuktu diye, belki neredeyse bir yıl direndi diye, bilmiyorum, sabah durmadı gözyaşlarım. utanıyorum da bir şey demeye, düşündüklerimi söylemeye. yetersiz kaldık belli ki, ne yapabilirdik bilmiyorum ama, yeterince denediğimizden de şüpheliyim.
daha önce de çocuklar öldürüldü. bu yeni değil. yine de bir karanlık çöktü sanki. algılayamayacaklarını, aynı dünyayı paylaşmadığımızı, pişkinliklerinin haddi hesabı olmadığını düşünüyorum. belki çocuktu diye, belki neredeyse bir yıl direndi diye, bilmiyorum, sabah durmadı gözyaşlarım. utanıyorum da bir şey demeye, düşündüklerimi söylemeye. yetersiz kaldık belli ki, ne yapabilirdik bilmiyorum ama, yeterince denediğimizden de şüpheliyim.
7 Mart 2014 Cuma
27 Şubat 2014 Perşembe
büyük resim
ulrich schnauss'un hafif pop tınılı, akışkan, uçucu tınılarını dinleyince olduğum yerden havalanıyorum sanki. biraz yaşlı gözlerle kendime (soyut gözyaşları), yanımdakilere, uzaktakilere, herkese bakasım geliyor. duygusal ve hümanist sayılabilecek bir katarsise sahip bir amerikan filmi bakışı bu biraz da. bir şekilde aynılığımızı, az biraz mutlu olabilmek için uğraşımızı, hırslanışlarımızı düşünüp, bir an kendimi rahat bırakıp ağlaklaşmak istiyorum. birbirimize acımasızlığımızı kenara bırakıp aynı gemideymişiz gibi düşünmek hüzünlendiriyor. adalet terazisini bir kenara koyup şefkate yaslanıyorum. kendimi salıp regl öncesi dalgalanmalara vuruyorum. hoşuma gidiyor. herkesi çok seviyormuşum hissi geliyor. bir lsd kafası yaşıyorum belki. ama bu yumuşaklığın içimde, bir yerlerde olması iyi geliyor bana. kendime şefkatlı bakabilmemi, beni çevreleyen yapıları da kendimi de çok büyütmemi, işteki halimi hoş görebilmemi sağlıyor. çok yaptığım bir şey değil bu sanki.
adalet ararken yargı ve yargılama tanımı gereği birlikte geliyor. adalet arayan, şefkati bir süreliğine öteliyor. büyük resmi düşünüyor, ana odaklanmıyor. ama şefkatte de iyi gelen, çok iyi gelen bir taraf var. şefkat hareketi diye bir toplumsal hareket yaratmak anlamsız geliyor hala. ama her türlü ikili ilişkinin aşkın hallerinde şefkatin çok, ama çok iyileştirici bir tarafı var.
genelde dokunmayla daha kolay gelen, saç okşarken, birinin gözündeki kirpiği alırken, bu ilgilenme hallerinde ortaya çıkan, insanı bazen irkilten, o insanla ilişkisinde "unutuğu" bir yakın oluşa dair tuhaf bir parlama anı oluyor. şaşırtıyor, ama bir coşku da veriyor. ondan öte, o kadar da kontrol edemediği, tanımlayamadığı bir ilişkisel alana dair bir ipucu oluyor. o alanın varlığını ve ihtimalini hatırlatıyor.
işte bu anlara bir sihir, bir büyüsellik atfetmezsem eğer, hayat çok kururmuş gibi geliyor. bu şefkatlilik hallerine tutunmalarımızı, oradaki aynılığımızı hatırladığımda ise, dramatik filmimin son sahnesinde, çevrem ve kendim için soyut gözyaşları dökmeme sebep oluyor bu işte. adaletin büyük resminden, şefkatinkine bir geçiş yapıyorum, savunmasız kılıyor, ama içimi yumuşatıyor.
25 Şubat 2014 Salı
ağlamak
ağlamak istiyorum. elbette herkes para kazanmak için bir şeyler yapıyor. kanun bu, olağan bu, normal olan bu, peki. ama hayatımı bomboş bir şeye harcadığım ve buna saatlerimi verdiğim fikrinden neden uzaklaşamıyorum bir türlü? neden mesela şimdi boğazımda bir yumru var da, o başka hiçbir şeye dönüşemiyor?
eve geliyorum, ekrana bakasım gelmiyor. mal mal yatasım var. hiçbir şey yapmadan.
eve geliyorum, ekrana bakasım gelmiyor. mal mal yatasım var. hiçbir şey yapmadan.
24 Şubat 2014 Pazartesi
döngü
içinden çıkamıyorum bir türlü, nasıl yapacağız? sanki gidiyoruz kıyamete.
işler azalsın da, 1 güncük izin alınsın derken, bunun sürekli ertelenmesi son 3 haftadır, nasıl bir durumdur? yetse ya artık. ortadan kesip atmak mı gerekli illa? neden bir çözüm üretemiyorum, bilemiyorum.
işler azalsın da, 1 güncük izin alınsın derken, bunun sürekli ertelenmesi son 3 haftadır, nasıl bir durumdur? yetse ya artık. ortadan kesip atmak mı gerekli illa? neden bir çözüm üretemiyorum, bilemiyorum.
22 Şubat 2014 Cumartesi
20 Şubat 2014 Perşembe
akış akış akış
böyle şıft şıft şıft yollar, akan sular, esen rüzgar, güneş ışığı, ve hatta üstümüze çöken tatlı bir uyku, keşkeler
giderayak
kendini çok net bir biçimde, en az kelimeyle ifade edenlere uzağım. yazı yazarken, bir şey anlatırken sanki illa geçmişten geleceğe uzanan bir zaman dilimini ortaya koymak, türlü sebeplerin ve sonuçların bir resmini çizmek ve muhakkak bir bağlama oturtmak ihtiyacını hissediyorum çoğu zaman. (çoğu zaman'ı son olarak eklemem bunun bir göstergesi. kendimle ilgili genelleme yaparken bir parantez açayım, parantezin parantezini açayım ve cümleler uzasın)
yazı yazarken de böyle. çoğu kelime seçimim kesinlikten uzak, bir yönelme, ilerleyiş, akış anlatan ifadelerle dolu. işte ise, net cümleler kurmam, en az kelimeden optimum faydayı sağlamam gerekiyor. bazı insanlar dünyayı daha oturmuş ve daha keskin uçlu görüyorlar belki de, kendilerini ifade ediş biçimleri de bol noktalı, az virgüllü bu yüzden. ve bundan uzağım.
bir sorun mu bu bilmiyorum, iş için bir şey yazmam gerektiğinde bazen zorlanıyorum. net yazılar yazmanın elimden gelmediğini falan düşünüyorum. bazen de diyorum ki, geç dostum bunları, no dramatize lütfen.
ama bir günlük olarak burası gerçeğimizde, stresle baş etmenin yollarını bulmuş görünüyorum. sabah doluyorum, akşam boşaltıyorum. gün içerisinde şişiyorum, sonra kendime iğne batırıp hava kaçırıyorum. böyle böyle gidiyor.
değişti bir şeyler. bir kısmı iyiye, bir kısmı kötüye. değişim iyidir evet. ama köklendiğim şişhane'de nasıl çiçek açarım, gerçekten bilemiyorum. alternatif uçuk planlarımızın bir kısmı para engeline, diğer bir kısmı yaş engeline falan takılıyor. bunun üzerine eve tepsi almayı düşünüyorum mesela. eğer planlarımız gerçekleşmiyorsa, evimizi tepsiden mahrum bırakmamalıyız.
ama her koşulda bir tepsi insan olmayacağımdan eminim (gibiyim). bazen yalnızca hayatımdaki 100 noktadan 5'ine odaklanarak ve evle ilgilenme gibi, diğer mevzuları nadasa bırakarak yaşayabiliyorum. bu noktada tepsinin peşinden koşacak enerjim yok. burada tepsi yerine koltuk ve benzeri ev eşyasını da koyabiliriz.
işte böyle corc. uykum geldi. son 1 aydır yaşadığım ztrez feci, saçmalamak adına yazıyorum. ben aslında çok yönlü bir insandım, ztrezden önce, bir zamanlar.
13 Şubat 2014 Perşembe
lucky woman
verve'in lucky man'i coldplayimsi olsa da, içindeki havadarlık çok hoş. şarkılarda uçuşkanlığı takdir ve teşvik ediyoruz. hazır hava şubatta şirazeden çıkmış, nisana göz kırparken lucky man dinleyebiliriz. ve diyebiliriz ki mutluluğun kelimesini bulmak zor, yaşaması kolay bazı bazı.
11 Şubat 2014 Salı
yalnızlık ömür boyu
belki yanılırım, belki yanılmam ileride. yanılacağımı sanmıyorum nedense. (şimdinin yanılgısı) içerisinde uzun süre geçirilmiş hallerin ("state" diyelim) izi kalıyor insanda. yalnızlığın bir izi var. dahası bir de yalnız yalnız kalıp ben daha önce yalnız kalmamışım, demeler var. belki yaşadım, belki yaşamadım. emin değilim.
ama yalnızlıklarım arasında derecelendirme yapabilirim. ve kendimi yalnız sanmadığım anlarda, yalnızlıkta edinilen bir savunma mekanizmasının sinsice içime sızdığını hissedebilirim. beni geri yalnızlığa, en güvenli ve güya güçlü hale geri çekmek için bir çaba gösteriyor olabilir bu.
yalnızlıkta demeyelim de, benim yaptığım gibi, insanları yanına yaklaştırmamada, aman bana şefkat gösterilmesin demede güvenlikçi bir "kafa" var. kendimi tamamen ortaya koyarsam dağılırım, belki de havaya karışırım korkusu eşlik ediyor buna. bu her türlü sosyal ilişki için de geçerli bir de.
derecelendirme kuruluşlarına (yalnızlık derecelendirmesi, mutluluk derecelendirmesi, acı derecelendirmesi) itibar edersek eğer, nasıl derece derece yalnızlık var ise, sosyalleşmeli yalnızlıklı derece derece hallerin olduğunu, bu haller içerisinde, yalnızlık ve anı yaşama/görece bütünlük temalı bir salınım hareketi gösterdiğimizi ve yeni ile her karşılaşışında içsel hayvanımızın yavaş yavaş sosyalleşmeyi öğrendiğini söyleyebiliriz.
insan öğrenen bir hayvan. yanılan bir eşoğleşek. sosyalden uzaklaşınca bir anda edindiğimiz yeti ve tahammülü kaybedip sıfırlanmıyoruz. lakin edinilen korkular, bu yetiler ve tahammüle baskın çıkabiliyor.
neyse. çok da olgunlaştırmadığım, kopuk kopuk düşünceler olduğundan kelli bunlar, eyyorlamam bu kadar. ama işin özeti, hafta içi, gündüz vakti, parklar ve bahçeler normal sayıda insanı ağırlarken, onun yazısı, bunun raporu, şunun senaryosundan kurtulup bunlar üzerine düşünesim var, uzuuun uzun düşünüp, kendime çaylar demleyip, çimenlere uzanıp hidden orchestra dinleyesim var.
(ve archive'ın you make me feel adlı şarkısını kullanan bir garnier reklamı da fonda)
ha bir de sevmek var. (ayrı yazının konusu)
ama yalnızlıklarım arasında derecelendirme yapabilirim. ve kendimi yalnız sanmadığım anlarda, yalnızlıkta edinilen bir savunma mekanizmasının sinsice içime sızdığını hissedebilirim. beni geri yalnızlığa, en güvenli ve güya güçlü hale geri çekmek için bir çaba gösteriyor olabilir bu.
yalnızlıkta demeyelim de, benim yaptığım gibi, insanları yanına yaklaştırmamada, aman bana şefkat gösterilmesin demede güvenlikçi bir "kafa" var. kendimi tamamen ortaya koyarsam dağılırım, belki de havaya karışırım korkusu eşlik ediyor buna. bu her türlü sosyal ilişki için de geçerli bir de.
derecelendirme kuruluşlarına (yalnızlık derecelendirmesi, mutluluk derecelendirmesi, acı derecelendirmesi) itibar edersek eğer, nasıl derece derece yalnızlık var ise, sosyalleşmeli yalnızlıklı derece derece hallerin olduğunu, bu haller içerisinde, yalnızlık ve anı yaşama/görece bütünlük temalı bir salınım hareketi gösterdiğimizi ve yeni ile her karşılaşışında içsel hayvanımızın yavaş yavaş sosyalleşmeyi öğrendiğini söyleyebiliriz.
insan öğrenen bir hayvan. yanılan bir eşoğleşek. sosyalden uzaklaşınca bir anda edindiğimiz yeti ve tahammülü kaybedip sıfırlanmıyoruz. lakin edinilen korkular, bu yetiler ve tahammüle baskın çıkabiliyor.
neyse. çok da olgunlaştırmadığım, kopuk kopuk düşünceler olduğundan kelli bunlar, eyyorlamam bu kadar. ama işin özeti, hafta içi, gündüz vakti, parklar ve bahçeler normal sayıda insanı ağırlarken, onun yazısı, bunun raporu, şunun senaryosundan kurtulup bunlar üzerine düşünesim var, uzuuun uzun düşünüp, kendime çaylar demleyip, çimenlere uzanıp hidden orchestra dinleyesim var.
(ve archive'ın you make me feel adlı şarkısını kullanan bir garnier reklamı da fonda)
ha bir de sevmek var. (ayrı yazının konusu)
7 Şubat 2014 Cuma
annecilik
bu akşam jaga jazzist konseri söz konusu. ve bugün istanbul'a gelecek olan annemin konuya yaklaşımı:
ben-anne, siz geliyorsunuz ama bu akşam çok sevdiğim bir grubun konseri var, siz eve yerleşseniz, ben biraz geç gelsem, sorun olur mu?
annem-sorun olmaz annem, ama niye konserini bizim gelişimize denk getiriyorsun?
(oh yeah)
ben-anne, siz geliyorsunuz ama bu akşam çok sevdiğim bir grubun konseri var, siz eve yerleşseniz, ben biraz geç gelsem, sorun olur mu?
annem-sorun olmaz annem, ama niye konserini bizim gelişimize denk getiriyorsun?
(oh yeah)
6 Şubat 2014 Perşembe
gökdelen
rüyamda bir gökdelende oturan arkadaşımın dairesine girmem gerekiyor nedense. hayati bir durum var. o gökdelenden içeri girmek ise ayrı bir dert. kapıda güvenlik ve koyu takım elbiseli adamlar var. gökdelene, sanki oranın ahalisiymişimcesine girmeyi başarıyorum. güvenlikten geçiyorum. 146 katlı bir binaymış. asansöre binecekken, asansörün 146. katta olduğunu görüyorum. ve o sırada arkadaşımın dairesine bir para bırakmam gerektiğini hatırlıyorum. asansör gelene kadar gidip alırım düşüncesiyle çıkıyorum. bir taksiye atlıyorum, para beliriyor yanımda, ama gökdelene para sokmak yasakmış aslında. adam bana yardım mı edecek derken, ondan şüphelenmeye başlıyorum ve trafikte durduğumuz bir noktada arabadan iniyorum. adam peşimden koşarken parayı içeri sokmama yardım edecek birisi beliriyor, ben güvenlikten içeri giriyorum, parayı ise o kişi bana atacakmış, x-rayin içinden. atıyor paranın olduğu kahverengi paketi ve o anda paket patlıyor içeride. koşarak dışarı çıkıyoruz, her yer sarsılıyor.
146 rakamı nedir bilmiyorum. bu rüyayı sorumluluk almak istememe ve güçlüler dünyasının dışında bir yabancı olduğum hissiyatına bağladım. normalde yapmayacağım bir şeyi bir arkadaşım için yapmam gerekiyor, ama onu da başaramıyorum. henüz çözemedim mevzuyu. çözsem, her şeyi çözsem ne güzel olur (sevgili günlük).
146 rakamı nedir bilmiyorum. bu rüyayı sorumluluk almak istememe ve güçlüler dünyasının dışında bir yabancı olduğum hissiyatına bağladım. normalde yapmayacağım bir şeyi bir arkadaşım için yapmam gerekiyor, ama onu da başaramıyorum. henüz çözemedim mevzuyu. çözsem, her şeyi çözsem ne güzel olur (sevgili günlük).
3 Şubat 2014 Pazartesi
gecenin körü
gecenin köründe uyandım. bir takım kaotik rüyalar gördüm. hatırlasaydım, eskiden olduğu gibi çizesim vardı rüyamı. fakat işle ilgili şeyler olduğunu hatırlıyorum az çok.
hayatım bir noktada elimden kayıyor ve gidiyor hissi baki. yapmam gereken çoğu işi yapamadım. ama bu his olmadan da yaşanmıyor sanırım. yaşamak için bazı şeylerin durması gerekiyor. bir noktada fazla kalınınca ya batılıyor ya yoğunlaşılıyor. yoğunlaşma taraftarıyım.
haftasonu da kusarak geçti, iyi oldu. hastanenin acili kırmızı bölge, sarı bölge ve yeşil bölge diye ayrılmıştı. yeşil bölgeye en hafif vakalar geliyor. sarı bölge kısmında havada bir ağırlık ve ciddiyet oluyormuş. kırmızı bölge ise en ciddi vakalar, kapının ardını görmek mümkün değil.
bir koğuşta serum yerken, koğuştaki diğer hastalarla birlikte bir kader birliği hissine girebiliyor insan hafif kafası iyiyken hastalıktan. koğuş sisteminin özellikle çok ziyaretçisi olmayan hastalar için iyi olabileceğini düşündüm o an. hiç de iyi görünmezdi bana öncesinde halbuki.
hatta - ne veriliyorsa artık o an - kafası iyi olup boş boş benim olduğum yöne uzun uzun bakan bir adam vardı. tuhaf bir his. bakıyor ama görmüyor insanların, uyuyanların, geçmiş olsun diyen amcaların ve de geveze koğuş komşularının olduğu bir ortam. hastane sevimli bir yer değil ama, hayati bir durumum yok sonuçta ve böyle karma bir yerde ne kadar uzun süredir vakit geçirmediğimi hatırlıyorum orada yarı uyur haldeyken. yanımda bir adam deli gibi horluyor. horlamalar arasında farklar var ve horlamadan karakter tahlili yaparak zaman geçirmek mümkün. yaşlı çiftler var iki yatakta. bir tanesi geçmiş olsun kızım diyor giderken. hoşuma gidiyor.
insan korkuları, zorunlulukları ve meşguliyetleriyle nasıl da tek tip bir yaşama girebiliyor, girmemek lazım, dışarıyı biraz zorlamak lazım.
hayatım bir noktada elimden kayıyor ve gidiyor hissi baki. yapmam gereken çoğu işi yapamadım. ama bu his olmadan da yaşanmıyor sanırım. yaşamak için bazı şeylerin durması gerekiyor. bir noktada fazla kalınınca ya batılıyor ya yoğunlaşılıyor. yoğunlaşma taraftarıyım.
haftasonu da kusarak geçti, iyi oldu. hastanenin acili kırmızı bölge, sarı bölge ve yeşil bölge diye ayrılmıştı. yeşil bölgeye en hafif vakalar geliyor. sarı bölge kısmında havada bir ağırlık ve ciddiyet oluyormuş. kırmızı bölge ise en ciddi vakalar, kapının ardını görmek mümkün değil.
bir koğuşta serum yerken, koğuştaki diğer hastalarla birlikte bir kader birliği hissine girebiliyor insan hafif kafası iyiyken hastalıktan. koğuş sisteminin özellikle çok ziyaretçisi olmayan hastalar için iyi olabileceğini düşündüm o an. hiç de iyi görünmezdi bana öncesinde halbuki.
hatta - ne veriliyorsa artık o an - kafası iyi olup boş boş benim olduğum yöne uzun uzun bakan bir adam vardı. tuhaf bir his. bakıyor ama görmüyor insanların, uyuyanların, geçmiş olsun diyen amcaların ve de geveze koğuş komşularının olduğu bir ortam. hastane sevimli bir yer değil ama, hayati bir durumum yok sonuçta ve böyle karma bir yerde ne kadar uzun süredir vakit geçirmediğimi hatırlıyorum orada yarı uyur haldeyken. yanımda bir adam deli gibi horluyor. horlamalar arasında farklar var ve horlamadan karakter tahlili yaparak zaman geçirmek mümkün. yaşlı çiftler var iki yatakta. bir tanesi geçmiş olsun kızım diyor giderken. hoşuma gidiyor.
insan korkuları, zorunlulukları ve meşguliyetleriyle nasıl da tek tip bir yaşama girebiliyor, girmemek lazım, dışarıyı biraz zorlamak lazım.
30 Ocak 2014 Perşembe
soğuk-sıcak
dışarıda hava çok soğuk. kendime çaylar demleyemiyorum. kahve alırsam ancak uyanacağım. uyanınca bir yazı yazacağım. umarım yazacağım. belki yazacağım. gözlerimi kapasam.
uyku boğazımdan aşağı doğru tatlı tatlı kayıyor. eğer başarabilirse karnıma oturacak, orada semirecek, büyüyecek, beni ele geçirecek. bugünün bitmesine saatler var. o saatlerin bitmemesi gerekiyor bir yandan. uykunun kazanmaması. uykunun maması, ması, ması, ması..........
uyku boğazımdan aşağı doğru tatlı tatlı kayıyor. eğer başarabilirse karnıma oturacak, orada semirecek, büyüyecek, beni ele geçirecek. bugünün bitmesine saatler var. o saatlerin bitmemesi gerekiyor bir yandan. uykunun kazanmaması. uykunun maması, ması, ması, ması..........
28 Ocak 2014 Salı
çıkış yolu
bazen çok hareketli olabiliriz. hareketli olduğumuz zaman ise uğradığımız noktalarda çok durmayız, belki havayı çok içimize çekmeyiz. zamanla bağlantılıdır bir noktanın içerisinde ne kadar derine indiğimiz ya da battığımız.
düzen zaman zaman katılık getirir, zaman zaman da derinlik. bir şeyin derinliğinin en ferahlatıcı taraflarını yaşarken, başka bir şeyin derinliğinin klostrofobisini yaşıyorum. başka bir iş yapmak istiyorum. bu kadar insanlı olmasın istiyorum. ve bir hayal olarak, bir zorunluluk olmaksızın kendim üretebilmek istiyorum.
hepsi benim elimde güya. ama değil bir yandan da.
bir yandan genişliyor ve uçuşkanlaşıyorum da. böylesi bir mitoloji içerisindeyim. hoşuma gidiyor. korkuyorum. hoşuma gidiyor. ürperebilmeyle korkunun bir ilişkisi var. tüylerin diken diken olmasıyla da nefesin.
bir gün büyük bir nefes alacağım. kocaman olacak. öylesi bir nefes beni dağıtacak, fazlalıklarımı alacak. sadeleşeceğim. karşımda bir manzara olacak. yükseklerde olacağım. o günü bekliyorum. mümkün olduğunu biliyorum. mümkün olmasaydı, yaşayamazdım.
düzen zaman zaman katılık getirir, zaman zaman da derinlik. bir şeyin derinliğinin en ferahlatıcı taraflarını yaşarken, başka bir şeyin derinliğinin klostrofobisini yaşıyorum. başka bir iş yapmak istiyorum. bu kadar insanlı olmasın istiyorum. ve bir hayal olarak, bir zorunluluk olmaksızın kendim üretebilmek istiyorum.
hepsi benim elimde güya. ama değil bir yandan da.
bir yandan genişliyor ve uçuşkanlaşıyorum da. böylesi bir mitoloji içerisindeyim. hoşuma gidiyor. korkuyorum. hoşuma gidiyor. ürperebilmeyle korkunun bir ilişkisi var. tüylerin diken diken olmasıyla da nefesin.
bir gün büyük bir nefes alacağım. kocaman olacak. öylesi bir nefes beni dağıtacak, fazlalıklarımı alacak. sadeleşeceğim. karşımda bir manzara olacak. yükseklerde olacağım. o günü bekliyorum. mümkün olduğunu biliyorum. mümkün olmasaydı, yaşayamazdım.
23 Ocak 2014 Perşembe
iki nefes
iki nefes arasında bulduğum aralıkta başka bir yerde olmayı hayal ettim. bu mavi ışıklar, geceleri vaadhoo adasının sahiline vuran planktonlardan çıkıyor. mesela o sahilde yürünebilir ve fonda stars of the lid'den even if you're never awake çalıyor olabilir.
böylesi anların hayali, mümkün olduklarına dair inancımı pekiştiriyor. böylesi iddiasız, ama gecenin gökyüzüne çok uygun müzikler de. bir gün olur belki, gidilir. her şey yavaşlar, yavaşlar, durma noktasına gelir. iki nefesin arasında yıllar olur. öylesi sakinleşiriz. genişleriz. kendimizi unuturuz azıcık. bir ihtimal olduğunu düşünmek bile güzel. 20 Ocak 2014 Pazartesi
gündem
tek bir gündemim var, o da: YETİŞEMEMEK.
günler 32 saat olsun talebimin işleme alınması ricası ile.
günler 32 saat olsun talebimin işleme alınması ricası ile.
10 Ocak 2014 Cuma
incoming bunalım
zamanı küçük parçalara bölüyoruz da, gelen işler bazen büyük geliyor.
ne demiştik vakti zamanında? her ortamda ve her daim kırmızı neonla "exit" yazan kapıyı arayageldik. ama artık kapısız penceresiz odalara hapsolmanın vakti geldi diye.
iş hayatında yükselmeyi, kariyeri ve kariyerlilerin gündelik akışını hep insanla dolu, zamanın bir takvim kıvamında yaşandığı, içe bakışın belirsiz bir tarihe ötelendiği bir yaşayış gibi hayal etmişimdir hep. bu resimde olmayı da korkutucu, soğuk, yabancılaştırıcı bulageldim.
öyle bir adım atacağımdan ya da ona yakın olduğumdan değil ama, işteki yükümlülükler artınca, insanlar ve toplantılar diye bir gündem olunca, tuhaf bir şekilde, aslında gerçekliğe o kadar da değmeyen korkularım tetikleniyor. istemediğim bir yaşama doğru savruluyormuşum gibi geliyor. işleri küçük küçük hallettikçe, sürekli yenisi gelecek ve bu böyle gidecek hissi boğuyor.
aslında bu "başarılı" ve "yükselmiş" insanlarda gördüğüm iradeden bende bulunmuyor. zamanı uzun soluklu algılayan, gelecekteki kendini hayal eden bir kişinin iradesi. o irade olmayınca da basamak atlamak için işlevsel olabilecek herhangi bir mevzu ile ilgili, bilinçli bir şekilde inisiyatif almıyor insan.
istiyorum ki hiç çalışmayayım, okuyayım, yazayım, şule gürbüz ağırlığında düşüneyim, bazen hızlanayım, yuvarlanayım, gezeyim ve bir iktidara tabi olmadan bir şeyler üreteyim. ve asıl, puslu dünyada kaybolayım, sisler arasında bir takım ezgiler duyayım, onların peşine takılayım, kendimi karanlıklarda, aydınlıklarda hayal edeyim, ilişkiler üzerine düşüneyim, hayranlıklar edineyim, jüpiter'in çizgilerine bakayım, battlestar galactica izleyeyim, kırlarda yürüyüşlere çıkayım, woolf'u taklit edeyim, günlükler tutayım, rüya göreyim.
ve durum böyle değil corc, eldekinin değerini bil bebeğim. lakin, bu da bir vizyonsuzluk, geniş resmi görememe gibi geliyor. yapılabilecek şeyler, her zaman olmasa da bazen var, çıkış mümkün, seçenek yaratılabilir vs. amma bunun içinde de bir irade, bunun içinde bir vazgeçiş var.
ne demiştik vakti zamanında? her ortamda ve her daim kırmızı neonla "exit" yazan kapıyı arayageldik. ama artık kapısız penceresiz odalara hapsolmanın vakti geldi diye.
iş hayatında yükselmeyi, kariyeri ve kariyerlilerin gündelik akışını hep insanla dolu, zamanın bir takvim kıvamında yaşandığı, içe bakışın belirsiz bir tarihe ötelendiği bir yaşayış gibi hayal etmişimdir hep. bu resimde olmayı da korkutucu, soğuk, yabancılaştırıcı bulageldim.
öyle bir adım atacağımdan ya da ona yakın olduğumdan değil ama, işteki yükümlülükler artınca, insanlar ve toplantılar diye bir gündem olunca, tuhaf bir şekilde, aslında gerçekliğe o kadar da değmeyen korkularım tetikleniyor. istemediğim bir yaşama doğru savruluyormuşum gibi geliyor. işleri küçük küçük hallettikçe, sürekli yenisi gelecek ve bu böyle gidecek hissi boğuyor.
aslında bu "başarılı" ve "yükselmiş" insanlarda gördüğüm iradeden bende bulunmuyor. zamanı uzun soluklu algılayan, gelecekteki kendini hayal eden bir kişinin iradesi. o irade olmayınca da basamak atlamak için işlevsel olabilecek herhangi bir mevzu ile ilgili, bilinçli bir şekilde inisiyatif almıyor insan.
istiyorum ki hiç çalışmayayım, okuyayım, yazayım, şule gürbüz ağırlığında düşüneyim, bazen hızlanayım, yuvarlanayım, gezeyim ve bir iktidara tabi olmadan bir şeyler üreteyim. ve asıl, puslu dünyada kaybolayım, sisler arasında bir takım ezgiler duyayım, onların peşine takılayım, kendimi karanlıklarda, aydınlıklarda hayal edeyim, ilişkiler üzerine düşüneyim, hayranlıklar edineyim, jüpiter'in çizgilerine bakayım, battlestar galactica izleyeyim, kırlarda yürüyüşlere çıkayım, woolf'u taklit edeyim, günlükler tutayım, rüya göreyim.
ve durum böyle değil corc, eldekinin değerini bil bebeğim. lakin, bu da bir vizyonsuzluk, geniş resmi görememe gibi geliyor. yapılabilecek şeyler, her zaman olmasa da bazen var, çıkış mümkün, seçenek yaratılabilir vs. amma bunun içinde de bir irade, bunun içinde bir vazgeçiş var.
9 Ocak 2014 Perşembe
haftalık
yine bu aralar haftalık programlar yapıyorum hayatımda. eskiden ay sonunu beklerdim, şimdi haftasonunu bekliyorum. sanki uzun uzun yıllarım ve daha nice yaşlarım olmayacakmışçasına, bu haftayı azıcık donatalım diyorum. küçültüyorum, ufaltıyorum. zamanı böylesi parçalamak, küçük birimler olarak ele almak iyi geliyor ruh sağlığına.
3 Ocak 2014 Cuma
bilge
gerçekten bilge olmak isterdim. coşkular olsun, ama üzüntüler dramayla karışmasın, asla yapışmalar olmasın, bağımlılıklardan teker teker arınılsın isterdim. bunun ismi varoluşunun sorumluluğunu almak mıdır, bilmiyorum. varoluşçu bir pencereden bakmayıp ne nasıl görülür, bunun haritasını çıkarabilmek de isterdim. varoluşçulukta bahsedilen otantik yaşamın o belirli şekillerine o kadar inanmıyorum mesela, ama parçalılıkla barışık olunup sorumluluktan ne ölçüde bahsedilebilir, bu konuya da kafa yormak isterdim. ayrıca şimdi bu yazıdakiler gibi yalnızca kendimin anlayacağı zırvaları yazmamak isterdim.
ihtimal
mesela geçen gün bir arkadaşımın karnı ağrıdı. hastalıktan değil, güveninin sarsılmasından dolayıydı bu karın ağrısı. ne kadar zor açılmak, ne kadar zor tekrar kapanmak diye düşündüm. kendimizi yavaş yavaş rahatlatıyoruz ve bir tehditte duvarlar hop yeniden örülüyor. duvarı örmek ve bozmaktan müteşekkil bir gidişat. ama drama da olmayabilir belki bunda o kadar. hepimiz öğreniyoruzdur belki falan filan. yargıları kırmak, kendini bilebilmek, çevreden gelen tehdit algısını kırmak için bir fırsattır, azıcık polyanna olunabilir, sanki belki, kimbilir. kolay değil, ama bir ihtimal.
bir de kahvaltı yapmak güzel. bazen vapurla işe gitmek de güzel. bir suskunluk çöktü üzerime ama sorun değil, olmamalı. eski olan flulaştı, bu da sorun olmamalı.
yılbaşı ağır geçti. balicilere empati kurdum. böyle balici bir akşamım da olmadı demem. olaylar olayları kovaladı. ama görüldü ki insanın olduğu yerin, hele bir de ağır kafalarla birleştiğinde, aksiyonsuz olması imkansız. bazı gecelerde kafana bir ütü düşer ve sabahına zonklayan bir kafayla uyanırsın. hayatlarımız çeviri kokar.
evet her hikaye muhteşem bir neden-sonuç örgüsü oluşturmasını istediğimiz, kişisel gelişim anlatısıyla şekillenen hayatımızda anlamlı bir noktaya denk gelmiyor. yine de gelsin istiyoruz. bir kurtuluş, arınma ya da dönüşüm istiyoruz "bu olanların" akabinde. nitekim bazen oluyor, bazen olmuyor.
velhasıl, yazdıklarımdan sıkıldım.
bir de kahvaltı yapmak güzel. bazen vapurla işe gitmek de güzel. bir suskunluk çöktü üzerime ama sorun değil, olmamalı. eski olan flulaştı, bu da sorun olmamalı.
yılbaşı ağır geçti. balicilere empati kurdum. böyle balici bir akşamım da olmadı demem. olaylar olayları kovaladı. ama görüldü ki insanın olduğu yerin, hele bir de ağır kafalarla birleştiğinde, aksiyonsuz olması imkansız. bazı gecelerde kafana bir ütü düşer ve sabahına zonklayan bir kafayla uyanırsın. hayatlarımız çeviri kokar.
evet her hikaye muhteşem bir neden-sonuç örgüsü oluşturmasını istediğimiz, kişisel gelişim anlatısıyla şekillenen hayatımızda anlamlı bir noktaya denk gelmiyor. yine de gelsin istiyoruz. bir kurtuluş, arınma ya da dönüşüm istiyoruz "bu olanların" akabinde. nitekim bazen oluyor, bazen olmuyor.
velhasıl, yazdıklarımdan sıkıldım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

