29 Aralık 2012 Cumartesi
25 Aralık 2012 Salı
su samuru
su samurları uyurken sürüklenmemek/ birbirlerini kaybetmemek için zaman zaman el ele tutuşurmuş. bu da günün tatlı bilgisi.
23 Aralık 2012 Pazar
uykudan uyanınca
insan uykudan uyanınca ne kadar çıplak, şaşkın ve paralel evren.
rüyamda: bir yıldız kayıyor, çok parlak, büyük. ve ben daha dileğimi tutamadan, aslında bir göktaşıymış o sanki ve yere düşüyor. korku filmi izlerken yaptığım üzere kulaklarımı kapıyorum. o yıldız gerçekten yere düştü mü, yoksa bir göktaşı mıydı (bilimsel olarak evet, tamam:) geldiğini sandığım sesler ve o uzakta gördüğüm hafif toz bulutu havai fişeklerden mi, anlayamıyorum. balkondayım, gökyüzü çok güzel, yıldızlar parlak. ve düşeceği korkusuyla -belki de o anda gerçekleştiğine de tanık olduğum- son dileğim, yaşayalım, mutlu olalım oluyor. böyle dilek olur mu?
ve işte sonra deprem oluyor hissiyle uyanıyor insan. bir süre o kadar emin ki, sözlükten gerçekten deprem olmuş mu diye bakıyor. ve hala karnında o hisle, belki yardımcı olur diye bir ekrana yazıyor rüyasını.
bari sigara içelim konulu klasik rüya sonrası aktivitesini gerçekleştirirken düşünüyor: güven hissini, güvenlik duygusunu tesis etmek şu koccca dünyada gerçekten zor. ve eğer mevzu onu biraz edinebilmekse eğer bugüne kadar sanki çok başarılı olamamışım bu konuda. evden dışarı çıkıp bir miktar güvenlik hissi satın alıp geri dönmek gerekiyor çünkü. dış dünyaya öyle açılmak, orada halletmek, bir miktar takılmak ve geri dönmek. açılmak, yayılmak, alanları genişletmek.
belki bugüne kadar dikkatimi yanlış yere yöneltmiştim insanlara odaklanarak. belki insanlararası dünyada değildir o güvenlik hissi. belki gerçekten de dış dünyanın ortasında öylece durmak, bu rüyalarını anlatamadığın, asla anlatamayacağın insanlarla da olarak, birlikte dış dünya şekillendirmecilik oyununu hakkını vererek oynamak gerekiyor. tanıyıp görmek için, biraz yolculuk yapmış olmak için.
insanın, en büyük kendim! diye bağırması gerekiyor belki. ve hatta gelinebilecek en uç nokta, evsiz, barksız, statüsüz bir konumda o güvenlik hissini tesis etmektir, dünya evim demektir belki kimbilir (who knows-ve daimi şebek olmak). ve ölüm farklı aşamalarda karşısına çıktığında, kaybetmek istemediği insanları kaybettikten bir süre sonra onlarla geçirdiği günlerin, beraber çektirdiği fotoğrafların hesabını tutmayacak gönül ferahlığında olmak.
yapışmamak gerekiyor gerçekten detaylara. bu o kadar zor ki. hiçbir fikre, hiçbir ideal mutluluk tablosuna yapışmamak. canlılık o anda o tablonun içerisinden çekiliyor çünkü. işte böyle esnek olabilmeli bünye. az biraz denenebilir böylesi. kendi genişliğini keşfetmek fena olmayabilir. korkusuz olmayı denemek. yargıda ketum, affedicilikte geniş olmak.
hala dünyadaki evimi kuramadım, olan bu. bunları düşündürten de. insan, mutluluk, belki, sanki, kimbilir gibi kelimelerin kullanıldığı semi-dramatik bir yazı oldu şimdi, ama gecenin üçünde, bir aile evindeki yatakta sırf sağ elini iki dizinin arasına alarak yattı diye uykudan uyandırtacak bir rüya gören insanın kusuruna bakılmamalı bence. (bu bilim şeysi de bazen çok banal) hele ki birileri zamanında ona, senin rüyaların çıkar demişken. istirham ederim.
rüyamda: bir yıldız kayıyor, çok parlak, büyük. ve ben daha dileğimi tutamadan, aslında bir göktaşıymış o sanki ve yere düşüyor. korku filmi izlerken yaptığım üzere kulaklarımı kapıyorum. o yıldız gerçekten yere düştü mü, yoksa bir göktaşı mıydı (bilimsel olarak evet, tamam:) geldiğini sandığım sesler ve o uzakta gördüğüm hafif toz bulutu havai fişeklerden mi, anlayamıyorum. balkondayım, gökyüzü çok güzel, yıldızlar parlak. ve düşeceği korkusuyla -belki de o anda gerçekleştiğine de tanık olduğum- son dileğim, yaşayalım, mutlu olalım oluyor. böyle dilek olur mu?
ve işte sonra deprem oluyor hissiyle uyanıyor insan. bir süre o kadar emin ki, sözlükten gerçekten deprem olmuş mu diye bakıyor. ve hala karnında o hisle, belki yardımcı olur diye bir ekrana yazıyor rüyasını.
bari sigara içelim konulu klasik rüya sonrası aktivitesini gerçekleştirirken düşünüyor: güven hissini, güvenlik duygusunu tesis etmek şu koccca dünyada gerçekten zor. ve eğer mevzu onu biraz edinebilmekse eğer bugüne kadar sanki çok başarılı olamamışım bu konuda. evden dışarı çıkıp bir miktar güvenlik hissi satın alıp geri dönmek gerekiyor çünkü. dış dünyaya öyle açılmak, orada halletmek, bir miktar takılmak ve geri dönmek. açılmak, yayılmak, alanları genişletmek.
belki bugüne kadar dikkatimi yanlış yere yöneltmiştim insanlara odaklanarak. belki insanlararası dünyada değildir o güvenlik hissi. belki gerçekten de dış dünyanın ortasında öylece durmak, bu rüyalarını anlatamadığın, asla anlatamayacağın insanlarla da olarak, birlikte dış dünya şekillendirmecilik oyununu hakkını vererek oynamak gerekiyor. tanıyıp görmek için, biraz yolculuk yapmış olmak için.
insanın, en büyük kendim! diye bağırması gerekiyor belki. ve hatta gelinebilecek en uç nokta, evsiz, barksız, statüsüz bir konumda o güvenlik hissini tesis etmektir, dünya evim demektir belki kimbilir (who knows-ve daimi şebek olmak). ve ölüm farklı aşamalarda karşısına çıktığında, kaybetmek istemediği insanları kaybettikten bir süre sonra onlarla geçirdiği günlerin, beraber çektirdiği fotoğrafların hesabını tutmayacak gönül ferahlığında olmak.
yapışmamak gerekiyor gerçekten detaylara. bu o kadar zor ki. hiçbir fikre, hiçbir ideal mutluluk tablosuna yapışmamak. canlılık o anda o tablonun içerisinden çekiliyor çünkü. işte böyle esnek olabilmeli bünye. az biraz denenebilir böylesi. kendi genişliğini keşfetmek fena olmayabilir. korkusuz olmayı denemek. yargıda ketum, affedicilikte geniş olmak.
hala dünyadaki evimi kuramadım, olan bu. bunları düşündürten de. insan, mutluluk, belki, sanki, kimbilir gibi kelimelerin kullanıldığı semi-dramatik bir yazı oldu şimdi, ama gecenin üçünde, bir aile evindeki yatakta sırf sağ elini iki dizinin arasına alarak yattı diye uykudan uyandırtacak bir rüya gören insanın kusuruna bakılmamalı bence. (bu bilim şeysi de bazen çok banal) hele ki birileri zamanında ona, senin rüyaların çıkar demişken. istirham ederim.
17 Aralık 2012 Pazartesi
blog sana da yazık be
kıyıda köşede kalmış ve asıl mevzuya odaklanıldığından dolayı dertleri görmezden gelinmiş insana söylenen söz: "sana da yazık be." aynısını ben de bu bloğa söylüyorum. havanın kesin etkisi var, kesin, net, eminim, sure, ok, bye. ve fekat cidden kaçasım var. bugün hafif klinik duruma geldi bu iç sıkıntısı. sanki ciğerlerimde bir tarımsal ilaç kullanımı, bir sinek ilaçlama. hani yapılacak iş olmasa anlayacağım, o da var. ama iç iç sıkıl sıkıl. nereye kadar? son 3 yıldır geçmesini bekliyoruz ama pek ilerleme gösteremedik bu konuda. n'apsak düldül? gölgemle kavga halindeyim. ben diyorum ki bu kasabayı terk edelim dostum. her yer olur. hatta durmayalım, ülkeyi terk edelim, ne dersin?
16 Aralık 2012 Pazar
intergalaktik otoban
yine eski intergalaktik otobandan devam. charlatan dinleyip (kaotik, tekrara dayalı, gergin, hayata küstüren cinsten müzik) iş yapamıyoruz. sanki bir üniversite havası. az sonra her şeyden kaçıp maddelere sarabileceğiz sanki. böyle "his"ler geliyor arada. keşke biraz da çocukluğa dönebilsek, ama yok aynı noktaya dönüp dönüp duruyoruz. (yaşasın biz dili)
bu dünyayı biraz daha tanımlarsak: aslında dünya değil burası neptün, puslu, renk: açık mavi, griye çalıyor. böyle 4. evle 10. evin kavgasının 7.'de sonlandığı, hay sizin toplumunuza cümlesini kurabilecek iddiada, sanki bireyle toplum birbirinden yağdan kıl çeker gibi ayrılabiliyormuş gibi. merhaba hayat dedi genç ben, yeni yatağından kalktı. errrrgen kafasııı.
ama bu sefer kendi kendime itiraf edip etmemekte kararsız kaldığım bir mevzuyu aldım, enine boyuna tarttım, parçalarına böldüm, birleştirdim. kafamı talan etmekten de biraz keyif aldım açıkçası. garip bir şeyin öcünü alır gibi. bu da yeni modamız. self-acımasızlık.
kafamızı böyle talan edip hasar görmeyeceğimizi düşündüğümüz yıllar da üniversite zamanlarında kalmıştı. (biz dili strikes back) ama kafa talan edilirken elbette bir hasar bırakıyor neşter. (fazla dramatik benzetmelerin yılları bunlar azizim)
bu kadar drama var. ama o kadar drama yok.
bence bütün bunlar yalan, özetle daha sempatik bir insan olmalı insan.
bu dünyayı biraz daha tanımlarsak: aslında dünya değil burası neptün, puslu, renk: açık mavi, griye çalıyor. böyle 4. evle 10. evin kavgasının 7.'de sonlandığı, hay sizin toplumunuza cümlesini kurabilecek iddiada, sanki bireyle toplum birbirinden yağdan kıl çeker gibi ayrılabiliyormuş gibi. merhaba hayat dedi genç ben, yeni yatağından kalktı. errrrgen kafasııı.
ama bu sefer kendi kendime itiraf edip etmemekte kararsız kaldığım bir mevzuyu aldım, enine boyuna tarttım, parçalarına böldüm, birleştirdim. kafamı talan etmekten de biraz keyif aldım açıkçası. garip bir şeyin öcünü alır gibi. bu da yeni modamız. self-acımasızlık.
kafamızı böyle talan edip hasar görmeyeceğimizi düşündüğümüz yıllar da üniversite zamanlarında kalmıştı. (biz dili strikes back) ama kafa talan edilirken elbette bir hasar bırakıyor neşter. (fazla dramatik benzetmelerin yılları bunlar azizim)
bu kadar drama var. ama o kadar drama yok.
bence bütün bunlar yalan, özetle daha sempatik bir insan olmalı insan.
15 Aralık 2012 Cumartesi
14 Aralık 2012 Cuma
bir cuma akşamı
rastladım kendime. size rastladığımı zannettiniz değil mi? hayır, ben rastlasam rastlasam ancak sokakta kendime rastlarım. ve bu cuma akşamı tahin ve pekmezin bana verdiği yetkiyle ve siz davetlilerin huzurunda çay içiyorum. (aka halimden konan anlar - kendime çaylar demliyorum) melankolinin göze batmadığı mevsim sonbaharsa, cuma akşamı dışarıda olmamanın göze batmadığı mevsim olan kışa hoşgeldiniz diyorum. yaşasın.
bu anlamsız neşe neden? otobüste akbil bastığım esmer kız, boyalı sarı saçlarının ona verdiği yetkiyle iki liramı iç etmesine rağmen(ve kendisine kamusal alanda vatandaşların olası etkileşimlerinde etik sorunsalı konulu söylevi vermekten vazgeçmeme rağmen), havanın çok soğuk olmasına ve saçlarımı kestirdiğim kuaförün (saç temalı bir gün) talep ettiği paranın içime oturmasına rağmen bu neşe niye? neden, tamamen oturma odasındaki (oturma odası varlığını salon'a borçlu, salon olmasa, sadece oturma odalı bir ev olmuyor sanırım, 2 oda 1 oturma odası gibi bir tabir duydunuz mu? duymadınız. ama işte ben o evde oturuyorum) sarı ışıkla aydınlanmış kanepenin altında saklı. evet neden, kanepenin altında.
böyle bir cuma günü. artık her yerde kendime rastlıyorum bu şehirde, ilginç oluyor. kapıda kalsam kime gidicem diye düşündüm bugün, cevabını bulamadım. içki bu kapağın altında.
olsun. herhangi bir yerdeki varoluşumuzu böyle göstergelere bakarak temellendirmek durumunda değiliz. ailemizin olduğu yerde yaşamamız gerekmiyor, arkadaşlarımız şehir dışında olabilir, evcil hayvanımız olmayabilir, ve biz tahin pekmez yiyor olabiliriz. aslında ev sınırlarında kalma konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa dahi, yalnızca çay ve soğuk marifetiyle inanılmaz evcimen gözükebiliriz. her şey mümkün.
mesela bu pozitif tutumumu sürdürüp hem 1 sunumu makaleye çevirsem hem iş hayatında daha para kazanır olsam hem de dünya yıkılsa umrumda olmasa ne güzel olur. bu bir motivasyon akşamı, boru değil, cuma akşamı. (allah aşkına biri söylesin, x bu, boru değil'i kim buldu ilk, nasıl böyle bir şey bulunabilir? deli misiniz, miler?)
bugün ayrıca n.'yi 21 aralık'ta kıyamet olmayacağına ikna etmeye çalıştım, başarılı oldum mu bilemiyorum. bugün ayrıca e.'ye kuzey&güney adlı güzide dizinin niye kötü bir senaryosu olduğunu örneklerle açıklamaya çalıştım, fulbright komisyonundan arayan kadına iki rüya arasında eğer bir manim yoksa yılbaşı resepsiyonlarına katılmaktan mutluluk duyacağımı bildirdim. neden iki rüya arasında böylesi bir resepsiyon fikri güzel geldi, anlam veremedim. bilinçaltım networking isteğiyle mi yanıp tutuşuyordu? bilinçli olduğum her durumda gitmeyeceğim bir resepsiyona bilinçsizliğimden yararlanarak beni göndermeye mi çalışıyordu? bilemiyorum.
bir de uykulu olan sesimin aslında çok sakin, yabancı insanlarla telefonda pek rahat konuşan, kriz yönetiminde başarılı, esnek çalışma saatlerine uygun ve office programlarını iyi kullanan bir ses intibaı verdiğini düşünmem manyaklık mıdır? bilemiyorum. keşke hep telefona uykulu sesim çıksa diye düşünmüyor değilim.
kuaför saç rengimi çok beğendi. boya olmadığına ayrıca şaşırdı. ve bu bütün kuaför deneyimimi değiştirme kudretine sahip bir beğeni oldu. saçım özenli ve yavaş kesildi, nasıl köpük kullanmam gerektiği üzerine çok önemli bilgiler verildi. oscar wilde'ın (galiba) dış görünüşün önemli olmadığını düşünen insanlar yüzeysel insanlardır sözüne hak vermemek elde değildi. ve işte beni en çok korkutan deneyimler listemin başlarında olan kuaför deneyimi böylelikle sonlandı. kuaförcü adam, bu gerekli bilgileri verip sonra 10 dakika kadar susmasıyla ve tekrar 2 dakika konuşup yine 10 dakika kadar susmasıyla takdirimi kazandı. buradan kuaförde gerekmedikçe konuşulmaması gerektiğini önemle belirtirim.
ayrıca saçım kesilirken yeğenini arayan bir kadın dükkanın kapısını aralayıp "yeğenim neslican'ı arıyorum, saçlarını burada kestirecekti"diyerek bir giriş yaptı. neslican nasıl bir isim olabilir? neden böyle şeyler yapıyorsunuz çocuklarınıza? ayrıca kuaföre gelince yeğenimizi arıyorsak eğer ilk vereceğimiz detay da saçıyla ilgili olmalı elbette, kadın da bunu yaptı: "kendisi küt saçlı bi kız."
tabii bütün gözler bir anda bana döndü. ben neslican olabilir miydim? aranan yeğen bulunmuş muydu? hayır ben değilim dedim, bir ara şüphelendim ama o değilmişim diye esprili bir bağlama cümlesi de eklemeyi ihmal etmedim. allahım daha iyi bir kuaför deneyimi olabilir mi? her şey mükemmeldi.
işte böyle. küçük şeylerden mutlu olmayı bilmek lazım azizim. anamın arkadaşı s. hanımın 3 yıl kadar önce belirttiği üzere "cerencim hayat öyle büyük başarılar falan değil, 50'sine gelince anlıyor insan, birlikteyiz, yemek yiyoruz, böyle küçük keyifler işte." hayat buysa, herkesi tahin & pekmez yemeye davet ediyorum.
yakında bülend arınc adlı bir başkarakterin olduğu yeni romanıma başlamayı düşünüyorum ayrıca. ilk bölümün başlığı hazır: hassas çocuk bülend. bir bildungsroman olacak. bülend'in ince hastalıkla geçen zor çocukluk yılları, üniversite için gittiği büyükşehirde yaşadığı zorluklar ve kadınlarla olan ilişkilerinde hassasiyetinden kaynaklanan hayalkırıklıkları ve mahcubiyeti, sonra bu hassasiyetin verime dönüştüğü, sanatçı kişiliğinin oluştuğu yıllara kadar uzanan bir yaşam öyküsü. eminim çok sükse yapacak.
işte böyle. tahin & pekmez co.
özetle:
dışarda çok ses var, içerde uzay
kendime çaylar demliyorum
bu anlamsız neşe neden? otobüste akbil bastığım esmer kız, boyalı sarı saçlarının ona verdiği yetkiyle iki liramı iç etmesine rağmen(ve kendisine kamusal alanda vatandaşların olası etkileşimlerinde etik sorunsalı konulu söylevi vermekten vazgeçmeme rağmen), havanın çok soğuk olmasına ve saçlarımı kestirdiğim kuaförün (saç temalı bir gün) talep ettiği paranın içime oturmasına rağmen bu neşe niye? neden, tamamen oturma odasındaki (oturma odası varlığını salon'a borçlu, salon olmasa, sadece oturma odalı bir ev olmuyor sanırım, 2 oda 1 oturma odası gibi bir tabir duydunuz mu? duymadınız. ama işte ben o evde oturuyorum) sarı ışıkla aydınlanmış kanepenin altında saklı. evet neden, kanepenin altında.
böyle bir cuma günü. artık her yerde kendime rastlıyorum bu şehirde, ilginç oluyor. kapıda kalsam kime gidicem diye düşündüm bugün, cevabını bulamadım. içki bu kapağın altında.
olsun. herhangi bir yerdeki varoluşumuzu böyle göstergelere bakarak temellendirmek durumunda değiliz. ailemizin olduğu yerde yaşamamız gerekmiyor, arkadaşlarımız şehir dışında olabilir, evcil hayvanımız olmayabilir, ve biz tahin pekmez yiyor olabiliriz. aslında ev sınırlarında kalma konusunda ciddi sıkıntılarımız olsa dahi, yalnızca çay ve soğuk marifetiyle inanılmaz evcimen gözükebiliriz. her şey mümkün.
mesela bu pozitif tutumumu sürdürüp hem 1 sunumu makaleye çevirsem hem iş hayatında daha para kazanır olsam hem de dünya yıkılsa umrumda olmasa ne güzel olur. bu bir motivasyon akşamı, boru değil, cuma akşamı. (allah aşkına biri söylesin, x bu, boru değil'i kim buldu ilk, nasıl böyle bir şey bulunabilir? deli misiniz, miler?)
bugün ayrıca n.'yi 21 aralık'ta kıyamet olmayacağına ikna etmeye çalıştım, başarılı oldum mu bilemiyorum. bugün ayrıca e.'ye kuzey&güney adlı güzide dizinin niye kötü bir senaryosu olduğunu örneklerle açıklamaya çalıştım, fulbright komisyonundan arayan kadına iki rüya arasında eğer bir manim yoksa yılbaşı resepsiyonlarına katılmaktan mutluluk duyacağımı bildirdim. neden iki rüya arasında böylesi bir resepsiyon fikri güzel geldi, anlam veremedim. bilinçaltım networking isteğiyle mi yanıp tutuşuyordu? bilinçli olduğum her durumda gitmeyeceğim bir resepsiyona bilinçsizliğimden yararlanarak beni göndermeye mi çalışıyordu? bilemiyorum.
bir de uykulu olan sesimin aslında çok sakin, yabancı insanlarla telefonda pek rahat konuşan, kriz yönetiminde başarılı, esnek çalışma saatlerine uygun ve office programlarını iyi kullanan bir ses intibaı verdiğini düşünmem manyaklık mıdır? bilemiyorum. keşke hep telefona uykulu sesim çıksa diye düşünmüyor değilim.
kuaför saç rengimi çok beğendi. boya olmadığına ayrıca şaşırdı. ve bu bütün kuaför deneyimimi değiştirme kudretine sahip bir beğeni oldu. saçım özenli ve yavaş kesildi, nasıl köpük kullanmam gerektiği üzerine çok önemli bilgiler verildi. oscar wilde'ın (galiba) dış görünüşün önemli olmadığını düşünen insanlar yüzeysel insanlardır sözüne hak vermemek elde değildi. ve işte beni en çok korkutan deneyimler listemin başlarında olan kuaför deneyimi böylelikle sonlandı. kuaförcü adam, bu gerekli bilgileri verip sonra 10 dakika kadar susmasıyla ve tekrar 2 dakika konuşup yine 10 dakika kadar susmasıyla takdirimi kazandı. buradan kuaförde gerekmedikçe konuşulmaması gerektiğini önemle belirtirim.
ayrıca saçım kesilirken yeğenini arayan bir kadın dükkanın kapısını aralayıp "yeğenim neslican'ı arıyorum, saçlarını burada kestirecekti"diyerek bir giriş yaptı. neslican nasıl bir isim olabilir? neden böyle şeyler yapıyorsunuz çocuklarınıza? ayrıca kuaföre gelince yeğenimizi arıyorsak eğer ilk vereceğimiz detay da saçıyla ilgili olmalı elbette, kadın da bunu yaptı: "kendisi küt saçlı bi kız."
tabii bütün gözler bir anda bana döndü. ben neslican olabilir miydim? aranan yeğen bulunmuş muydu? hayır ben değilim dedim, bir ara şüphelendim ama o değilmişim diye esprili bir bağlama cümlesi de eklemeyi ihmal etmedim. allahım daha iyi bir kuaför deneyimi olabilir mi? her şey mükemmeldi.
işte böyle. küçük şeylerden mutlu olmayı bilmek lazım azizim. anamın arkadaşı s. hanımın 3 yıl kadar önce belirttiği üzere "cerencim hayat öyle büyük başarılar falan değil, 50'sine gelince anlıyor insan, birlikteyiz, yemek yiyoruz, böyle küçük keyifler işte." hayat buysa, herkesi tahin & pekmez yemeye davet ediyorum.
yakında bülend arınc adlı bir başkarakterin olduğu yeni romanıma başlamayı düşünüyorum ayrıca. ilk bölümün başlığı hazır: hassas çocuk bülend. bir bildungsroman olacak. bülend'in ince hastalıkla geçen zor çocukluk yılları, üniversite için gittiği büyükşehirde yaşadığı zorluklar ve kadınlarla olan ilişkilerinde hassasiyetinden kaynaklanan hayalkırıklıkları ve mahcubiyeti, sonra bu hassasiyetin verime dönüştüğü, sanatçı kişiliğinin oluştuğu yıllara kadar uzanan bir yaşam öyküsü. eminim çok sükse yapacak.
işte böyle. tahin & pekmez co.
özetle:
dışarda çok ses var, içerde uzay
kendime çaylar demliyorum
12 Aralık 2012 Çarşamba
8 Aralık 2012 Cumartesi
ayın 7'si işe yarar mı kedisi
güzel bir şey oldu, sunum pek bir beğenildi, yayınlasana denildi. uzun zamandır'lar geldi akla.
budapeşte sokakları soğuk, budapeşteliler burunlarını çekmekteler, ve tekli gruplar halinde, eller cepte, boş sokaklarda yürümekteler.
budapeşte sokakları soğuk, budapeşteliler burunlarını çekmekteler, ve tekli gruplar halinde, eller cepte, boş sokaklarda yürümekteler.
5 Aralık 2012 Çarşamba
yok, olmuyor (günlük vol -666)
herhangi bir şekilde organizasyon gerektiren durumlarda, mesela hem sunum hazırlayıp hem de internetten rezervasyon yapıyorsam, bildiğin bir fenalık geliyor. nadir zamanlarda yine de iddialı bir şekilde ortaya çıkan garip sağlamcı tarafım (yön duyguma güvenmeyişim) gereksiz yere her adımı hesaplatıyor bana ve normalde gündelik hayatımda pek sallamıyorum kendisini.
mesela iş eğer kafamı biraz fazla kullanmam gerektiren bir iş ise, maalesef ki en fazla 10 dakika süren yoğun bir konsantrasyonla ben de iş olabiliyorum. o aradaki tembellik zamanlarında da o uyaran fazlası durumu öyle bir fazla geliyor ki sanki tıkanıyorum, işler yürüyor, kumlar bende birikiyor. bu organizasyon işi yapan, networking yapan insanlar nasıl bir boğulma yaşamıyorlar anlamıyorum. sürekli bir sakine gitmem, bir dinlenmem gerekiyor sanki. hiçbir şeyin olmadığı bir yere. hani mimiksiz, ağır sol beyin bir insan olsam neyse, hafif otizme selamlar durumu olurdu, ama o da değil, yine de "fazla"ya gelemiyorum. bu "white noise" sevmeler, drone'dan bir keyif almalar da ondan. ve yine bence aşırı inişli çıkışlı müzikten ortalamaya göre daha fazla etkileniyorum. incik, cıncık, çok renkli, eşyalı odalarda afakanlar basıyor. background müziği olarak jaga jazzist dinlerdi mesela z., benim için imkansız gibi bir şey. çalışma ortamı da öyle olacak, durgun, açık. ve diğer sesleri kapaması için arkada sakin, bazen depresif, bazen ölümcü, ölümperest bir müzik. (yeni sıfat türettim)
işte böyle böyle, düşünceler, düşünceler ve yine yok, olmuyor, dedirten bir gün. bazen arkadaşları, sevgilileri, aile bireylerini içeren krizlerde bu kadar kötü olmayıp "dış dünyanın bilgisine", detaylara dair böylesi bir anksiyetik yapıda olduğuma da inanamıyorum. çok keyif dolu değil zaten bu aralar, ben bir gideyim diyesim geliyor. ve "bu şekilde yaşayan insanlar var" vay be diyorum.
mesela bir tatile çıkacaksam, onu planlamayayım istiyorum, planlamam gerektiği anda yalnızca yorgunluk olarak geri dönüyor. yeni bir yere gittiğinde her türlü turistik ve "görülmesi gereken" yeri görmeye çalışan, göremediğinde hayıflanan o insanların tam zıddıyım galiba. o şehirde hoşuma giden bir yer bulayım, biraz orada takılayım, insanlarına bakayım istiyorum.
aman böyle şeyler işte. günlüğe yazmaya üşenip buraya yazan ben vol. bilmemkaç.
mesela iş eğer kafamı biraz fazla kullanmam gerektiren bir iş ise, maalesef ki en fazla 10 dakika süren yoğun bir konsantrasyonla ben de iş olabiliyorum. o aradaki tembellik zamanlarında da o uyaran fazlası durumu öyle bir fazla geliyor ki sanki tıkanıyorum, işler yürüyor, kumlar bende birikiyor. bu organizasyon işi yapan, networking yapan insanlar nasıl bir boğulma yaşamıyorlar anlamıyorum. sürekli bir sakine gitmem, bir dinlenmem gerekiyor sanki. hiçbir şeyin olmadığı bir yere. hani mimiksiz, ağır sol beyin bir insan olsam neyse, hafif otizme selamlar durumu olurdu, ama o da değil, yine de "fazla"ya gelemiyorum. bu "white noise" sevmeler, drone'dan bir keyif almalar da ondan. ve yine bence aşırı inişli çıkışlı müzikten ortalamaya göre daha fazla etkileniyorum. incik, cıncık, çok renkli, eşyalı odalarda afakanlar basıyor. background müziği olarak jaga jazzist dinlerdi mesela z., benim için imkansız gibi bir şey. çalışma ortamı da öyle olacak, durgun, açık. ve diğer sesleri kapaması için arkada sakin, bazen depresif, bazen ölümcü, ölümperest bir müzik. (yeni sıfat türettim)
işte böyle böyle, düşünceler, düşünceler ve yine yok, olmuyor, dedirten bir gün. bazen arkadaşları, sevgilileri, aile bireylerini içeren krizlerde bu kadar kötü olmayıp "dış dünyanın bilgisine", detaylara dair böylesi bir anksiyetik yapıda olduğuma da inanamıyorum. çok keyif dolu değil zaten bu aralar, ben bir gideyim diyesim geliyor. ve "bu şekilde yaşayan insanlar var" vay be diyorum.
mesela bir tatile çıkacaksam, onu planlamayayım istiyorum, planlamam gerektiği anda yalnızca yorgunluk olarak geri dönüyor. yeni bir yere gittiğinde her türlü turistik ve "görülmesi gereken" yeri görmeye çalışan, göremediğinde hayıflanan o insanların tam zıddıyım galiba. o şehirde hoşuma giden bir yer bulayım, biraz orada takılayım, insanlarına bakayım istiyorum.
aman böyle şeyler işte. günlüğe yazmaya üşenip buraya yazan ben vol. bilmemkaç.
4 Aralık 2012 Salı
destroyer
sonlandırmam gereken bir sunum ve hazırlanmam gereken soğuk budapeşte sokakları önümde dururken bu akşama doğan nurtopu gibi konserimize teşrif etmeye karar verdim, çok spontanım, son spontanım mon dieu, öğrenci styla bir sabahlama iyi gider diye düşündüm bu yağmurun yanında, aslen ondan.
2 Aralık 2012 Pazar
the perfect trine
woolf, philip glass ve sarı ışık. piyanonun parmak uçlarıyla kalbimi hafifçe titretmesi, kemanların düşüncemin içinde rüzgarlar estirmesi, pazar'ın pazarlığının unutulması. ve evet, tuşlardan çıkan yumuşak vuruşların karnımı ele geçirmesi. bir saniyeliğine bir aşk yaşamam. aşkın aşkın akşam.
160 yıl sonra tekrar akademiye göz kırpıldığında arada bir böyle anlar yaşanabiliyor işte. beklenmedik bir anda hop ve hop.
1 Aralık 2012 Cumartesi
30 Kasım 2012 Cuma
key words for the last week
montaj, kanepe, kedi, ameliyat, konferans, sunum, budapeşte, erişim raporu, çay bahçesi, voleybol, yorgunluk, kahve, akvaryum, kartal, içki isteği, müziksizlik, kahkül, içki isteği, içki isteği ve benzeri.
26 Kasım 2012 Pazartesi
son hönkürdeyen (günlük vol. -1)
evet son hönkürdememizi geçen nisan ayında yapmışız galiba. acaba künt mü oldum, haberim yok? hala devam ediyor, bakalım ne zamana kadar gidecek huhuhu. böyle gündelik dertlere ağlayabilmek istiyorum bu aralar, gündelik olsun ama dert, istirham ederim.
21 Kasım 2012 Çarşamba
şahin
kocaman bir boşluğun içerisinde kanatlarını açmış, birini karanlığa, diğerini aydınlığa uzatmış, henüz küçük ama yine de mağrur bir şahinim var.
eğer tepenin ardından bir düzlükse beraberinde sürüklediğin, yanında biraz nefes de getir olur mu?
eğer tepenin ardından bir düzlükse beraberinde sürüklediğin, yanında biraz nefes de getir olur mu?
20 Kasım 2012 Salı
turgut uyar'ı neden severiz
*
Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmayacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım..
*
Halbuki korkulacak hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.
*
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Lütfen dengemi bozmayınız
*
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
*
Otları büyümek birgün
Birgün köyler kentler yıkanık damlar geri dönmek birgün
Birgün yeni dönmek
Birgün dağlara çıkmak birer birer çıkmak çıkmak
Su yürümek güneş bilmek
Yeniden orda otlarda orda yeniden orda orda
Bitkin bir gül bulmak ve geri dönenler birgün
Ey yorgun atlar, sayı bilmeyen çocuklar
Ey bütün hazır elbiseciler ey,
Birgün olmak, küskün keşişlerden olmamak birgün
Dağlara dağlara çıkmak sular köprüler sular birgün çıkmak
Dağlara dağlara dağlara başka hiç
Birgün dağlara.
*
Ah, yağmur başlayacak!
gece olsa da sussam...
ben koşarım aşağılara koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...
*
Şarkı düzenleyenler, saat tamircileri!...
Şimdi tarihte saat kaç?
*
Kısacık yoğun bir akşam
Herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
Yoğun bir akşam
Bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
Ve bir intihar üstüne söylenti
Bütün kıyıları dolaştı durdu
Kısacık bir akşam
*
Ve hızla gelişecek kalbimiz.
Hiçbir zaman dertsiz kalmadı gönlüm
Bir çift gözden, bir yapraktan, bir kuştan.
Daima daha taze, daima yeni baştan
Turnam bir gün bırakmayacağım peşini,
Sen nereye, ben oraya, adım adım
İnsan sevdikçe iyileşiyor artık anladım..
*
Halbuki korkulacak hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.
*
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Lütfen dengemi bozmayınız
*
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
*
Otları büyümek birgün
Birgün köyler kentler yıkanık damlar geri dönmek birgün
Birgün yeni dönmek
Birgün dağlara çıkmak birer birer çıkmak çıkmak
Su yürümek güneş bilmek
Yeniden orda otlarda orda yeniden orda orda
Bitkin bir gül bulmak ve geri dönenler birgün
Ey yorgun atlar, sayı bilmeyen çocuklar
Ey bütün hazır elbiseciler ey,
Birgün olmak, küskün keşişlerden olmamak birgün
Dağlara dağlara çıkmak sular köprüler sular birgün çıkmak
Dağlara dağlara dağlara başka hiç
Birgün dağlara.
*
Ah, yağmur başlayacak!
gece olsa da sussam...
ben koşarım aşağılara koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...
*
Şarkı düzenleyenler, saat tamircileri!...
Şimdi tarihte saat kaç?
*
Kısacık yoğun bir akşam
Herkesin yüzünün bir anıya karıştığı
Yoğun bir akşam
Bana bir memur gibi davrandılar hastanelerde
Ve bir intihar üstüne söylenti
Bütün kıyıları dolaştı durdu
Kısacık bir akşam
*
Ve hızla gelişecek kalbimiz.
19 Kasım 2012 Pazartesi
yamuk
iki kenarı birbirine paralel olan dörtgene yamuk denir. ortada ne fol ne de yumurta yokken ciğerlerinden boğazına doğru yükselen malihulya ile ne yapacağını şaşıran, far görmüş tavşan görünümlü kişiye ise yamuk insan denir.
14 Kasım 2012 Çarşamba
11 Kasım 2012 Pazar
kaynaksız
nesnesi olmayan kayıp hissi gibi, yine nesnesi veya kaynağı olmayan neşe ve heyecan hissi de var. bir pazar akşamı herhangi bir kafede otururken ve ortama, ışığına ve insanlarına hiç uymayacak şekilde biosphere dinlerken, etrafı loşlaştıran sarı ışığa karşı, hiç görülmemiş beyaz ışıklı memleketlerin ezgileri kulaklıklardan dışarı sızarken, mekan kapanmaya yakın, gün bitmeye hazırlanıyorken bir anda insanin göğüs bölgesinden dışarıya doğru yönelecek bir patlamanın habercisi bir his bu. belki tasavvufla uğraşanların tanrının varlığının cazibesine yordukları garip bir heyecan. şaşırtıcı bir aşkınlık: "sanki evrenin kalbi senin göğsünde atıyordu."
beklenmedik bir anda çevreyi farklı bir ışıkla aydınlatan bir roman cümlesi olabilir kaynağı ya da az önce yanından geçip giden, yüzüne dikkat etmediğin o insanın kokusu. hatırladığını sandığın şey ne bilemiyorsun, bu hissin yöneldiği zaman geçmiş mi gelecek mi bilemiyorsun. biraz panikledin açıkçası. ucundan tutamadığın, böylesi kaynaksız dalgalanmalar bir an kontrolünü tamamen kaybediyor olduğunu düşündürebiliyor sana. ama hissettiğin yalnızca coşku. hiç olmayan bir yerde, hiç uymayan bir zamandaki kaynaksız coşku.
10 Kasım 2012 Cumartesi
ve ruhumun
ve ruhumun içe çekmesi, kurutucuda kısalması, büzülmesi, içime olmaması. shuffle sonucu biosphere'e yakalanıp eve düşülmesi, salonun içinde kuyu açılması, orada nem sağlayacak biraz su aranması. aranması, aranması.
dışarıda yağmur, çıkılması gerekmesi. gerekmesiler.
dışarıda yağmur, çıkılması gerekmesi. gerekmesiler.
8 Kasım 2012 Perşembe
güzel
kim ann foxman'ın bu fotoğrafını pek bir beğendim. bir de bir house mix yapmış, o da hiç fena sayılmaz.
house podcast
house podcast
6 Kasım 2012 Salı
vidalar (aka ne güzel şarkı ismi)
mesela bir şarkıdan sıkıldığını bilmene rağmen sırf güvenlik hissini tesis etmek için tekrar ve tekrar onu dinliyorsan,
mesela metroda bir yandan her bir bireyin o paylaşılan kamusal alandaki aynılığı, insanlık hallerinin sıradan genelliği sana çok normal geliyor, bir yandan da yine de kendini bir garip, dolayısıyla farklı hissediyorsan,
ve aslında metropol insanı hakkında bu kadar flu düşünce üretirken, gözlerini istediği noktaya dikip, o kalabalıkta dilediği yere uzun uzun bakanlardan olamıyorsan,
yine de galata'dan aşağı yürürken öğle tatili vakti kendi kendine şarkı söyleyecek kadar mesafeliysen çevrene,
senle ilgili garipliğin ne olabileceğiyle ilgili kesin bir sonuca varmaya çalışmana rağmen, en sonunda sana biri uzun uzun baktığında ilk aklına gelen düşünce fermuarının açık kalmış olabileceği ihtimaliyse,
gündelik hayat pratiği ve sokak yaşamı çokça bir bakış ekonomisiyse gözünde (bakışların dağılımıyla ilgilenen ve kim, nereye, ne süreyle, ne kadar bakabilir sorusuna yanıt arayan ekonomi alt dalı)
aslında günün önemli bir kısmını kafanda türlü türlü oyunlar geliştirip, bir çocuğu eğlendirmeye çalışır gibi davranarak geçiriyorsan,
ve aslında saat bir tahammül ve uyuşma birimiyse bu aralar/bir aralar/bazen bazen,
gün içinde çeşitli zamanlarda ortaya çıkan kendinle alay halinin yarattığı iki başlılığı (başbakan ve cumhurbaşkanından ilham aldım) bazen sert bir şekilde idrak ediyorsan,
her şeyy ama her şeyyy duruyorsa, ve sen dünyanın sonuna kadar aynı noktada, içinde aynı tokluk hissiyle, kendini ve kendilik hissini asla kaybetmeden, bir milim dahi oynamadan, aynı işleri yaparak ama gündelik oyunlar oynayarak durabileceğin gibi tuhaf düşüncelere kapılıyorsan,
ve otobüste ayakta durduğun anlarda bir oasis şarkısı eşliğinde sürekli koştuğunun hayalini kuruyorsan
kendini hiçbir zaman kaybetmediğin gerçeği bir dizi izlerken çaaat diye suratına vuruyor ve bu durumu çok acayip bulup mutsuzluğa kapılıyorsan,
yine de her şey, ama her şey olur yae, diyorsan,
ve bir kelimeden yola çıkarak emprovize şekilde bu kadar zırva yazabiliyorsan,
bu yazıdan çok sıkıldıysan (ya da hatta sıkılmadıysan)
belki de vidalar yer değiştiriyordur dostum. ("dostum" son notlu yazı dizisinden, sonradan editlenip eklenmiş eski ve sıkıcı metinsi)
4 Kasım 2012 Pazar
31 Ekim 2012 Çarşamba
the things I tell you
biosphere'in the things I tell you adlı parçasında geçen "sorry to wake you up, I forgot to tell you something, the things I'll tell you will not be wrong" sözlerini içeren konuşma kısmı nedense bir çok etkiliyor beni. bir de wrong kelimesini real olarak algılama eğilimim var dinlerken.
bir gün biri, bayağı gelecek sayılabilecek bir gelecekte beni beyaz duvarlı, etrafı karlarla kaplı bir evin bir odasında, beyaz çarşafların serili olduğu yatağımdan sabahın ilk ışıkları sırasında uyandırsa ve bana "sana söyleceğim şeyler gerçek değil" diyerek söze başlasa ne olurdu acaba?
"ben yokken neler oldu?" diye sorabilir miydim mesela ona?
bir gün biri, bayağı gelecek sayılabilecek bir gelecekte beni beyaz duvarlı, etrafı karlarla kaplı bir evin bir odasında, beyaz çarşafların serili olduğu yatağımdan sabahın ilk ışıkları sırasında uyandırsa ve bana "sana söyleceğim şeyler gerçek değil" diyerek söze başlasa ne olurdu acaba?
"ben yokken neler oldu?" diye sorabilir miydim mesela ona?
dizi sektesi (sevgili günlük vol. 3930)
dizi sonucu mini inme yaşıyor olabilir miyim? iki bölüm üstüste izleyince yamuluyorum, insanlar (sizz insanlarrr) nasıl film maratonu gibi şeyler yapabiliyorlar? düşük dikkat eşiği midir bunu açıklayacak şey? sanmıyorum. ya da dizide dedikleri gibi "I don't think so." ehehee. böyle gevrek şekilde gülesim geldi, nedense eşekleri aklıma getirdi bu gülüş. dizi izledikten sonra ingilizce konuşmak bir de.
bugün her yeri gazbombalamışlar. dün de aynı şekilde. çok fazla olduğu için artık özel bir fiil türetebiliriz sanırım bu eylem için. edirne'den ardahan'a aynı havayı soluyoruz ne güzel. "a word which describes feelings of comfort and solidarity since people from different backgrounds are breathing the same pepper spray everywhere." oxford dictionary'e bile girer bu kelime benden söylemesi. pepperspraybreathing (böylesi kelimelere almanca iyi gidiyor galba). hatta bunun üzerinden yeni bir milli bilinç bile inşa edebiliriz, benedict anderson şaşkınlıktan küçük dilini yutar, bütün teorileri altüst ederiz.
ama dizide de dediği gibi "being cynic is easy," bundan sonra daha az sinizm kolaycılığına kaçayım bari. ders olsun sana ey kırık hanım! böyle öğle tatilleri sırasında insan olup insan arasına karışmak yerine, uçarcasına her türlü sosyal etkileşimden kaçtığın, bir de inatla bazı insanları ilginç bulmadığını kendine itiraf etmekle, ilginç bulmama gibi bir kriteri azıcık kibirli olduğunun göstergesi olduğu için anlamsız bulma arasında gidip geldiğin bu günlerde sanki o alanda hakikaten hiçbir problemin yokmuş gibi sinizm perdesinin arkasına saklanıp bir gün daha geçti diyorsun ya sevgili kırık, buna biz literatürde kendinden utan, yeme bizi diyoruz. you should be ashamed of yourself!
bugün her yeri gazbombalamışlar. dün de aynı şekilde. çok fazla olduğu için artık özel bir fiil türetebiliriz sanırım bu eylem için. edirne'den ardahan'a aynı havayı soluyoruz ne güzel. "a word which describes feelings of comfort and solidarity since people from different backgrounds are breathing the same pepper spray everywhere." oxford dictionary'e bile girer bu kelime benden söylemesi. pepperspraybreathing (böylesi kelimelere almanca iyi gidiyor galba). hatta bunun üzerinden yeni bir milli bilinç bile inşa edebiliriz, benedict anderson şaşkınlıktan küçük dilini yutar, bütün teorileri altüst ederiz.
ama dizide de dediği gibi "being cynic is easy," bundan sonra daha az sinizm kolaycılığına kaçayım bari. ders olsun sana ey kırık hanım! böyle öğle tatilleri sırasında insan olup insan arasına karışmak yerine, uçarcasına her türlü sosyal etkileşimden kaçtığın, bir de inatla bazı insanları ilginç bulmadığını kendine itiraf etmekle, ilginç bulmama gibi bir kriteri azıcık kibirli olduğunun göstergesi olduğu için anlamsız bulma arasında gidip geldiğin bu günlerde sanki o alanda hakikaten hiçbir problemin yokmuş gibi sinizm perdesinin arkasına saklanıp bir gün daha geçti diyorsun ya sevgili kırık, buna biz literatürde kendinden utan, yeme bizi diyoruz. you should be ashamed of yourself!
29 Ekim 2012 Pazartesi
tv
sanırım bütün gün dizi izlemek ve oyun oynamaktan dolayı beyin merkezli sinyal hareketlerinde bir yavaşlama var. aptallaştım. bayram öncesi nerede bırakmıştım kendimi, gidip oradan alayım.
28 Ekim 2012 Pazar
26 Ekim 2012 Cuma
huysuz
bir de yalnızlığa iyice alışıp huysuz bir insan oldum, çıktım galiba. rabbim kişiyi istanbul'un eline düşürmesin.
hold back the night
sanki büyük bir şey yapabilecekmişiz gibi, sanki hep birlikte olabilecekmişiz, cep paramızı paylaşacakmışız, sandviçlerimizden bir ısırık alıp manzaraya bakacakmışız, herhangi birimizin arabasıyla yola çıkacakmışız, bir şeyin parçası olmuşuz, olacakmışız gibi. sarılmak gibi. birlikte sıkılmak gibi. güzel bir filmi izleyip sinemadan çıkınca eller cepte susmak gibi. hep birlikte kaçmak, rüya görmek gibi. bir an sanki bütün bunlara inanılabilinirmiş gibi.
25 Ekim 2012 Perşembe
şaman
yıllar önce izlediğim şaman adlı film kalmış aklımda. tundra ve çöl.
ve yıllar sonra bir şaman tarafından tedavi ediliyorum: küçük bir kız yanağıma öpücükler konduruyor, kaçıyor, bir fil beni alıp çöllere taşıyor. sonra zorla göç ettirilen ve topraklarını geride bıraktığı için yıkılan kadına sarılıyorum, herkesi öpüyor, herkese sarılıyorum. mukti farklı bir zamana geçiyoruz, dedi, bu gördüklerin o farklı zamanda yaşanacaklardan bir kesit. ve dış dünya rüyama sızdı, ilaç istemeyene bir şey yapılamaz düsturundan sonra etraf genişledi, ferahladı. ama her zamanki gibi fazla insan, insan fazlası, ses fazlası yankı yaptı kafamda, çok geldi.
o sarışın velet benim çocukluğumun şekil değiştirmiş versiyonuysa eğer hem çok yaramaz hem de pek tatlı belirtmeliyim. ve koşmaktan topuklarımın aşındığı bugün ise karşıma çıkan kırmızı bantlar, turuncu güneş, kırmızı toprak, kırmızı karıncalar neydi bilmiyorum ama, tek tekinsiz anım kazındı aklıma: daha önce hiç görmediğim ama bir şekilde içine girdiğim, biblolarla dolu, şömineli ve sarı duvarlı banliyö evi ve koltukta oturan ve yüzü görünmeyen bir adam. işin eğlenceli kısmı ise şunlar: benim üzerimde bir pardesü, ayaklarım çıplak ve virginia woolf ile elele parkta yağmurun altında oturuyoruz. ben güvercinleri besliyorum, sonra sibirya'da kuzey ışıklarını izliyorum. bir ara kar üstünde askerler savaşa yürüyor, onları durdurmaya çalışıyorum.
fekat genel olarak enerji akışı rahat, trafikte sorun yok gözüküyor.
-you're so light gazelle, you're just floating.
--
geçen gün gördüğüm rüyada ise bir kedi duvarın tepesinde doğum yapıyordu, aşağı yuvarlanan iki yavru hemen yürümeye başlıyordu. aaa diyordum, kedi yavruları hemen yürümeye mi başlıyormuş?
ah beynim, vah beynim.
ve yıllar sonra bir şaman tarafından tedavi ediliyorum: küçük bir kız yanağıma öpücükler konduruyor, kaçıyor, bir fil beni alıp çöllere taşıyor. sonra zorla göç ettirilen ve topraklarını geride bıraktığı için yıkılan kadına sarılıyorum, herkesi öpüyor, herkese sarılıyorum. mukti farklı bir zamana geçiyoruz, dedi, bu gördüklerin o farklı zamanda yaşanacaklardan bir kesit. ve dış dünya rüyama sızdı, ilaç istemeyene bir şey yapılamaz düsturundan sonra etraf genişledi, ferahladı. ama her zamanki gibi fazla insan, insan fazlası, ses fazlası yankı yaptı kafamda, çok geldi.
o sarışın velet benim çocukluğumun şekil değiştirmiş versiyonuysa eğer hem çok yaramaz hem de pek tatlı belirtmeliyim. ve koşmaktan topuklarımın aşındığı bugün ise karşıma çıkan kırmızı bantlar, turuncu güneş, kırmızı toprak, kırmızı karıncalar neydi bilmiyorum ama, tek tekinsiz anım kazındı aklıma: daha önce hiç görmediğim ama bir şekilde içine girdiğim, biblolarla dolu, şömineli ve sarı duvarlı banliyö evi ve koltukta oturan ve yüzü görünmeyen bir adam. işin eğlenceli kısmı ise şunlar: benim üzerimde bir pardesü, ayaklarım çıplak ve virginia woolf ile elele parkta yağmurun altında oturuyoruz. ben güvercinleri besliyorum, sonra sibirya'da kuzey ışıklarını izliyorum. bir ara kar üstünde askerler savaşa yürüyor, onları durdurmaya çalışıyorum.
fekat genel olarak enerji akışı rahat, trafikte sorun yok gözüküyor.
-you're so light gazelle, you're just floating.
--
geçen gün gördüğüm rüyada ise bir kedi duvarın tepesinde doğum yapıyordu, aşağı yuvarlanan iki yavru hemen yürümeye başlıyordu. aaa diyordum, kedi yavruları hemen yürümeye mi başlıyormuş?
ah beynim, vah beynim.
21 Ekim 2012 Pazar
kalabalık
uzun süre olmuş bir evin içerisinde 3 kişinin yaşayıp yaşam paylaştığı bir durumun içerisinde olmayalı. çok alışılmış tekliğe. insanın yalnız kalmadan da hiç yalnız kalmamış olduğunun bilincine varamaması interesting sayın dinleyiciler.
işte böyle bir şeyler.
işte böyle bir şeyler.
18 Ekim 2012 Perşembe
rüya
karanlık ve yağmurlu bir günde yeni taşındığım bir apartman dairesinde balkonda ellili yaşlarında iki adam fark ediyorum. n'oluyor derken, anlıyorum ki bu adamlar ceset topluyorlar apartmanın balkonlarından. bunlar eskiden beri binada oturan komşularmış.
"çay içer misiniz" diye soruyorum adamlara. bir tanesi içeri geliyor ve ben bu cesetlerin kadınlara ait olduğunu ve sayılarının da aslında bir değil üç olduğunu öğreniyorum. "okan bayülgen'in programından sonra atmışlar kendilerini" diyor adam. "bu akşam da var ama niye beklememişler" diyorum. "her akşam var zaten" diyor.
bana söylemek istemediği, çekindiği bir şey var. adam iyi biri ama aksi, ben de çekiniyorum kendisinden. sonra anlıyorum ki açık açık söylemese de bu apartmanda her daireden toplanan siyah pis su üst katlardan fışkırarak çıkıyor. ve bu intiharların hepsi de bununla ilgili, söylemese de anlıyorum. sanki tüm apartman sakinleri onların intiharlarından sorumluyuz. içime bir sıkıntı oturuyor.
işte bu saatte beni uyandıran rüya, merhaba dünya. merhaba içselleştirilmiş suçluluk duygusu (evet yapabildiğim tek yorum bu oldu bu iç sıkıcı filmle ilgili olarak.)
bir de fonda sennen - hearsay çalıyordu uyanırken. kalkıp dinlemezsem rüyada "dinlediğim" şarkıyı, bir eksiklik hissediyor bünye.
hamiş: evet bir de resmini yaptım, ama perdeleri unuttum. rüyamda minder üzerinde uyuyan bir kedi yoktu.
"çay içer misiniz" diye soruyorum adamlara. bir tanesi içeri geliyor ve ben bu cesetlerin kadınlara ait olduğunu ve sayılarının da aslında bir değil üç olduğunu öğreniyorum. "okan bayülgen'in programından sonra atmışlar kendilerini" diyor adam. "bu akşam da var ama niye beklememişler" diyorum. "her akşam var zaten" diyor.
bana söylemek istemediği, çekindiği bir şey var. adam iyi biri ama aksi, ben de çekiniyorum kendisinden. sonra anlıyorum ki açık açık söylemese de bu apartmanda her daireden toplanan siyah pis su üst katlardan fışkırarak çıkıyor. ve bu intiharların hepsi de bununla ilgili, söylemese de anlıyorum. sanki tüm apartman sakinleri onların intiharlarından sorumluyuz. içime bir sıkıntı oturuyor.
işte bu saatte beni uyandıran rüya, merhaba dünya. merhaba içselleştirilmiş suçluluk duygusu (evet yapabildiğim tek yorum bu oldu bu iç sıkıcı filmle ilgili olarak.)
bir de fonda sennen - hearsay çalıyordu uyanırken. kalkıp dinlemezsem rüyada "dinlediğim" şarkıyı, bir eksiklik hissediyor bünye.
hamiş: evet bir de resmini yaptım, ama perdeleri unuttum. rüyamda minder üzerinde uyuyan bir kedi yoktu.
16 Ekim 2012 Salı
iştah
insan iştahsızken iştahlılığı, iştahlıyken de iştahsızlığı tam olarak hayal edemiyor, nasıl bir "his" yarattığını kavrayamıyor sanki. bir his egemenken diğerine yer yok mu içlerde eşzamanlı olarak? nasıl işler bunlar, midemizde yalnızca bir sızıya mı yer var?
14 Ekim 2012 Pazar
çay bahçesinde olağan bir gün
Hikayelerin geride bıraktığı bir kalıntı ya da özetse eğer şimdiki zamandaki insan, sürekli bir tamamlanmamışlığı, bilinmezliği, eksiği arkasından sürüklüyor demek ki. Seni gördüğümde kapıldığım dehşet de bundandır belki. Hiçbir zaman duyamayacağım hikayelerinin olması, senin kolunu sürekli öyle sakin, masaya bırakmana yol açan o ilk farkındalık, kendine ilk dışarıdan bakışın korkutuyordur beni.
Bunu sana söyledim. Dağlar, ağaçlar ve kuşlar dururken yüzümün niye sana dönük olduğunu anlamaya çalıştım. Sonsuz tolerans sinir bozucudur. Özür dilerim. Söylediklerinin arkasında duran o söylemediklerinde hep aklım.
GERÇEK BİR KONUŞMA YAPAMIYORUM SENİNLE dedin. Ben nedense senleyken bir garibim. O sen misin, ondan da emin değilim.
Mesela yan masada yıllar önce kendini öldüren bir tanıdığıma neden benzettiğimi bilemediğim bir kadın oturuyor. İnce kaşları olabilir (Sanki hiç büyümemiş, tüylenmemiş; kaşsız, çok kaşsız). İnce yüzü yüzünden olabilir. (Bu yüze eşlik eden boyun uzun, oradan devam eden kollar uzun, eller kemikli, tırnaklar kısa, genel hal ve tavır uçucu).
Bunu sana söyledim. Dağlar, ağaçlar ve kuşlar dururken yüzümün niye sana dönük olduğunu anlamaya çalıştım. Sonsuz tolerans sinir bozucudur. Özür dilerim. Söylediklerinin arkasında duran o söylemediklerinde hep aklım.
GERÇEK BİR KONUŞMA YAPAMIYORUM SENİNLE dedin. Ben nedense senleyken bir garibim. O sen misin, ondan da emin değilim.
Mesela yan masada yıllar önce kendini öldüren bir tanıdığıma neden benzettiğimi bilemediğim bir kadın oturuyor. İnce kaşları olabilir (Sanki hiç büyümemiş, tüylenmemiş; kaşsız, çok kaşsız). İnce yüzü yüzünden olabilir. (Bu yüze eşlik eden boyun uzun, oradan devam eden kollar uzun, eller kemikli, tırnaklar kısa, genel hal ve tavır uçucu).
12 Ekim 2012 Cuma
ekim
basamakları çıkmayı zorlaştıran bu kas ağrısının bana hala yaşıyor olduğumu hissettiren şey olması ne garip. ne olur sevgili ekim ayı, kolay geç olur mu? kas ağrısı, spor yaralanmaları gibi gündemlerim olsun. yan masada bir adamın şimdi söylediği gibi "o kız bir kültür abidesi" desinler bana haha.
11 Ekim 2012 Perşembe
sinir
"neden sinir?" diye sormak istiyorum kendime. gündelik bir takım önemsiz olaylardan dolayı böyle bir tepe atması haline girmek neden? derdin ne? gürcü müsün, nesin? manyak mısın?
10 Ekim 2012 Çarşamba
everywhere
son nefesi verirken dj'den rica edeceğim şarkılardan biri. gece yolculuk yaparken de olur.
9 Ekim 2012 Salı
turist gezdirmece
kentin bar ve sergi haritasında sanki yönümü bulabilirmişçine çıktığım yolculuktan alnımın akıyla çıkmanın mutluluğu içindeyim. neden politikaya atılmadığım soruldu bu akşam, çok ilgili ve bilgiliymişim. kendimi ancak "introverted"lıkla açıklayabildim ne acı. amerikalılık ilginç şey doğrusu.
8 Ekim 2012 Pazartesi
sevgili günlük v.8
spora adanmış bir hayatım olsun istiyorum. hayat çok acayip bir yer olsun diliyorum. geçen hafta oynanan voleybol sonrası salgılanan endorfin, akabinde gelen "hiçbir şey düşünememe" ve yalnızca ve yalnızca görevi top karşılamak olan bir beden olma hali o kadar güzel geldi ki haftalık voleybol seansının üstüne yüzmeyi de ekleyeyim diyorum. öyle işte sevgili günlük v. 8. bu yazıyı okuyan için anlamlı kılmak adına bir mesaj ekleyeyim o zaman: gençler spor yapın.
kötülüklerin anası içki
ne satırlar yazdırıyor insana sayın seyirciler. sabahına kalkıp okuyunca da insan, ağzınla içsen de kişilik bölünmesi yaşamasan keşke diye düşünmüyor değil.
sonra sabahlarımız sakinliyor, birisinin yazdığı birkaç satır, bir kitabı okuyasımı getiriyor. o satırlar buraya da not oluyor.
"bazen bulacağımız cevapların bize salacağı korku, bir soruyla yaşamanın ağırlığından daha büyüktür"
diyor akif kurtuluş, mihman'da.
bir zamanlar oy
bir zamanlar birileri derdi ki bana iki insanın hayatı birbiri için kolaylaştırması bu kadar yüceltilmesi gereken bir şey değil. bu ölçüt değil.
ama ben bayağı zorlanıyorum bazen. cidden zorlanıyorum ve bu durumda ne yapılması gerek bilmiyorum.
yabancılaşmalar, her an yüzüne oradan buradan çarpan yabancılaşmalar ve benim bu kadar zorlanmam. her şeye rağmen, bu kadar yıla rağmen. ve oyunken, sanki "gerçek" diye bir şey hepimizin bildiği bir adresmişçesine, o kadar emin yabancılaşıyorum.
o an sanki havada top koşturuyoruz. sanki hepimiz kaleye yönelmişiz ve gole az kalmış, ofsayta düşülmemiş. her şey mükemmel. pozisyon muhteşem bir görsel şölen sunuyor bizlere. hepimiz hayranlıkla izliyoruz, top az farkla dışarı çıkıyor, sandalyelerimize popomuzu yerleştirmeye korkar, bir umut hani oturmazsak ve ağzımız açık donuk şekilde öyle kalırsak belki gol olur diye bekliyoruz. inanamıyoruz bu saçmalığa, çünkü bu kadar saçma olamaz. olmamalı.
o kadar yerden bakıyorum ki bazen, taa en derinlerden. benim ilacım yok diyorum. gerçekten benim ilacım yok.
iyi geçen bir geceden trajedi çıkarmayı ancak sen becerirsin, o da yine perspektif farkından. en aşağılardan yukarıya doğru bakmak ve sadece ayak tabanlarını görmekten.
insanlık acısı diyesim geliyor, hümanist diye klişe dolabına kaldırılıyorum. bir çaresizlik var, oradan yalnızca ayak tabanları gözüküyor. ve dokunamıyorum, dokunulmuyorum. bir ben var benden içeride, yalvarıyor sürekli, onunla ilgilenmediğimde tüm ipleri çekiyor bir anda, hepimiz cennet halı sahamızdan en kuyulara yuvarlanıyoruz. ben ve ben. nevrotikliğimizin şahidi yalnızca duvarlar.
bunu çekecek var mı bilemiyorum, bu durumun kelimesi var mı bilmiyorum. keşke konuşmadan yalnızca "coexist" edebilsek, var olsak. öylesi suskunluğa çok özeniyorum.
2 Ekim 2012 Salı
life is short
hani şu "hayat xxx için çok kısa!" kalıbı var ya. düşünce izleme (sadhana) egzersizi yapar ikene....
- - -
bu egzersiz nereden çıktı, hiç bize böyle bir şeyden bahsetmemiştin süheyla diyenlere açıklayalım. şöyle ki özetleyelim çok kısaca, egzersizin arkasındaki argüman şu:
- - -
bu egzersiz nereden çıktı, hiç bize böyle bir şeyden bahsetmemiştin süheyla diyenlere açıklayalım. şöyle ki özetleyelim çok kısaca, egzersizin arkasındaki argüman şu:
solipsist
ağaçlaşan insanlar, yapraklaşan parmak uçları ve toprağa dönüşüp dağılan kaşlarda beni çeken bir şey var. güzel, çok güzel kısa film.
1 Ekim 2012 Pazartesi
biter kırşehir'in gülleri
hayatımda ilk ve son kez kırşehirli olmak istedim. o gün açıkhava'da olaydım da çömeydim dedim.
çömenlerden ciren diselerdi bana.
çömenlerden ciren diselerdi bana.
ankara'nın olmayan rüzgarı bir başkadır
"aslında bir hikayemizi anlatmaya kalkışsak zamanın BEYNİ durur."
evet böyle sözler başka şarkıda yoktur. bendeki beyin de başkasında yok, tekleyip duruyor, 9 8'lik gidiyor bu aralar. yine de yeter ki sıkılmasın bunalmasın dikilitaşlı hanımlar. blogun depresyon haddi doldu, biraz biraz da avuntular. kayıt da azıcık kötüymüş, olsun o kadar.
evet böyle sözler başka şarkıda yoktur. bendeki beyin de başkasında yok, tekleyip duruyor, 9 8'lik gidiyor bu aralar. yine de yeter ki sıkılmasın bunalmasın dikilitaşlı hanımlar. blogun depresyon haddi doldu, biraz biraz da avuntular. kayıt da azıcık kötüymüş, olsun o kadar.
30 Eylül 2012 Pazar
konanda keramet var
bu hafta connan mockasin ve halimden konan anlar playlistte ilk sıraları paylaştılar. ne demişler, konanda keramet var. şarkı da 2. dakikadan sonra başlar.
bugün dolmabahçe
hava kararana kadar birkaç satır eşlik etti:
"dikkat et ruhunu sergilerken
dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme"
P.S, Hayalperestler
ve sonra gece ağırlığını koydu masaya, dedi ki: mağrur olma melankoli, senden büyük allah var:
"dikkat et ruhunu sergilerken
dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme"
P.S, Hayalperestler
ve sonra gece ağırlığını koydu masaya, dedi ki: mağrur olma melankoli, senden büyük allah var:
27 Eylül 2012 Perşembe
sessiz
çok sessiz oldu bugün. akvaryumun sesi olmasaydı, yerini üst kattan gelen tv sesi, şehrin uğultusu ve basamakları çıkanların ayak seslerine bırakacaktı. arada caddeden geçen arabaların kornaları uzaktan gelecekti. ve inanılmaz ama, yalnızca bunlar olacaktı, sadece bunlar. ve buna katlanamayacak, müzik açacaktım belki en sonunda. kendi iç sesine katlanma kapasitesi yüksek bir insan sanırken kendimi, bu sefer yapamayacaktım belki.
ya da bu sessizliğe katlanacaktım. inat edecektim. bekleyecektim. ve akvaryumun sesi olmasaydı, çok yavaşlayacaktım, hayati olmayan hiçbir şeye üzülmeyecektim, derin derin nefes alacak, kimseye ihtiyaç duymayacaktım.
kimbilir.
akvaryumun sesini calla ile bastırdım. hikayenin devamını hiçbir zaman öğrenemedim.
26 Eylül 2012 Çarşamba
ode to calla
dostum, senden çok özür dilerim. yine karanlık oldum. damarlar çiçek açtı, kan akışı yavaşladı. her şey bu şarkıyla başladı. biz barda otururken etraf kahverengiydi, evde ütü yapmayı düşlüyordum, evi düzenlemeyi diliyordum, sonra dj bu parçayı çaldı, baştan başlayamadım, sonlarda takılı kaldım, bir bira daha istedim, ne kadar klişe olduğumun farkındaydım. hey dostum, bu bencilliğimi mazur gör, kendimi ve bedenimi hoyratça kullanma isteğimi mazur gör, dünyaya bırakmadan bir şeyleri ilk ben tüketmek istedim.
barmenle konuşuyordum. ortalık siyah t-shirtlü insanlardan, kahverengi fularlı kızlardan ve masalarda yanan sigaralardan geçilmiyordu. dj yine içi kısık bir parça çalıyordu. bildiğim yoldan gittim, başka ne yapabilirdim bana söyler misin?
ah dostum, ben yine karanlık oldum.
(barmenin notu: demek ki neymiş, olay maddede değil müzikteymiş, yine bir 21 yaş yazısı geliyordu sayın seyirciler, karnım gıdıklandı, bir hoş oldum, şarkıyı son kez dinleyip uykuya dalıyorum)
barmenle konuşuyordum. ortalık siyah t-shirtlü insanlardan, kahverengi fularlı kızlardan ve masalarda yanan sigaralardan geçilmiyordu. dj yine içi kısık bir parça çalıyordu. bildiğim yoldan gittim, başka ne yapabilirdim bana söyler misin?
ah dostum, ben yine karanlık oldum.
(barmenin notu: demek ki neymiş, olay maddede değil müzikteymiş, yine bir 21 yaş yazısı geliyordu sayın seyirciler, karnım gıdıklandı, bir hoş oldum, şarkıyı son kez dinleyip uykuya dalıyorum)
25 Eylül 2012 Salı
24 Eylül 2012 Pazartesi
"tutkulu bir tembel olmak"
şu yazı pek bir hoşuma
gitti. nasıl olur da zamanı, "zamanımızı" yavaşlatırız diye
düşünürken güzel denk geldi. aslında bildiğimiz şeyler ama olsun, hatırlamak
güzel. birgün'de yayımlanmış, çevirirken de ilginç değişiklikler yapmış çevirmenimiz, olsun. orijinali de burada.
Bir meşguliyet tuzağı
BirGün için çeviren:
Onur Erem
TIM KREIDER
Eğer 21. yüzyılda büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen çevrenizde sayısız insanın size ne kadar meşgul olduklarını anlattığına tanık olmuşsunuzdur. Herhangi birine “Naber?” dediğinizde alacağınız yanıt ya “Meşgulüm bu ara” ya da “Bu aralar çok yoğunum” olur. Bu yanıttaki yakınmanın arkasına gizlenmiş bir böbürlenme olduğu da bariz.
Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise bunu söyleyen insanların fabrikada çift vardiya çalışmaya zorlanan veya kenar mahalledeki evinden asgari ücretle çalıştığını işine saatlerce otobüs yolculuğu yapan insanlar olmadığı. Bu emekçiler meşgul değil tükenmiştir, yorgundur – ayakta uyuyacak kadar yorgun.
TIM KREIDER
Eğer 21. yüzyılda büyük bir şehirde yaşıyorsanız muhtemelen çevrenizde sayısız insanın size ne kadar meşgul olduklarını anlattığına tanık olmuşsunuzdur. Herhangi birine “Naber?” dediğinizde alacağınız yanıt ya “Meşgulüm bu ara” ya da “Bu aralar çok yoğunum” olur. Bu yanıttaki yakınmanın arkasına gizlenmiş bir böbürlenme olduğu da bariz.
Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise bunu söyleyen insanların fabrikada çift vardiya çalışmaya zorlanan veya kenar mahalledeki evinden asgari ücretle çalıştığını işine saatlerce otobüs yolculuğu yapan insanlar olmadığı. Bu emekçiler meşgul değil tükenmiştir, yorgundur – ayakta uyuyacak kadar yorgun.
23 Eylül 2012 Pazar
aurora borealis
geçen gece istanbul'da duyulan garip ses diye bir başlığın altında yazılanları okuyordum sözlükte. perşembe ve cuma geceleri birçok kişi istanbul'un farklı semtlerinde gecenin bir köründe anlam veremedikleri bir ses duymuşlardı. bazıları bu sesin jet uçaklarından, bazıları da vapur düdüklerinden yükseldiğini söylüyordu. en "bilimsel" açıklama ise bu seslerin güneşteki patlamalardan dolayı dünyaya ulaşan elektromanyetik dalgalardan çıktığını söylüyordu. bu açıklamanın bilimselliği şaibeli olsa da, istanbul'da, gecenin bir yarısı, benim de balinaların iletişim kurmak için çıkardıkları sese benzettiğim bir sesin duyulduğu kesindi.
nereden oraya vardım bilmiyorum ama elektromanyetik dalga denilince aklıma kuzey ışıkları geldi. sonrasında kuzey ışıklarının görüldüğü yerlerde benzer seslerin duyulduğunu, ve bunun da yine elektromanyetik hareketlenmeye bağlandığını öğrendim. youtube'da bulduğum bir videoda kuzey ışıklarının görüldüğü sırada çıkan sesleri duyabiliyordunuz.
bütün bunlar kanepeye uzanmış pineklerken yatma saatimi 3 saat kadar ileriye atmama sebep oldu. önce biosphere açıldı ve kuzey ışıklarının en güzel görüldüğü yer olan tromso'da yaşayan geir jenssen'in substrata'yı kaydederken kesinlikle bu seslerden etkilenmiş olması gerektiği düşünüldü, sonra kuzey ve güney kutbu, antarktika ve arktika hakkında okundu. kelimelerin etimolojisine bakıldı. google earth indirildi, arizona'daki kraterin görüntüsüne doğru uçuldu. gezegenleri, kuzey ışıklarını düşünürek mutlu olundu, böyle hep böyle bunları düşünerek yaşasam dendi.
antarktika'da en soğuk mevsim sıradında koca kıtada yalnızca 1000 insanın yaşadığını düşünmek güzel geliyor. dünyanın en soğuk yeri olduğunu ve hiçbir ülkenin toprağı sayılmadığını bilmek. evet bunlar huzur veriyor nedense. bir de biosphere tabii.
en sonunda da kuzey ışıklarını görmeden ölürsem eğer yanlış bir hayat yaşamış olacağıma karar verdim. bir gün göreceğim seni emin ol, aurora borealis.
bu şarkıda da tibet çalgılarını kullanmış biosphere. ama işte bütün albümde olduğu gibi, bu şarkıda da "o ses"i andıran bir şey var. israfil'in suru.
nereden oraya vardım bilmiyorum ama elektromanyetik dalga denilince aklıma kuzey ışıkları geldi. sonrasında kuzey ışıklarının görüldüğü yerlerde benzer seslerin duyulduğunu, ve bunun da yine elektromanyetik hareketlenmeye bağlandığını öğrendim. youtube'da bulduğum bir videoda kuzey ışıklarının görüldüğü sırada çıkan sesleri duyabiliyordunuz.
bütün bunlar kanepeye uzanmış pineklerken yatma saatimi 3 saat kadar ileriye atmama sebep oldu. önce biosphere açıldı ve kuzey ışıklarının en güzel görüldüğü yer olan tromso'da yaşayan geir jenssen'in substrata'yı kaydederken kesinlikle bu seslerden etkilenmiş olması gerektiği düşünüldü, sonra kuzey ve güney kutbu, antarktika ve arktika hakkında okundu. kelimelerin etimolojisine bakıldı. google earth indirildi, arizona'daki kraterin görüntüsüne doğru uçuldu. gezegenleri, kuzey ışıklarını düşünürek mutlu olundu, böyle hep böyle bunları düşünerek yaşasam dendi.
antarktika'da en soğuk mevsim sıradında koca kıtada yalnızca 1000 insanın yaşadığını düşünmek güzel geliyor. dünyanın en soğuk yeri olduğunu ve hiçbir ülkenin toprağı sayılmadığını bilmek. evet bunlar huzur veriyor nedense. bir de biosphere tabii.
en sonunda da kuzey ışıklarını görmeden ölürsem eğer yanlış bir hayat yaşamış olacağıma karar verdim. bir gün göreceğim seni emin ol, aurora borealis.
bu şarkıda da tibet çalgılarını kullanmış biosphere. ama işte bütün albümde olduğu gibi, bu şarkıda da "o ses"i andıran bir şey var. israfil'in suru.
19 Eylül 2012 Çarşamba
18 Eylül 2012 Salı
15 Eylül 2012 Cumartesi
mi?
Ve biriktirmeyi tembihleyen hayatımızda sıfır noktasına geri mi dönüyordum? Gerçekten ne kazanılmış bir hakkım, mülküm ne de kariyerim var. Aileden bir şey yok. Bir de üstüne insanlar kaybolabiliyor. Pek draması yok, normallerde. Ama bir akşam şişenin dibine biraz daha uzun uzun bakmak için yeterli..
11 Eylül 2012 Salı
sigara molaları (aka coffee breaks in 1st world countries)
sigara molaları ve tekrar, (repetisyon) günlük keyif ritüelleri; bunlar beni delirmekten kurtaran en büyük faktörlerden (en büyük dedim evet, iddialı, evet) olabilir. bu kadar keyif odaklı, pezevenk bi insan olmasaydım herhalde çok zorlanırdım şu yaşamda. iş günlerinde sigara+americano, sigara+çay, sigara+türk kahvesi, sigara+çay, sigara + soğuk neskayfe, sigara+bira şeklinde, kronolojik şekilde giden bir keyif takvimim var. bunlar gerçekleşmezse bir titreme geliyor. birkaç yıl öncesini düşündüğümde (yine iddialı bir cümle geliyordu sayın seyirciler ow) yemek yemekten eskisi kadar keyif almadığımı da görüyorum. varsa yoksa sıvı tüketimi. içmek ve işemek.
(yeter ki şu an yaptığım işi yapmayayım, blog postu da olur, her şey olur)
(yeter ki şu an yaptığım işi yapmayayım, blog postu da olur, her şey olur)
10 Eylül 2012 Pazartesi
bazen 2 (aka bazı şeyler)
"bazı şeyler düşünülerek değil, üzülerek öğreniliyor. ama öğrenilenden ve ne şekilde öğrenildiğinden asla bahsedilemiyor. kişiyi kişi yapan bilgi ancak böyle elde ediliyor. kaynaksız, kırıklık, üzüntü, elde edemeyiş, kaçırış, en büyük fedakarlıkların neticesinde en derin aşağılanış bilgiyi oluşturuyor. öyle ki insan bunları bildiğini bile söyleyemiyor, artık sadece öyle yaşıyor."
şule gürbüz röportajından
şule gürbüz röportajından
9 Eylül 2012 Pazar
take cover, brother
valla bu enerjiyi napıcaz bilmiyorum. bir kamikaze kıvamındayım. her an da kendime döndürebilirim bunu, süper oluyor, harika kafası oluyor, muhteşem oluyör, yine insanlık sevgim en üst seviyelerde.
8 Eylül 2012 Cumartesi
name it
we name it, so that we're not terrified by it. borders keep us safe.
old feiends came here tonight. this was a good old fashioned night.
6 Eylül 2012 Perşembe
bazen
bazen yapacak hiçbir şey yoktur bir durumla ilgili. tam anlamıyla hiçbir şey. dışarıdasındır. köşesindedir. ortasındadır ama sesin çıkmıyordur. çıksa bile durum seninle ilgili değildir. sen aslında o kadar büyük değilsindir. ne kadar akıllı, sezgili olsan da durum böyledir. sen kendini küçülterek de değerli kılamazsın. kapladığın yer bellidir. yalnızca öyledir işte. karşısında durup izleyebilirsin, arkanı dönüp başka şeylerle ilgilenebilirsin. ama o kadar. senin o anda ne yaptığının önemi yoktur. çünkü zaman her zaman kazanır. zamanın içerisinde bıraktığın iz kalıcıdır. insanların gözlerinde bıraktığın yansıma onlarda kalır. ayak izlerini silemezsin. kendini gölgenden daha çok bildiğini iddia edemezsin. işte böyle dünyaya güvenmek gerekir bazen. onların dünyası da seninki de büyülükte kıyaslanamaz. yansımanı önemsememek gerekir. sadece güvenmek gerekir. yaşamın büyüsü de kabusu da azıcık buradan gelir.
4 Eylül 2012 Salı
3 Eylül 2012 Pazartesi
günlük v2
her gün günlük tutmaya başlasam, sanırım tarihini en iyi yazabileceğim şeyler çay bahçeleri olurdu. bir patti smith - just kids olmazdı. yalnızca çay bahçeleri, çay, türk kahvesi, su, yapraklar, kitaplar, gazeteler ve çiş yapacak yer arama üzerine bir kitap. arada güzel arkadaşlarla yapılan sohbetler de hikayenin doruk noktalarını oluştururdu. ve elbette her günün bir playlisti olurdu.
bir de philip glass'i yazardım. kulaklıktan albümünü duyduğumda gayri ihtiyari başımı yukarı kaldırıp gökyüzünü iki taraftan pençe gibi kapatan dallara, onların üzerindeki yapraklara uzun uzun bakmaya utandığımı yazardım. çay bahçesinde "garip" sayılmamak için belli bir süreyi aşmamak gerektiğini, ama elbette bunun her kültüre göre değişebileceğini yazardım.
arkamda hüzünlü terlikler bırakarak denize koşsam diyorum. gerçekten önemli kararlar vermem gerekirken vermemeyi tercih edip, yoldan sapıp sahile çıksam diyorum.
güzel planlarım var. içinde insan ve yaşam pek yok.
ters duran bir balığım, ona düz dünyasından bakan başka bir balığım daha var. böyle içimde bakışan iki adet balığım, bir de neyse ki patti smith'im var.
bir de philip glass'i yazardım. kulaklıktan albümünü duyduğumda gayri ihtiyari başımı yukarı kaldırıp gökyüzünü iki taraftan pençe gibi kapatan dallara, onların üzerindeki yapraklara uzun uzun bakmaya utandığımı yazardım. çay bahçesinde "garip" sayılmamak için belli bir süreyi aşmamak gerektiğini, ama elbette bunun her kültüre göre değişebileceğini yazardım.
arkamda hüzünlü terlikler bırakarak denize koşsam diyorum. gerçekten önemli kararlar vermem gerekirken vermemeyi tercih edip, yoldan sapıp sahile çıksam diyorum.
güzel planlarım var. içinde insan ve yaşam pek yok.
ters duran bir balığım, ona düz dünyasından bakan başka bir balığım daha var. böyle içimde bakışan iki adet balığım, bir de neyse ki patti smith'im var.
2 Eylül 2012 Pazar
lan insanlar
valla elimdeki sorumluluk duygusunu bir başkasına devretmek istiyorum mümkünse. onsuz kafalar daha güzel o kesin.
yumru
ve emine sevgi özdamar, ne güzel, sade:
"kelime, eğer başka bir insana söylenirse, asıl o zaman kelime. yoksa insanın boğazında bir yumru. insanlara meramını anlatacaksın, onların derdini, kederini dinleyeceksin. işte kelime, asıl o zaman kelime."
"kelime, eğer başka bir insana söylenirse, asıl o zaman kelime. yoksa insanın boğazında bir yumru. insanlara meramını anlatacaksın, onların derdini, kederini dinleyeceksin. işte kelime, asıl o zaman kelime."
1 Eylül 2012 Cumartesi
çoluk çocuk
çoluk çocuk'u okuyup kitapta geçen şarkıları yankılatıyorum odada. bu dolunay bir işe yaramış gibi sanki. ilk defa çay bahçesinde otururken, nefesimi tutarmış gibi gözlerimin içine marmara'nın dalgalı görüntüsünü hapsedip evde tekrar dışarı salmayı başardım.
sakince karşıladım bu durumu. sessizliğin hoşuma gitmesini. yalnızca birkaç incir ve ekmekle doyabilmeyi. hafızam kötü olsa da eskilerden, en eskilerden sahneleri, dışarı çıkmak isteyenleri çağırma isteğimi.
mektuplar yazasım geliyor tanıdıklarıma, yakın tanıdıklarıma. bugün gördüklerim, olanlar. beşiktaş, eylemci başına düşen 3 çevik polisiyle kabataş, dolmabahçe'nin güvenliğinden geçerken bana "hanfendi telefonunuzu da bırakın" diyen polis, bugün keşfettiğim ve hızla tükenecek olan yagya şarkısı, havanın soğukluğu, ciğerleri dolduruşu, mevsimin ilk hırkası. çeviri yapamayaşım. bunları yazmak istiyorum. ve bütün bu durumu sakinlikle karşılıyorum.
patti smith "kendini ifade etme arzusu" demiş. böyle bir arzunun, yani kendini ortaya koyma, kendi yansımanı görme değil de, yalnızca ifade etme üzerinden bir arzunun varlığı üzerine düşünmemişim pek. varsa öyle bir arzu, az biraz tanımlar beni belki.
sessizlik güzel şey, istanbul'da az olsa da.
sakince karşıladım bu durumu. sessizliğin hoşuma gitmesini. yalnızca birkaç incir ve ekmekle doyabilmeyi. hafızam kötü olsa da eskilerden, en eskilerden sahneleri, dışarı çıkmak isteyenleri çağırma isteğimi.
mektuplar yazasım geliyor tanıdıklarıma, yakın tanıdıklarıma. bugün gördüklerim, olanlar. beşiktaş, eylemci başına düşen 3 çevik polisiyle kabataş, dolmabahçe'nin güvenliğinden geçerken bana "hanfendi telefonunuzu da bırakın" diyen polis, bugün keşfettiğim ve hızla tükenecek olan yagya şarkısı, havanın soğukluğu, ciğerleri dolduruşu, mevsimin ilk hırkası. çeviri yapamayaşım. bunları yazmak istiyorum. ve bütün bu durumu sakinlikle karşılıyorum.
patti smith "kendini ifade etme arzusu" demiş. böyle bir arzunun, yani kendini ortaya koyma, kendi yansımanı görme değil de, yalnızca ifade etme üzerinden bir arzunun varlığı üzerine düşünmemişim pek. varsa öyle bir arzu, az biraz tanımlar beni belki.
sessizlik güzel şey, istanbul'da az olsa da.
30 Ağustos 2012 Perşembe
tarihe geçirdim
esra..: yani sey
me: senin icin de
esra..: evleniyoruz.com
sitesi acip
roportaj filan verdilerdi
o tarz bisey heralde
12:09 AM me: ya esra
cidden
sakin sukun insanlar
do not disturb
bence
gercekten
su an bunu dusundum
esra..: nasil?
me: yani hani anlamaya calismak
iste boyle siteler acmak ve bunun icinde huzurlu hissetmek halini
yalnizca huzursuzluk mu yaratiyo o insanlarda acaba
12:10 AM halihazirda huzursuz insanlara mi dogrultmak lazim bu sorulari
gibi sorularim var
evlilik icindeki minik problemleri nasil cozersiniz
esra..: hehehe
ay evet
me: tuzluktan kavga mi cikti, endiselenmeyin
esra..: cikolata kursuna
12:11 AM ahahahahahah
me: gibi
esra..: gittim gecen gun yanlislikla
orad vardi oyle insanlar
me: kocanizruslarla takilan bir hayvan mi
bunu gormeyeceksin mesela haha
sakin birakmak lazim yani
editoryel tercihlerinden dolayi
esra..: haha
sahane bi gunundeymis ceren yineee
12:12 AM gulduruyordu bizi
.....
......
.....
cok aci esra
acilar icerisindeyim
12:18 AM yardimini bekliyorum
school of thought kurmamiz gerekiyo acilen
esra..: is plani varsa
ben varim
hahah
me: sana oyle gozuktururuz
esra..: school of thought
me: ben de manevi tatminler saglarim
icerinden
icerisinden
yuvarlanip gideriz
12:19 AM karl marx ve engels olamayiz ama
mesela dusunuyorum
esra..: ahahaha
me: holistic ve playful bir yaklaşımımız olur hayata
esra..: hedef
me: özellikle ingilizce kuruyorum
esra..: yukseltti
12:20 AM me: şimdiden makale yazdım
esra..: thelma
ile louse
me: yes
sosyal bilimlerde ortak makale eksikliği
bu da bir sorun
bize bahsedilen aysegul altınay tarafından
yepyeni bir school yükseliyordu ovalardan
12:21 AM esra..: (bu arada - food bank kurasim geldi bugun. burda var da. cope gidecek yemekleri alip fakirlere veriyolarmis.
(bu da yeni is planim)
me: muhteşem
bundan başlar ve bu iş planıyla alakalı olarak daha büyük sonuçlara varırız
her şeyi bu planın bir parçası olarak görebilirim
esra..: ama digerine daha cok ilgiliyim
hatta
psikanaliz ve
culture
seklinde bi workshop a yazildim bugun
me: diğeri?
esra..: hehe
me: oo güzeeelmiiiş
esra..: yartan ve suel
olarak
12:22 AM school of thought
baslatmak
me: evet suel ve yartan olcek
alfabetik
esra..: ceren ve esra olsun ya
soyadlarimizdan kurtulalim
......
me: altını doldurmak
çok çok çok iş
esra..: ya iste biraz
fazla ciddi aliyoruz bazen kendimizi bence
me: yaa di mi
esra..: yolda da dolabilir alti
me: dan dun yazıyolar
valla denemek denilen fiili öpüp başıma koycam
duvarıma yazcam
denemek
deneyim
dene
12:25 AM denediler
esra..: ahahaha
denemeler yazalim
ilk olarak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










