30 Temmuz 2011 Cumartesi

mayın tarlası surat, kuru ve sıcak bir hava, harika yemekli bir ev, this is ankara speaking, yarın istanbuldayız.

24 Temmuz 2011 Pazar

hrr

yazın, yaz mevsimini bulanın ve yaşatanın ağzına sıçayım denir değil mi? sıcağı arzulayan, kışın çok üşüyen, kapalı havalarda çok mutsuz olan insanları hiçbir zaman anlayamayacağım herhalde. şu anda HİÇBİR ŞEY yapamıyorsam, bunun sebebi yüzünü yaz güneşine çevirmiş olan ev ve yeterli olmayan ev içi esintidir herhalde. Hiçbir şey yapamadığımız bir mevsimi niye arzularız? herkes 3 ayını plajlarda, dağlarda, yaylalarda geçiriyor da haberim mi yok benim? bir araya gelirsek belki bu yaz mevsimini iptal ettiririz ha? ya da ben izlanda'ya taşınayım.

yaşasın fotosentez. yaşasın agresyon.
tüm yakınlar ya tatilde, ya iş için şehir ve hatta ülke dışında. döndüklerinde de çok az bir kısmının yüzünü görebilirim çok muhtemel. evde hassas ruhlu bir kedi ve onu eğlemeye çalışan ben varım. sıcakta hiçbir şey yapılamıyor, bilgisayar karşısında oturulamıyor, oyun oynanamıyor, kitap okunamıyor. tv desen ayrı fotosentezde. fringe berbat bir diziye evrildi, wire izleyecek yeterli dikkat süresine sahip değilim, bu amaçla indirdiğim light harry potter serilerini açasım yok. evde yemek yok, içimdeki aşçı izne ayrıldı. istanbul'u daha sıcak günler bekliyor ve ben sanırım tüm insanlıktan nefret etme noktasındayım. bencilliğin ve ben merkezciliğin sandığımdan daha yaygın olduğu kanısındayım. kış mevsiminde daha optimist bir bakış açım var muhtemelen.

favorim çay bahçeleri. kitabım ve ben oralardan çıkmıyoruz 3 gündür. buna rağmen hani hönkürsem beşiktaş'tan duyulur gibi bir sinire sahibim. kendimden korkuyorum. oh my god.

didem madak

"hiçbir takım tutmuyorum yıldızların takımından başka
bilirsin işte, 
erkekler büyük ayı, kadınlar küçük cezve"



Yüreğim pırpır olmuştu şiirleri karşısında, böyle kalem karşısında. Çok üzgünüm. 



21 Temmuz 2011 Perşembe

everywhere

everywhere dinlerken neden yazları bir iç oyma, içi havalandırıp tekrar yerine koyma isteği duyduğumuzu düşündüm. öyle bir kabarma ki damarların şahlanması, sıcak havadan dolayı her saniye tünellerden geçen kanın her damlasının hissedilmesi. fetiş artışı, fetiş görüntüler geliyor insanın aklına. "deli" aklı ele geçiriyor.

kış vücut duvarlarımızı daha iyi koruyor. kış olmayınca beden dağılıyor. vücut ısısını koruma çabası yerini koyvermişliğe bırakıyor. benim gibi olumlu libido sahibi olmayanlar çevreyi değil, kendini dağıtacak yer arıyor. mesela everywhere'in her saniyesi kalpte hissediliyor. bu kadar güçlü bir "karın patlaması" içinde olanlar bu hislerinin nesnesini bulamadıklarından ve zaten öyle bir nesne dünya üzerinde olmadığından kendilerini bir şırıngaya hapsedip tekrar kendilerine zerk ediyorlar. mesela nefesimi tutsam, yumruklarımı sıksam, gözlerimi kapasam, biriken enerji yaşlar halinde akarken belki de dağılır giderim diyorum. ah karanlık, vah karanlık.

eskiden olsaydı yapılacak şey belliydi. şimdi daha zor. hepsi otonom bir birey olabilmek içindi sayın hakim. şaman olduğumuz zamanlar geride kaldı.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

dogru soze ne hacet

"After meeting Nixon and Kissinger, Mao said: "I like to deal with rightists. They say what they really think — not like the leftists, who say one thing and mean another." There is a deep truth in this observation. Mao's lesson holds today even more than in his own day: one can learn much more from intelligent critical conservatives (not reactionaries) than one can from liberal progressives. The latter tend to obliterate the
"contradictions" inherent in the existing order which the former are ready to admit as irresolvable." (Zizek, from Living in the End Times)

bir çarşamba günü

4 gün boyunca evde kalamicam (sıcak), 4 gün boyunca çok konuşmayacağım (insan yok), 4 gün boyunca ben nereye sığınacağım peki?

kitap, soğuk içececek, sigara üçgeninde sinemalara, cafelere ve barlara.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

sıcağın kelime üzerindeki gevşetici etkisi

sıcak harfler arasındaki bağlantılarda esneme yapıyor. söyleme, söyletme isteğinde bir rehavete sebep oluyor. şimdi istanbul sporları dahilindeki bilmemkaçıncı haftamızda, bilmemkaçıncı günümüz ve hatta yılımızda sanki uzayda inertia halinde bir gök cismiyiz. hangi hızla başladıysak öyle devam, bir takım rutinleri yerine getirmekteyiz. mesela işe gitmem para kazanmamı, para kazanmam yemek yememi, yemek yemem enerji toplamamı, enerji toplamam da işe gitmemi sağlıyor.

bunun dışında anlık okazyonlar yaratarak sıcaktan kurtuluyorum. herhangi bir şeye yetişiyormuşum, herhangi bir toprakta gelişiyormuşum gibi hissetmiyorum. yaz öyle bir aktör ki hayatımda ancak onun etkilerini minimize ederek geçirmeye bakıyorum. yazı "arzu"layan insanları anlayamadım, anlayamıyorum. yazımız şehirde olduğu zaman pek bir şey anlayamıyoruz ki ondan, ne demeye yazlanalım ki?

12 Temmuz 2011 Salı

kırıkakorlar

radyo programının playlistlerine bakıyorum, messsela şu an matthew herbert'in mara carlyle'la birlikte icra ettiği nice dream adlı nadide cover çalıyor. öncesinde meg baird'i, man'i, anoice'u, manyfingers'ı ve daha nicelerini hatırladım. son dönemde fazlasıyla downtempo alanlara sürüklenmiş olduğumu fark ettim, bunda peyote'deki dj'liğin, sarı-turuncu ışıkların ruhumda yarattığı kalıcı hasarın ve en çok da paper yazmak için arkafonda dinlenen karanlıkların etkisi var sanırım. bu noktadan sonra idm, hafif tempolu, biraz daha tempolu elektroakustik ayağımızı güçlendirmeye karar verdim.

iki gündür akşamları müzik dinliyorum yalnız ve yalnızca. pek çıkmak, tıkınmak, dolaşmak da istemiyor canımız. öyle takılıyoruz.

oh rutin you're so sexy

bla bla bla, tünelde her yemeğin her seferinde herhalde yendiği o mekandan çıkıp tünelçaycısı adlı brandasından içi pişik olmuş mekana gidildiğinde, istenmediği halde soda söylenir, "selam vermeyeceğine selam vermek gerekli ama" çabasından iş listesine uzanan, yağmur yağması, güneşin perdeyle kapanması, kırkikindi yağmurları, öl yaz öl ihtiyacı insanı daha tam "özgür" vakti bitmeden işyerine sürüklüyorsa bunun adı vasfiye olsa ne yazar? ve şimdi işlerden iş doğuran bu yüce öğledensonrasaatlerinin rehavetinin işyerinin klimasıyla püripak, allakbullak, akpak edilmesinden doğan aksiyeteğ insanı saçlarındaki bandı çözmeye yönlendiriyor. ey paralel aktiviteler, bittiniz gittiniz, eh bir gelecekkaygısı zuhur ediyor bu ölümlünün süngerimsi gönlünde.  bir kitap olsa, sayfası açılsa, okunsa, olmaaz, o sebeple kendi kitabımı yazıyorum. şu an başladım, hazırım, devam ediyorum. bir geniş zaman, iki geniş zaman, üüç hoop sonda şimdiki zaman insanın karın tellerini hoplatacak bir ahenk içerisindeler. bu işin içinde bir tanrı olmalı.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

bir çin işkencesi olarak eski ben (2007 yılı değerlendirme raporu)

şimdi yine eski bloguma bakıp, vay anasını sayın seyirciler, dedim (ki bu espri ben küçükken aile meclislerinde sıklıkla yapılmıştır.)
2007 yılının özellikle ilk çeyreğinde tahviller ve bende ciddi bir sinir, asabiyet, isyan ve bunların yin'i olarak yaratıcılık mevcutmuş.
2007 yılında sefa pezevengiymişiz afedersin.
2007 yılında üniversite insanlarının taşınmaz varlıklarının ben ve arkadaş çevresi hayatlarındaki etkisini hala gözlemlemek mümkün. sıcak para akışı söz konusu.
yine 2007 yılında 2. ve 3. çeyrekte ciddi bir özyıkım söz konusuymuş. bağışıklık sistemime beni bugünlere getirdiği için tekrar çok teşekkür ederim.
2007 yılında çılgınmışız, nokta.
2007 yılı son çeyrekte % bilmem kaçlık beklenmedik bir büyüme yaşamışız.
2007 yılında parasızlık dediğim şey, ah zamane gençliği, hiçbir şeymiş be kızanım. sonrasında neler gördük, çarşının nabzını tutmak zorunda kaldık. (bkz.2009, amerika günleri)
2007 yılında radian, ben frost ve murcof piyasalarda dalgalanma yaratmış.
2007 yılı zormuş aslen de. neyse. dernek, okuldan dışarıdan ders alma vs. gibi sonuçsuz girişimlerimiz olmuş.

iyi ki de yazmışım, şimdi sorsan hiçbirini hatırlamıyorum, sokakta görsem tanımam, o derece.