31 Ekim 2010 Pazar

mis.

arandel.. kimliksizligiyle burial'a, bazi anlardaki akiskanligiyla yagya'ya yakinsiyor, bir takim zamanlarda 2000'ler basi idm-tekno arasi denemeleri andiriyor. hatta d 9'da ben frost-radianvari bir vurus bile mevcut. bir suru benzetme yapilabilir, cok cok farkli uclarda da dolanmiyor album. ama karnimizi doyuruyor mu, evet doyuruyor. ozlemisim boylesini.

28 Ekim 2010 Perşembe

alternatif rapunzel

sonra rapunzele sormuslar neden saclarini kestirdin diye?
tepeme cikmasinlar diye demis.
ooooyk.

uyumadan once boyle sacmalik gelir mi insanin aklina.

andimiz

bir haberde bir ilkogretim ogrencisi sunu yapti, bunu yapti sonrasinda `andimizi` okudu diyor ve ben yeni fark ediyorum. bu kelime 1. cogulda kullanilmasi zorunlu olan bir kelime. andimiz yani, kufretmek istesen mesela, andimizin agzina sicayim demek, boyle sulaleye kufretmissin gibi bir his geliyor.

dunya acayip sey dostlar. bu ceviriden fenalik gelmesi de.

23 Ekim 2010 Cumartesi

authentic

that it seems like my own voice is broken. and within voices which are replicas to each other, it is hard to distinguish which one is the other (and which is mine).

AH! I need to wish, wish I needed.
"wanting."

22 Ekim 2010 Cuma

road signs

bu projenin ismi non sign 2 imis. kitsune noir'da gordum. amerika kanada sinirinin yol isaretleri, reklam panolariyla dolu olmasina karsilik ekip boyle bir tabela yaratmis.  [yokluk] hosuma gitti.

19 Ekim 2010 Salı

örtü

gece iyiyse örtmek için, gündüz korkutuyor. amaçlara uygun olduğundan belki, amaçsızlığa çok iyi gelmiyor gündüz. aradalığa da. ancak ışıkların sönmesini beklemek lazım iki kutuplu düşünmemek için. bir amaç uçtu elden bugün, 3 aylık plan program (ki yeterliydi, yıla vurulması gerekmiyordu) uçtu gitti. emek çöktü. şaşkınlık baki kaldı. kızılamadı, üzülünmedi de. öyle kaldı işte. salladım aslında da. da da da. önemsemiyorum aslında da. öyle küçük bir şeyler yapma, küçük değişiklikler, bir takım düzenler, bir takım düzensizlikler düşünmüştüm. belki çöken bilgisayara bir çözüm. kimseye açıklama yapmayacak kadar küçük bir yaşam. sonra her şey durulduğunda biraz yazmaya odak. arada sinemaya, bir şeye kaçabilecek kadar para. şimdi biraz fark ediyorum. hani emek olmasa arada, saatler olmasa iyi hoş. ama kötü oldu.

16 Ekim 2010 Cumartesi

bakılacak, dinlenecek



















bakılacakta bu var:petros efstathiadis, series.

dinlenecekte bu: asfandyar khan'ın kışı haber veren albümü: snow makes things perfect. hatta suradan ucretsiz indirilebilir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

susanne 2

günlerimi meşgul eden albümden bir şarkı. grooveshark'ta yasaklıların arasına girdiğinden, ancak dns ve püsür gibi şeyler yapabildikten sonra çalınabilmekte ancak. ama buraya da eklemem lazımdı, yayılmacı bir politika izliyorum.

10 Ekim 2010 Pazar

susanne sundfør

ah hanne hukkelberg gibi. o zamanları hatırlatıyor biraz. nasıl güzel gelmelik kulağa şu havada. black widow ve lilith arası gidip geliyorum. dinlemekten ilerleyemiyorum. ilerleyince de bu sefer oralarda biraz duraklayıp oyalanıyorum. kışın geliyor olmasına seviniyorum. bir sebebim oldu gelen soğuk günleri beklemek için.

"waiting for a bullet, I feel so alive"

4 Ekim 2010 Pazartesi

benoit effect

şu anda çevirdiğim makaledeki "reality effect" misali bir benoit effect var. sanki bir anda duvarları kaldırıyor, bir kulaktan his alınıp, diğer kulaktan veriliyor kendisiyle. ve her albümde bu etkiyi nasıl oluşturuyor bir türlü çözemedim.

benoit ile ilişkilendirebileceğimiz bazı nesneler ve sahneler var:
mesela paloroid fotoğraf.
mesela güneşin batması.
mesela güneş batarken yapılan yolculuk.
mesela bisiklete binmek.
mesela st.louis'te metroya bindiğim o gün: sanki kulaklığı çıkartırsam dağılacakmışım gibi, bu sefer de tutan, devamlılık hissi veren bir tını işlevi görmüştü.

sevgili benoit, genç benoit. belki bir miktar nick drake, belki uzaklardan bir syd barrett, daha yakından elliot smith var sende. bazen de windy& carl'daki gibi bir akışkanlık ve grouper'deki pus. bir de sendelik var müziğinde işte bu sahneleri, nesneleri akla getiren. henüz tam çözemedim ne olduğunu. sarı renkle ilişkisini kuruyorum ama henüz doğru kelimeyi bulamadım. (ve ne ilginc simdi album kapağına bakarken o sarının karşıma çıkması)

zincirlikuyu

yarın gideceğiz bakalım. dün konuşuyorduk c. ile, 1 yıl geçmiş olması ve bunun üzerine, kendimize ve zamana isyan edercesine, aslında biraz da, nasıl olur da 1 yıl geçmesine izin verilir, veririz? gibi bir soruydu belki de bizimkisi.

bunun dışında bilgisayarım patladı. (burası bir süredir bi günlük formatı aldı, daha tematik-sıkıntılarla ilerliyordu halbuki neyse.) sonra en son bir pcyi yıllar önce açmış olan ben laptop açma işine giriştim ve elbette laptopın küçük bir parçasının kopması, bir vidanın yalama olması gibi sonuçları oldu. elektronik vb. aletlere karşı nereden edinildiği belirsiz bir özgüven mevcut burda, her türlü küçük problemi halledebileceğime dair bir hissiyat , kaynağı belirsiz. neyse en azından ilk önce registry i silip bilgisayarı biraz oh'lattık (ben ve ben) sonra debugger çalıştırdık, mavi ekranımızın sebebini öğrendik, her ne kadar trilyon tane şeyden kaynaklanmış olabileceğini görsek de, hiç olmazsa az derece zafer hissini tatmin etmemizi sağladı. özgüven diyince de dilin ben'den biz'e doğru kayıyor olması da manidar.

sabahları bonobo, yeni albüm hoş esintiler kaynağı.

1 Ekim 2010 Cuma

düz kafa

en nihayetinde şehr-i istanbul ve bilimum müziklerimize döndük. izmir'den uçağa biniyoruz, sabiha gökçen'de inince bir havada gri, binada gri, betonda gri ile karşılaşınca, buna iett şöförünün hayata küşmüşlüğü ve bu sebeple otobüsü geç kaldırışı eklenince insan hayıflanıyor tabii döndüğüne.

yeni albümler serisinin peşine hemen takıldık. I'm not a gun, benoit pioulard, m. ostermeier ve bonobo'nun yeni tınılarını değerlendirme fırsatı bulduk. hiçbirisi hayal kırıklığı değildi, bir de üstüne ostermeier hiç fena değildi. ama rateyourmusic te bunların hepsine yine 4 yıldız dizeceğim yine. 3,5 altındaki albümleri oylamaya değer görmüyorum, e öyle olunca öyle oluyor.

bunun dışında hafif akşamdan kalmadık, yorgunluk ve sonunda çeviri yaparken bir cümleyi otuz kere okumak olunca, haliyle insan pek kafasız hissediyor kendini.

neyse. kendimi teselli ediyorum E3kiel ile bir de bir iki filmekimi oldu mu bir bluz bir hırkaya talim olduk mu ekim ayı guzeldır.

bu da çok düz bir post oldu, aynı kafam gibi.

ha bir de çok efektif çeviri yapıyomuşum gibi eski bloguma baktım biraz. bir ara gidip gelmişim hakikaten, hatlar bayağı karışıkmış, ama bana öyle geliyor ki her hal şu çeviriyi 392892834 kere okumamdan daha iyidir.

3 ekim

tarih karmaşasına bir son vermek lazım diy miy.