olanlar o kadar boğucu ki, yazmak bile zorlaştı. en son okyanus ötesi bir savcının girişimleriyle biraz mutlu olabildik belki. onun dışında çalıştığım yerin yakınında patlayan bombalar, doğduğum şehirde patlayan bombalar, meşrulaştırılmaya çalışılan bir savaş vardı. bu noktada engin geçtan'ın röportajı iyi geldi. bazı acılarımızın fabrikasyon olduğuna inanıyorum diyordu. ama daha da ötesi kendimizi iyi tutmalıyız, daha daha ötesi yargılamamalıyız.
bu yargılamamalıyız, lafı kadar pop bir laf yok. ama biraz olsun bunun neye denk gelebileceği anlaşıldığında yepyeni bir dünya açılıyor insanın önünde. yargılama eyleminin aslında kendilik sorumluluğunu devretmek için yapılan bir eylem de olabildiği hatırlandığında özellikle.
neyse özetle bir yandan da nedensiz hissedebildiğim suçluluk duygusuyla haşır neşir olduğum bir dönemdeyim. onay bekleyen, benimle ancak kendi istediği şekilde iletişim kuran, bağımlı kişiliğini pekiştirecek şeyleri benden talep eden insanlarla da mesafelenmeye çalışıyorum.
bazılarına gündelik şekilde maruz kaldığım için o mesafeyi koymak zor oluyor. mesafe koymaya çalıştığımda da bana geriye kalan suçluluk oluyor. halbuki onay arayıcıya onayla, bağımlı ilişki kurana o kısmını tatmin ederek cevap verdiğimde ben boğuluyorum. bunun bir dengesini kurmak ve aslında bu kadar da sallamamak gerekiyor. bu sallamama mevzularında yeteri kadar iyi değilim.
ama o da olacak umarım. bakalım.
24 Mart 2016 Perşembe
5 Mart 2016 Cumartesi
proje
yeni bir projeye başlayıp pirinç ayıklar gibi eski yazılarımı ayıklamayı, sonra da onlarla pilav yapmayı düşünüyorum. sanırım yazı yazmayı düşlerken karnımın acıktığını fark ediyorum. kelimelerim yenecek kıvamda olsunlar.
burgazada'dayken (ya da burgaz adası) hayatın benim aksime değil, benim ilerlediğim yönde aktığı bir senaryonun ihtimali beliriyor. bu mutfakta yemek yapasım, bu evde okuyasım geliyor. denizden rüzgar esiyor; iki kedi var. doğaya yakınlık, bu yakınlığın uyandırdığı kurtuluş ihtimali, bu ihtimalden doğan romantik anlatılar. bunlardan da vazgeçesim yok belli ki, döndürüp döndürüp duruyorum. pilavım demleniyor.
şimdi bu projeyle havayı büküp bükemeyeceğimi anlayacağım. belki her gün 10 dakika ayırsam - alışmış kudurmuştan beter olsa da - olacak bu iş. iç ses: ben zamanla birlikte ileri doğru yüzüyor, akıntıyla ilerliyorum.
zira bu son ayın teması kabul edilebileceğim düşüncesiydi:
-sosyal açıdan belirlenen norma adapte olmama gerek yok (ve kalbinde derin bir sosyal yara yatıyor dedi kadın)
-iş başarısı için sahip olmam gereken sosyal kelebeklik oranını tutturmama gerek yok (ve kendini her şeyden soyutlamaya çalışıyorsun, bunun sonu sedef hastalığına varabilir dedi kadın)
müzik gibi anlatıları da daha çok sevdiğimi fark ediyorumdur belki de. örneğin thomas bernhard, örneğin tekrar eden cümleler, örneğin obsesyonun anlatıdaki yansımaları (eğer gözün düzelsin istiyorsan, mükemmelliyetçiliğini bir kenara bırak dedi kadın. )
işte böyle böyle -teyzemler geldi, iki gün kaldılar, hepsinin de problemi baktığında aslında varoluşsal demişti teyzem, sahi kimdi onlar? -
böyle birkaç gün akıp gidiyor da, sonra o zamanın içinden birkaç cümle öne çıkıyor, akılda kalıyor. cümlelerin güzel olabilmesi için onları duyacak insanlara ihtiyacı var.
eğer gerçekten ben buradan değilsem, işte ancak o zaman her şey yolunda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)