21 Aralık 2010 Salı

how to erase oneself?

you can erase yourself first by erasing your mirror image. start with the mirrors in your house. do not crash them. we don't need any unnecessary scenes of violence. just store them away. next. start busying yourself with something that does not force you to make any physical movement. I mean, it should be something that puts you on hold for hours, feeds your imagination and give you the prospect of having a better life, i.e. "you can do anything in life" kind of feeling. this mysterious activity, or non-activity to be more accurate, will take your life energy away and you'll no longer understand how days are passing, or how life is going. and someday you'll wake up. hopefully to something better.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Hashshashin Chant

deliler için müzik yapan demdike sitare'nin, hashshashin chant adlı güzide parçası için jonny redman'ın çektiği klip. anksiyete eğilimlilere pek iyi gelmeyebilir. 

18 Aralık 2010 Cumartesi

chicago

new york'ta kirmizi koltuklar ve sari isikli, siyah elbiseli kadinlarin aksami geldi aklima. gecen yil, neredeyse bu zamanlar. 

ne guzeldi. 

17 Aralık 2010 Cuma

10 Aralık 2010 Cuma

ankara'da buharlasma var

ankara'da salondan gozuken caddede bir buhar tabakasi mi var yoksa yagmur mu yagiyor anlamak mumkun degil. kar yagmasi ama evsizlere yagmamasi disinda baska bir istirhamim yoktur hakime teyze.
yukarida bugun anamin gonderdigi kuslar da pek bir latifler. huzur soz konusu.

24 Kasım 2010 Çarşamba

yağmur

beklendi geldi.
şimdi karar ve eylem mekanizmalarının yavaşladığı günler içerisindeyiz. eyleme geçilemiyor, kararı vereceğiz ama ya batarsak, ya batarsak demeden de edemiyoruz. çünkü ev olduk, ev duvarları (vol.2) konulu bir takım düzenlemeler içerisine girdik. sildik süpürdük, yemekler yaptık. mfö de dinledik (mazeretim var asabiyim ben). apartman kapısına kulak kabarttık. bir takım şarkılar açıp eşlik ettik. camdan dışarı bakıp, keşke şu uzun beyaz bina orada olmasaydı dedik ve onun orada olmadığı zamanları düşledik bizler. boşluklarla boşlukları karşılaştırdık. ne ettiysen ve özellikle etmediysen dedik, zanlıyı teşhiş ettik.

bu da bana not olsun:
1-bir yazı
2-3 email
3-öykü

20 Kasım 2010 Cumartesi

corc dabılyu bush ve televizyon dünyasından esintiler

bu adam gerçek olamaz, olmamalı ama gerçek. jay leno'ya katılmış bu şahıs ve görev sırasındaki en büyük pişmanlığını/mutsuzluğunu soruyor leno the şaklaban, o da diyor ki saddam'da kitle imha silahı bulamamız. ama adamın kitle imha silahı bulundurma potansiyeli çok yüksekti. dünya o lidersiz daha güzel bir yer, diyor. jayciğim the yalaka da o amerikalılarda çokça görülen hafif ağır çekim süspansiyonlu alkışlama biçimi ve kafa sallayışıyla başkana hak veriyor. yani özetle bu adamın kitle imha silahı bulundurma potansiyeli bir sürü insanı öldürebilirdi diy mi? bu sebeple bir araştırmaya göre beş yüz bin, bir diğer araştırmaya göre bir milyon ıraklı öldü. gelecek nesilleri kurtarmak için. çünkü saddam bilinçsiz nükleerci, ama diğer nükleer silah sahipleri bu silahın kullanımı konusunda son derece erdem sahibiler.

18 Kasım 2010 Perşembe

oh shit

tiffany bozic'in bu çizimi ile kangding kay'in pruitt igoe (rise) adlı nadide parçası bu bayram gününde sinirlerimizin üzerinde bir takım oyunlar oynuyorlar.

aynı parçanın alva noto'lusu ben frost'lusu da var hem.











daha fazlası için: http://www.tiffanybozic.net/index2.shtml

money money money

su siralar parasizim, paralaninca diyorum, onemli bir kismini bir tatilde yesem diyorum. aferin bana. amerika kararini bu ay vermek gerekiyormus bir de. dunyadan haberim yokmus.

8 Kasım 2010 Pazartesi

kizilderililer

devlet bakani bilmemne kizilderili isadamlari ve iskadinlarini agirliyormus. kafile bir hafta turkiye'de kalacakmis. kizilderililer getirdikleri hediyeyi verirken, bakan da gulumsekteydi. bir de bakan onlardan soyle bir ricada bulunmus: kizilderililerin atalarinin turkler olup olmadiginin arastirilmasi. lutfen bu bir saka olsun, oteki turlu butun bu sevimliliklerin altinda ne kadar somurgeci, kizilderileri evcillestirici bir bakis oldugunu goruyoruz boylece. kizilderililer turklerin atasi olmasin sakin? bu nasil bir komplekstir biri bana aciklasin. kizilderililerin atasi olacagiz, sonra da kibrisin 'yavru vatan,' butun turki devletlerin de babasi oldugumuz listeye yeni bir kalem daha ekleyecegiz. biraz olsun rahatlariz o zaman belki.

kirik defter

daha bir sevdigim, gorece az daginiklik gosteren bir iki yazimi toplayayim, hem de beni yenilerini yazmaya tesvik etmis olsun dedim, sunu olusturdum: http://kirikdefter.blogspot.com/

6 Kasım 2010 Cumartesi

cuma

bir cuma gunu besiktas'a yapilan yolculuk. guzel bir yemek. ardindan minibusle taksime. oradan tunele yuruyus, cekilmesi gereken resimleri cektikten sonra besiktasa kadar tabamvay. tam besiktasta mp3 playerin sarji bitmisken hafif bastirmis sis ile nem ve agac kokularinin burnu gidiklamasi. dusuncenin yildiz parkina kaymasi. onun pesinden kir kahvesine kadar yurumek, orada bir yorgunluk cayi icmek, hava tam karardiginda o yokustan tekrar asagi inmek. sonra besiktasa ve oradan eve. ayaklar hafif yarali, sol bacakta cekmelere ragmen, yaptigim en guzel sehir tatillerinden biriydi.

3 Kasım 2010 Çarşamba

susanne ile gönülden tınılar

çok pis kafalar geliyor bana sayın seyirciler. böyle damarlardan gönüllere, oradan göklere uzanan bir takım patlak hissiyatlar. dünyaya isyan edesim ve benzeri. hiç büyümemiş olmak negzeldimi? çevirttirmesinler bana bence.

2 Kasım 2010 Salı

halay basi gramer

bir kelime digerinin kuyruguna, oradan digerinin kuyruguna oradan digerinin kuyruguna. sonra halay ekibini tamamliyoruz. boylece mesela ozne nesne yuklem, nesne yuklem ozne, yuklem ozne nesne olarak anlamli bir butun elde ediyoruz. bu butun iki ileri bir geri, arada eller havaya diyor. acayip dans ediyor cocuklar. ben de izliyorum. 

31 Ekim 2010 Pazar

mis.

arandel.. kimliksizligiyle burial'a, bazi anlardaki akiskanligiyla yagya'ya yakinsiyor, bir takim zamanlarda 2000'ler basi idm-tekno arasi denemeleri andiriyor. hatta d 9'da ben frost-radianvari bir vurus bile mevcut. bir suru benzetme yapilabilir, cok cok farkli uclarda da dolanmiyor album. ama karnimizi doyuruyor mu, evet doyuruyor. ozlemisim boylesini.

28 Ekim 2010 Perşembe

alternatif rapunzel

sonra rapunzele sormuslar neden saclarini kestirdin diye?
tepeme cikmasinlar diye demis.
ooooyk.

uyumadan once boyle sacmalik gelir mi insanin aklina.

andimiz

bir haberde bir ilkogretim ogrencisi sunu yapti, bunu yapti sonrasinda `andimizi` okudu diyor ve ben yeni fark ediyorum. bu kelime 1. cogulda kullanilmasi zorunlu olan bir kelime. andimiz yani, kufretmek istesen mesela, andimizin agzina sicayim demek, boyle sulaleye kufretmissin gibi bir his geliyor.

dunya acayip sey dostlar. bu ceviriden fenalik gelmesi de.

23 Ekim 2010 Cumartesi

authentic

that it seems like my own voice is broken. and within voices which are replicas to each other, it is hard to distinguish which one is the other (and which is mine).

AH! I need to wish, wish I needed.
"wanting."

22 Ekim 2010 Cuma

road signs

bu projenin ismi non sign 2 imis. kitsune noir'da gordum. amerika kanada sinirinin yol isaretleri, reklam panolariyla dolu olmasina karsilik ekip boyle bir tabela yaratmis.  [yokluk] hosuma gitti.

19 Ekim 2010 Salı

örtü

gece iyiyse örtmek için, gündüz korkutuyor. amaçlara uygun olduğundan belki, amaçsızlığa çok iyi gelmiyor gündüz. aradalığa da. ancak ışıkların sönmesini beklemek lazım iki kutuplu düşünmemek için. bir amaç uçtu elden bugün, 3 aylık plan program (ki yeterliydi, yıla vurulması gerekmiyordu) uçtu gitti. emek çöktü. şaşkınlık baki kaldı. kızılamadı, üzülünmedi de. öyle kaldı işte. salladım aslında da. da da da. önemsemiyorum aslında da. öyle küçük bir şeyler yapma, küçük değişiklikler, bir takım düzenler, bir takım düzensizlikler düşünmüştüm. belki çöken bilgisayara bir çözüm. kimseye açıklama yapmayacak kadar küçük bir yaşam. sonra her şey durulduğunda biraz yazmaya odak. arada sinemaya, bir şeye kaçabilecek kadar para. şimdi biraz fark ediyorum. hani emek olmasa arada, saatler olmasa iyi hoş. ama kötü oldu.

16 Ekim 2010 Cumartesi

bakılacak, dinlenecek



















bakılacakta bu var:petros efstathiadis, series.

dinlenecekte bu: asfandyar khan'ın kışı haber veren albümü: snow makes things perfect. hatta suradan ucretsiz indirilebilir.

11 Ekim 2010 Pazartesi

susanne 2

günlerimi meşgul eden albümden bir şarkı. grooveshark'ta yasaklıların arasına girdiğinden, ancak dns ve püsür gibi şeyler yapabildikten sonra çalınabilmekte ancak. ama buraya da eklemem lazımdı, yayılmacı bir politika izliyorum.

10 Ekim 2010 Pazar

susanne sundfør

ah hanne hukkelberg gibi. o zamanları hatırlatıyor biraz. nasıl güzel gelmelik kulağa şu havada. black widow ve lilith arası gidip geliyorum. dinlemekten ilerleyemiyorum. ilerleyince de bu sefer oralarda biraz duraklayıp oyalanıyorum. kışın geliyor olmasına seviniyorum. bir sebebim oldu gelen soğuk günleri beklemek için.

"waiting for a bullet, I feel so alive"

4 Ekim 2010 Pazartesi

benoit effect

şu anda çevirdiğim makaledeki "reality effect" misali bir benoit effect var. sanki bir anda duvarları kaldırıyor, bir kulaktan his alınıp, diğer kulaktan veriliyor kendisiyle. ve her albümde bu etkiyi nasıl oluşturuyor bir türlü çözemedim.

benoit ile ilişkilendirebileceğimiz bazı nesneler ve sahneler var:
mesela paloroid fotoğraf.
mesela güneşin batması.
mesela güneş batarken yapılan yolculuk.
mesela bisiklete binmek.
mesela st.louis'te metroya bindiğim o gün: sanki kulaklığı çıkartırsam dağılacakmışım gibi, bu sefer de tutan, devamlılık hissi veren bir tını işlevi görmüştü.

sevgili benoit, genç benoit. belki bir miktar nick drake, belki uzaklardan bir syd barrett, daha yakından elliot smith var sende. bazen de windy& carl'daki gibi bir akışkanlık ve grouper'deki pus. bir de sendelik var müziğinde işte bu sahneleri, nesneleri akla getiren. henüz tam çözemedim ne olduğunu. sarı renkle ilişkisini kuruyorum ama henüz doğru kelimeyi bulamadım. (ve ne ilginc simdi album kapağına bakarken o sarının karşıma çıkması)

zincirlikuyu

yarın gideceğiz bakalım. dün konuşuyorduk c. ile, 1 yıl geçmiş olması ve bunun üzerine, kendimize ve zamana isyan edercesine, aslında biraz da, nasıl olur da 1 yıl geçmesine izin verilir, veririz? gibi bir soruydu belki de bizimkisi.

bunun dışında bilgisayarım patladı. (burası bir süredir bi günlük formatı aldı, daha tematik-sıkıntılarla ilerliyordu halbuki neyse.) sonra en son bir pcyi yıllar önce açmış olan ben laptop açma işine giriştim ve elbette laptopın küçük bir parçasının kopması, bir vidanın yalama olması gibi sonuçları oldu. elektronik vb. aletlere karşı nereden edinildiği belirsiz bir özgüven mevcut burda, her türlü küçük problemi halledebileceğime dair bir hissiyat , kaynağı belirsiz. neyse en azından ilk önce registry i silip bilgisayarı biraz oh'lattık (ben ve ben) sonra debugger çalıştırdık, mavi ekranımızın sebebini öğrendik, her ne kadar trilyon tane şeyden kaynaklanmış olabileceğini görsek de, hiç olmazsa az derece zafer hissini tatmin etmemizi sağladı. özgüven diyince de dilin ben'den biz'e doğru kayıyor olması da manidar.

sabahları bonobo, yeni albüm hoş esintiler kaynağı.

1 Ekim 2010 Cuma

düz kafa

en nihayetinde şehr-i istanbul ve bilimum müziklerimize döndük. izmir'den uçağa biniyoruz, sabiha gökçen'de inince bir havada gri, binada gri, betonda gri ile karşılaşınca, buna iett şöförünün hayata küşmüşlüğü ve bu sebeple otobüsü geç kaldırışı eklenince insan hayıflanıyor tabii döndüğüne.

yeni albümler serisinin peşine hemen takıldık. I'm not a gun, benoit pioulard, m. ostermeier ve bonobo'nun yeni tınılarını değerlendirme fırsatı bulduk. hiçbirisi hayal kırıklığı değildi, bir de üstüne ostermeier hiç fena değildi. ama rateyourmusic te bunların hepsine yine 4 yıldız dizeceğim yine. 3,5 altındaki albümleri oylamaya değer görmüyorum, e öyle olunca öyle oluyor.

bunun dışında hafif akşamdan kalmadık, yorgunluk ve sonunda çeviri yaparken bir cümleyi otuz kere okumak olunca, haliyle insan pek kafasız hissediyor kendini.

neyse. kendimi teselli ediyorum E3kiel ile bir de bir iki filmekimi oldu mu bir bluz bir hırkaya talim olduk mu ekim ayı guzeldır.

bu da çok düz bir post oldu, aynı kafam gibi.

ha bir de çok efektif çeviri yapıyomuşum gibi eski bloguma baktım biraz. bir ara gidip gelmişim hakikaten, hatlar bayağı karışıkmış, ama bana öyle geliyor ki her hal şu çeviriyi 392892834 kere okumamdan daha iyidir.

3 ekim

tarih karmaşasına bir son vermek lazım diy miy.

28 Eylül 2010 Salı

sitedeki emekli hohgeneral ve fizik profesoru insan

bugun kendisiyle tanistirildim. tanistir beni demis babama. (burada baba kiz saadetindeyiz, anneyi gonderdik) bana amerika'ya gitmemi ve onlarin yontemlerini ogrenmemi tembihledi, onlarin yontemlerini ogrenip ulkeye donecek ve burada calisacakmisim. yalniz plansiz olmazmis bu isler, bir stratejim olmaliymis. sonra gerekirse yardim edebilirmis bana secret service e falan girmek istersem. yalniz bir milliyetci gibi calismam gerekiyormus. tabii dedim oyle yaparim.

bir de iki is yapan herkesten kuskulanildigini soyledi, bu minvelde homofis gibi seylerden anlamadiklarini soyledi (onlarin). diger kriptolari henuz cozemedim.


bu da boyle bir animdi iste.

26 Eylül 2010 Pazar

memba suyu ve kaplıca

bugün burası fırtınalı. dalgalar kumlara dik geleceğine teğet geçip paralel çiziyorlar. balkonlardaki her şey sağ tarafa doğru uçuyor, bir balkondan diğerine, sonra sağdaki çam ağaçlarına konuyor.

böyleyken denize gidip kitap okumak ve yüzme hayalleri yalan oluyor, anne telefon ediyor. haydi diyor gel kaplıcaya. olur diyorum, o sırada gazete okumaktayım, çalışmadan kaçalım kaçabildiğimiz kadar. gidiyorum kaplıcaya. biraz kaka kokuyor ortalık evet. suyun şifasındanmış açıklama geliyor. bilimsel veriler duvarlara asılmış. envai çeşit hastalığa iyi gelen bir suymuş bu. ama insanın suyla bağdaştırdığı duruluk, şeffaflık beklentisini gözden geçirmesi gerekiyor önce.

sonra içeri ve dışarı havuz olarak ikiye ayrılmış bölmelere sahip bir sera içine giriyoruz. dış bölümde kadınlar suyun içinde zıplıyorlar, sağ sol, sağ sol, hareket ediyorlar. su ağır, su seni dibe batıracak cinsten. bir de dışarıda fırtınamsı rüzgar olmasına rağmen, su yine de sıcak geliyor.birileri geliyor, anneme. aaa kızın mı? evet kızım. babasına benziyor ama. oğlan anneye kız babaya... evlatlık mıyım acaba diye sorgulatacak cinsten. teşhissiz kalırsan n'aparsın meçhul.

25 Eylül 2010 Cumartesi

takla atmak

ve ayrıca, uzun bir kıştan sonra denize ilk girildiğinde, daha henüz vücut deryaya alışmamışken, öne doğru su içinde atılan bir takla sonucu karında oluşan o hisse bayılıyorum. hem denizden fazlasıyla uzak kalmış olduğumun göstergesi, hem de bir şekilde her seferinde kıkırdatıyor beni.

halide

biyografisini okuyorum halide edip'in. öyle biyografiperver değilim ama çalışlar'ın kitabı keyifli ve hatta ilham verici. büyüyünce halide olucam.

"Hiç kimse ülkesini benim sevdiğim kadar sevemez, ancak, hiç kimse ülkesini benim eleştirdiğim sertlikte eleştiremez. Bu katliamların lekesini de milletimin üzerinden hiçbir şey temizleyemez."

Halide Edip, ermeni tehciri ve kırımı üzerine.

dediği gibi kimse silemedi.

24 Eylül 2010 Cuma

nefret odağı ingilizce kelimeler

artık nefretim kalbime sığmaz oldu. İşte Türkçe'ye çevrildiklerinde dünyalarını şaşıran, kesinlikle buralara ait olmayan kelime dizisi:

embedded
engagement (ve to engage)
to invoke
to entertain (eğlendirme dışındaki fikir üretme, bir fikri kafada çevirme anlamında kullanıldığı zaman)
to mark (bunu mesela this historical moment was marked by bıdı bıdı gibi düşünmek lazım mesela)

bir de tabii birbirinin yerine geçen ve kesinlikle çevirirken standardizasyona izin vermeyen kelimeler mevcut, bunlar genelde sıfatlar ve güzel, şaşaalı, harika, muhteşem anlamına geliyorlar özetle, mesela glorious mesela magnificent, mesela splendid. hepsi muhteşem)

22 Eylül 2010 Çarşamba

koçayak

bir koçun kafasını sevmektense ayaklarını seveceksiniz. öyle sıkıp bırakacaksınız o ayakları. özellikle sabah uyandığında kafasıyla çok meşgul olmayacaksınız. o noktada sevimli ayaklar ise sabah mahmurluğunu atmak için sabırsızlanıyorlardır. beni dinleyin siz. ayakları sevin.

20 Eylül 2010 Pazartesi

18 Eylül 2010 Cumartesi

sonraki

vakit kaybetmemin sonraki ceren'lerden acısının çıkacak olması düşündürücü. henüz o ceren gerçek değil, hatta bir takım hücrelerimiz ölüp yerlerine yenilerini yaptığından da farklı birisi olacak eğer bir beden ve yalnızca bir beden isek. ve işte insana dair en büyük mucize ise kendisiyle ilgili, hayatla ilgili, diğerleriyle ilgili, hikayelerle ilgili bir devamlılık algısının olması. bunun için sol lob'a ne kadar teşekkür etsek az. o olmasa geçmiş ve gelecek ne olurdu?

yetiştiremedim. sonraki c.'den özür dilerim. her şey bunun içindi. şimdi bavul hazırlamalıyım.

17 Eylül 2010 Cuma

saturnian cycles

that it says it comes only in two hundred years. that I pushed myself to the last point in order to create my self anew. that my first cycle is over and the second one is coming over. that I should be wary of the dangers awaiting me. that the new one is all about responsibility and hard work. I am asking myself, am I over? Could I ever be over? Can I accept the things as they are and move on... Ironically to the business circle. Aka my second cycle.

14 Eylül 2010 Salı

havuz


Gece eve geldim. Yıllardır bu tür davetlerde giydiğim elbisenin eskiliğinden utanıp sırtımı duvara yasladığım bir akşamdı. Öncesinde kendimi aynanın karşısında, biraz bıkkın görüyorum. Saçlarımı toplamak için de çok çaba göstermedim.

Bugün tatildi. Bir şey yapmam gerekmiyordu. Ben de buna uygun olarak, ilk sigaramı içme telaşıyla kalkıp, kendime bir kahve yapıp, sonrasında havuzu izlemiştim camdan. Temizlenmiş olsun olmasın, sabah güneşinde duru görünüyor havuz.

Gece zordu. Sabaha karşı uyudum. Tam uykuya dalacakken, düşmenin sınırında beni geri çağıran planlar, düşünceler. Başını ve sonunu kaybettiğim cümleler. Bir ara ışığı yaktım.



Şimdi fark ettim de eğer camın karşısındaki ağaca geçersem ve bırakırsam kendimi havuza, uyuyabilirim.

13 Eylül 2010 Pazartesi

ankara blues

greg haines çalıyor günlerdir burada. greg haines sevgimi anlatabileceğim bir mecra, bir yer olmaması çok garip. hani bir türlü dilde o çeviriyi yapamamak. bu aralar kendimi ingilizce sözlüklere vermiş olduğumdan aklıma ilk gelen kelime: suicidal.
hani klasik modernite sancıları. ekrandaki kalabalık, ondan doğan boşluk. bilgisayar başında iş yapıyor olmanın mahkumiyeti. bir de greg haines.
hiçbir mecranın da ne halde olduğumdan haberi yok. ben anlatamadım çünkü. dedim ya, dili bulamadık diye.

sonra yağmur da yağmuyor dışarıda. sonra altımızda minderler yok, sırtımız yere yapışık değil, tavana bakmıyoruz.

kavanozda karpuz

11 Eylül 2010 Cumartesi

günün fıkrası

çok ilginç tartışmalar dönüyor bu memlekette. sınav sorularının çalınması, kimlerin kimlerin çalması, bir yandan da askeri-sivil vesayet tartışması, referandum sosuyla devam etmekteyken (politika mutfağında da böyle füzyon görülmedi hakikaten) bu meseleler öyle bir hale geliyor ki gittikçe hücrelerimize nüfus ediyor, kan akışımızı etkilemeye başlıyor ve öznelliğimizin seçici geçirgenliğinden gittikçe daha fazla şüphe duymaya başlıyoruz.

ama en son favorim ise cemaaaaat (a'daki bu vurguya bayılıyorum) var ya da yok, kadrolaşmaya inanmıyorum ama bir cemaat var tartışmaları. onlar bir numara. bir kısım yahu kadrolaşmayı görmüyor musunuz diyor, diğer kısım ise bu memleketin sorunu yeterince sivilleşememek, militarizasyon, savaş derken siz meseleyi nerelere çekiyorsunuz, odağı kaydırıyorsunuz diyor. hatta r.mar. tarafta bır yazı yazmıs, ınanc ozgurlugudur bu gıbısınden. hakıkaten haydi sorunları karşılaştıralım dansından dolayı çok eğlenmekteyim. sanki ikisi bir arada yürümezmiş, sanki asıl buyuk derdı bulmamız gerekıyormus gıbı. cemaatcıler mılıtarızasyonla ılgılenırken bır sure onları rahatsız etmeyınız demek gıbı bır sey bu. gercekten ınanılmaz atlayıslara sahne olmaya basladı guzel turkıyemız. ki orhan miroglunun da bir yazısında yaptıgı karsılastırma gibi, faili mechullerımız mı onemlı olan yoksa cemaat denilen sey mı (bunu da havcının son cıkan kıtabı uzerınden kuruyor). yazıda bunu vurguladıgı ılk anda dank etmemıstı bana hatta. sonra bır aydınlanma yasadım ve gozlerıme ınamamadım. kimin mağduriyeti daha büyük? demeye getiriyordu.

10 Eylül 2010 Cuma

yıldırım

her birini aynı anda hem merkeze, "biz"e doğru, hem de onun dışına iten bir güç. beraber büyüme, çocukluk anıları, yüzünün ucundaki kıvrımın neye denk geldiğini anlamaktan doğan bir bağ. aynı deli anne babaya sahip olmanın, onları kendine hem iterek, hem de çekerek otoritelerine karşı durmanın getirdiği bir benzerlik. beraber hem duramama, hem de bir çekim gücüyle o "beraberliğe" yeniden koşma. bir kardeşlik işte aslında. kardeşlik. beraberliğin de ayrılığın da imkansızlığına denk.

asla kurtulunamayan bir zincir gibi kendini anlamdırma süreci. en yakın, en ayna. ve hep de o aynanın yok olması isteği ve hatta bazı anlarda da ondan kurtulma. zaten bahsedilen ayna da kırık dökük, simleri dağılmış.

dördünün fotoğrafına bakarken bunlar geliyor. komik bir gerilim, bir oyun, çevreye yansıtılan kendinden bıkmışlık hep var. gerilim kendini ancak ölünmeyeceklik üzerinden var ediyor. ve ölümde kırılıyor aynalar teker teker. oyun bozuluyor. dört kişiyken küme ikiye bölündüğünde kimse yalnız kalmıyordu.

ben kardeşsiz bir gözlemciyim. o fotoğrafı izliyorum. her parça bütünün yansıması ama, o parça gidince bütünün de değiştiğini bilerek, hem dışarıdan hem de içeriden konuşuyorum.

özlüyorum bir de biraz utanarak, sanki hakkım değilmiş gibi. belki de neyi özlediğimi unutacağım günlerin korkusudur.

3 Eylül 2010 Cuma

o deadly greg haines

o deadly greg haines.
ben bir dilin ucunu ötekine bağlamaya çalışırken, tam da sakin olunması gereken bir anda "marc's descent" ile içimdeki asansörleri yeraltına indiriyorsun.

o greg haines.
you're remanding me of a lost intimacy.
of a disastrous fall
a terrifying descent
that is hard to translate
into any language
that is known to men.

1 Eylül 2010 Çarşamba

çevirmek

konjonktivit sağolsun, biraz ekrana bakmak zor. dolayısıyla çeviri de. bu uzun vadeli projelerde uzun vadeli soluklar gerekiyor insana. nasıl uyuyasım var şu saatte, ama günlük 4 sayfalık çeviri yapma borcumu ödemem gerekiyor. 3 yapabilirsem yine şanslıyım diyelim. artık superego olarak c.a şeklinde bir durum oluştu. çalışılamadığında tepede bir göz olarak belirip bana işkence ediyor arkadaş.

ek: bu makalenin sahibine kocaman bir "fuck you" göndermek istiyorum, böyle ciğerlerim çıksın söylerken yüzüne yapışsın istiyorum.
yeni filmimin başrolünde onu oynatıcam.
akademik jargon manyağı 2/the revenge of the translator adlı filmin başrolündeki akademisyenin dünyası bir gece gelen telefonla tamamen değişir. akademisyeni arayan ve kendini bir çevirmen olarak adlandıran gizemli ses, akademisyenin bir makalesini değiştirmesi için ona 24 saat vermekte, aksi halde onu ve ailesini öldürmekle tehdit etmektedir. hayatı boyunca edinmek için çok uğraştığı akademik jargonu bırakması gereken akademisyen, bir gecede bu jargondan kurtulabileceğini sanır. ama bir süre sonra anlar ki bu sandığı kadar kolay olmayacaktır. jargon artık beyin hücrelerine işlemiş ve ona eski benliğini unutturmuştur. başroldeki kahramanımızı zor saatler beklemektedir...

oh oh oh oh

sıkılmicam ben bu işten galiba. evet üzerime çok geldiniz, itiraf ediyorum. içimde naif mi naif, duygusal mı duygusal, hayalperest mi hayalperest (türkçe mi? galiba, devam...) bir "yok" var. o yok'umu gece saat 12'de müzikler odasından kaçırıyor. yokum odasındayken yok olduğunu anlamıyor ama dış dünyaya çıkınca yok oluyor. yokla müziğin bu süregelen ama imkansız aşkında tek bir dileğim var, o da odasını yeniden dekore etmek. ona müzikten duvarlar öreceğim, böylece müzik ona, o müziğe bakacak. az çok, var yok geçinecekler. gece müziğin yok'a anlattığı hikayeler, aksiyonlu bir filmin sonunda duyduğumuz o rahatlatıcı müzik gibi olacak. bu rejimde önceler sonlarda yok olmayacak. hikayelerin hepsini seveceğiz, koruyacağız ve kollayacağız. yeter ki tek gerçek yok olsun.

bir hikayemiz var bu gece yeni bir albüm keşfiyle ilgili. müziğin yok'a hiç anlatamadığı bir hikaye bu. nasıl anlatması gerektiğini hala bilmiyor. belki bir gün anlatabilecek, onun öyküsünü yazabilecek, böylece yok uykuya dalabilecek ve rüyasında o öyküyü görecek.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

çay sigara

çay içerek sigaranın ciğerlerde oluşturduğu ağrıyı sıcaklıkla bastırmaya çalışmak.

24 Ağustos 2010 Salı

Z

çok acayip bu sıcaklar, kavrul kavrul midelerin içindeki bükülmeler kırılmalar. şarkılarla harekete geçen feci depremler. ateşle suyun imtihanı. koca bir vücut coğrafyasında esip giden rüzgarlar. ama en çok da karın bölgesinden dışarı sızan bir sabırsızlık. ki o sabırsızlık zigzaglar çizerek dışarıda akan müziği tutup içine hapsediyor. bir fikre tutunamadan midede duramıyor, hissinin kaynağını bulamıyor. albüm üzerinde şunlar yazıyor: blonde redhead sağlığa zararlıdır.

my plants are dead

she hated nostalgia. when her plants were dead like in the old days, it was this feeling that devoured her.

22 Ağustos 2010 Pazar

21 Temmuz 2010 Çarşamba

dugong















dünyada böyle bir hayvan var, ankara akşamları ayak parmaklarını üşütecek kadar soğuk ve bu balkonda parmakları üşütürken bir insan, bir dugong okyanuslarda dolaşmaya devam ediyor. mutluluk tanımı çıkar bundan, benden söylemesi.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

white chalk 2

proust'un madelaine'i gibi, beyaz tebesir orta 3 mezuniyetini getirdi bir anda. tamamiyle unuttugum bir aninin `hissi` kendisinden once geldi. o ilk ergenligin garip heyecani, umut ve bir donemin kapandigi algisinin bir aradaligiyla, kahverengi bir elbise icinde gelen yazin beklendigi bir zaman. yanlislikla hepimizin buyudugumuzu anladigim bir kayip ani, bekleyenin bilinmezliginin getirdigi sanci. yesil cimenler ve ankara aksamustusu.

white chalk'da da ellerindeki kanla cimenlerde yuruyen bir kadin.

make me bad/in between days

dun istanbul sularini terk edip ankara bozkirina kendimi kaptirdiğım zamanlarda bu şarkıyı neden seviyorum sorusuna bir yanıt arıyordum kendimce ki buldum. öfkeli aşık ve yakaran aşığın atışması robert smith ve jonathan davis'ın seslerinin tek bir kisinin sesine donusmesiyle "hastalıklı" hali yansıtır bir hava yaratmış, lezız.




14 Temmuz 2010 Çarşamba

karen elson, sıcak

Taşlar sıcak
Bazıları keskin
Yaralanmış ayaklarım var benim.

Utandığım kısa dizelerim
Dipten kesilmiş tırnaklarım
ve ayası kızarmış elim.

Bir de tuttuğum yaprak
etraf toz toprak
yalpalamak yalpalamak.

1 Temmuz 2010 Perşembe

yumyumyum

moderndik ve yalnız,
postmodern geldi, parçalandık.
elimizde kalan dertsiz yalnızlık.

22 Haziran 2010 Salı

16 Haziran 2010 Çarşamba

evde kimse yok mu

gece calismak insanin kafasinda donen dusunceleri bir turlu atamamasi ve uyumamasiyla sonlaniyor. sonra uyaniliyor, balkonda bir sigara iciliyor.

bu durumda evi cevreleyen apartmanlarin hepsinin balkonlarinda yine gece uyuyamamis ve sigara icen insanlara rastlarsam eger bu varolussal bir probleme isaret etmez mi?

ama eminim simdi uykularinda donenlerin bir kisminin uykusu hafif, bir kisminin derin. yarin bu yazi hala var oldugunda uyanmis olacaklar, sonra yarin aksam tekrar uyuyacaklar.

su anda buna bile sasiriyorum neredeyse, garip bir yerden, karnin ortasindan gelen bir hisle neye sasirdigini tam bilemeden sasiriyor insan.

12 Haziran 2010 Cumartesi

halem tengerim

canım benim canım benim senii ben pek çoook pek çok severim. geleneksel ifade biçimlerini aşmaya yönelik hale, yapıtın deneyimlenmesini isteyen hale, ilerleme ve uygarlık eleştirisi hale, düşsel yönü ağır basan hale, hatice'nin hikayesi hale. halekızıhale. bir de hakkında yazdırsan hale. barbunya yaptım, gel yiyelim hale. beraber osmanlı devleti'ne gidelim.

6 Haziran 2010 Pazar

güle güle kuşadası

kuşadası satılıyormuş. eskiler elden kaçıyormuş. kolye yaptığım çam ağaçları, bisikletle tüm yollarını gezdiğim siteler, saklambaç oynadığım minik meydan, heyecanla beklenen mektuplar, karşıma çıkınca şaşırtan çocukluk arkadaşları, dedemin poğaçaları, anneannemin komşuları, babaannemin akşam çayları, bileklik sattığım pazarı, ilkbahar yağmurları, sabah kahvaltıları, şeftali tarlaları, tavla turnuvaları, üst katta zeynep, bizim katta dilek, takma isimler, kurduğumuz çocuk çetesi, ilk denize girdiğim yer, ilk araba kullanışım, garbage eşliğinde okunan tolstoy romanları, ergenlik sancıları, kapkara olununan yaz sonları, uzun bir yolculuğun sonunda akşamüstü sıcağında gelen sevinç, sabırsızlıkla beklenen deniz oyunları, bebekliğim, çocukluğum, sonsuza kadar süreceğini sandığım her şey.
çok üzüldüm.

27 Mayıs 2010 Perşembe

mutlu olmak varken

bu fer düz mutlu olmak varken bu dünyada şarkısını ilk duyduğum külüstür gününü hatırlıyorum. İlk gidişimdi oraya, böyle türkçe türkçe, müzik müzik ardarda ne güzel çalıyorlar demiştim. sonra bir de bonus ezgi'nin günlüğü coverı.
bir de işte bira içiyorduk o gün. muhabbet güzeldi. ısıtıcısız sigara içilebilen zamanlar.

bu şarkıyı sevmiş olmasam anılarımın benim olduğumdan şüphe edicem. o gün bira içiyorduk da sanki hiçkimse yoktu orada, ben bile yoktum sanki. muhabbet güzeldi, ama hatırda konuşulan yok. önemi de yok.

geceler geldi dayandı kapımıza. tek olan bu.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

malzemenin belleği

Biraz okudukça anlıyorum ki malzemenin de belleği var. Nedense eşyanınki geliyor insanın aklına ilk. Sonlanmış olandan, eşyadan farklı olarak malzeme (bazen kendisi de bir sonluluk teşkil ediyor) temsil ettiği, hatırlattığıyla o kadar geniş bir alana gönderme yapıyor ki. Taş, cam, kum, kurşun gibi şeyleri ne kadar çok şeyle ilişkilendirebilirsin. ve bunların bütününden bir iş yaptığında, bu malzemelerin birçoğunun da söyleyecek sözü oluyor böylece. Biraz kelime gibi, ama ondan daha da yoğun. Malzemenin metaforu olur muymuş?

Handan Börüteçe'nin işi de hoşuma gitti. Kır-Gör, 85'te sergilediği. Neolitik zamandaki evlere benzer bir ev yapıyor ve kutsal simgelerin yerine televizyon ve video yerleştiriyor. Ölülerin konulduğu yere de çöp. Belki eleştirisi çok direkt, çok bilindik. Ama bir de işin kendisini görmek gerekiyor tabii, arkeolojiyle bugünü o şekilde birleştirmesi parlak, vurucu olmuş.

20 Mayıs 2010 Perşembe

indir bakalim cocugum

erken yatani kediler kovalar, sonra ust kattaki tikir mikir, mirmirlar uyandirirmis.

boylece `tovbe!` demeden, gece tirnak kesmeleri dinlemeden, buyuklerimize basvurmadan, kucuklerimizi kayirmadan indirilcekler album listesi hazirlanirmis. buraya konurmus ki, 2010 yili verimli, lifli, bagirsak sendromsuz gecsin. muzikle hayati sindirelim, hayati kuyrugumuza takalim, o degil biz onden kosalim. kopekler gibi şen, bir takim kedilerimiz gibi kumlari eseledikten sonra uluyalim. kamuoyunun oybirliğiyle seçtiği, kıyıda köşede kalmamış ama henüz tınılmamış albümleri indirelim.

tha national - high violet
the tallest man on earth - wild hunt
flying lotus - cosmogramma
four tet - there is love in you
owen pallett - heartland
gonjasufi - a sufi and a killer
bonobo - black sands
nick cave and warren ellis - film score
65daysofstatic - we were exploding anyway

17 Mayıs 2010 Pazartesi

hatirladim



















bir de beni 2007deki bienalde cok etkilemis olan vahram aghasyan'in resimleri var. murcof'la guzel gidecek fotograflar. onlari da tekrar kesfedince eklememek ayip demek.



















oda

kucuk bir duzenlemeyle sari isik altinda pembelerin daha da pembelestigi, sanki yatakta yatinca butun dertlerin ucup gidecekmis gibi durdugu ve koseden patti'nin baktigi bir odam oldu. elbette acilacak kutular, atilacak ivir zivirlar var. onlar da bir dahaki girisime.

13 Mayıs 2010 Perşembe

ani setyan

ani ile ilgili bilgi bulamamak beni iyice mi delirtti? güncel sanat gündemine düştüm, işler çığrından çıktı.
ama ne güzel yağmur yağdı böyle geceyi serinletti.
ama ama bir haftada ev yaşamımdan gitgide korkmaya başladım. nereden çıktı, bir iki heyecan birikirken, birden?
ayrıca bana tatile gitmenin hiç yaramadığı da ortaya çıktı. aklımın oraya takılmasından başka hiçbir işe yaramayan zaman dilimleri geçiriyorum tarlalarda ve sahillerde. bok yesin burayı okumayan herkes bi de, insanlığa laf ettim. başıma bir şey gelmedi (osman efekti)
lütfen beni bakıma alınız, ben de kendimi şaşkınlar içerisinde izlemek dışında bir şey yapamıyorum bu aralar.

11 Mayıs 2010 Salı

the choking game

choking game oynamadigimiz oyunlara ve guzel bir sarki ismine isaret ediyor. gunlerden sonra ilk defa neskayfe iciliyor. cerkezkoyun kopeleri, gulumseyisi ve sessizligi gundemi istanbul a kadar ertelemeyi sagliyor. sanki kucucuk, yine sicak nehirli, boyle bir sehir gundemi, oralardan buralardan kusatiyor. bunlarin arasinda kararlilikla `neyi istersin` sorusuna verilen yanit ise `durdugumuz yere gitsek, hic ofis isi yapmasak` oluyor. artik ilginc sorunlarimiz da tukendi, napsek?

blaudzun sarkinin soyleyicisi.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

1 mayis


güzel, çok güzel bir mayıs. halay çeken, şarkılar söyleyen, yardımlaşan bir grup. kırmızı yanaklar, amele gününde amele yanıklar.

12 Nisan 2010 Pazartesi

ankara

halimi anlatacak sözler yazamam artık
bu kavruk mektuba
rüzgârdan yan yatmış otlar koydum
gerisini sen anla.

ankara,
kekliğinim, boynumda bir siyah halka.

birhan keskin

31 Mart 2010 Çarşamba

hop dedik

bir sürü sayfadan çıkan kendilikler, kendiliklerin ne kadarı başkalıklardı sorusunu sordurdu. Şimdiki ne kadar ki bir tabu olmuş, yoksa bir nevi? Biz kendimizi şok(e) edelim diye mi yazdık baylar bayanlar? Bir sürü satırdan sonra bir anda, dünyayla baş etme yöntemlerimiz daha mi iyi oldular, yoksa biz yanlışlıkla mı büyüdük dedik. Yanlışlığın kanatları altında, yanlış yanlış bugünkü doğrulara vardık? Başka varış biçimlerinin sorusunu sormamak mı oldu büyümek. Galiba zamanın tahakkümünü kabul etmekmiş olması gereken a dostlar.
Herkes, bazen zorunlu göç sebebiyle, bazen de ekonomik nedenlerden hayata başlamak için çok aceleci.
Önümüze bakmak, önümüze bakmak. E ben bir türlü bakamıyorum a kuşlar? Yıllar önceki, yahu kendine yazık etmişin, bir sürü incik cıncık arasından çıktı. Bir sürü incik cıncık, bir sürü varoluşa, bir sürü unutkanlığa denk geldi.
Çok feci bir karşılaşış oldu bu a dostlar. Ama, şimdi gramaj hesaplamak gerekir. Yirmi yedi yılın tamamlanmasına az kala bir geçmişin içine yanlışlıkla düşmüş bulunuyoruz. Uygun adım bir-ki, elbet bir hedef buluruz inancıyla, çukurumuzdan çıkıyoruz.

öyle bir volkan göbekten boğaza, nefes iki yakası bir araya gelmez, kesik kesik bir şehir.

27 Mart 2010 Cumartesi

...
kendilikler diyari insanlikta no kendim at all. and orasi ve hicbir yer adres degil korkulara. korkularimiz ancak bizim korkularimiz. ve guclulukler sanki paylasilmasi gereken.

25 Mart 2010 Perşembe

dürüst olduğu zaman, korkuyormuş aynadaki görüntüsü yok olacak. korkuyormuş, boşlukta kendine çarpacak. sanki ipleri o çekiyormuşçasına, aynadaki her çizik ondanmış gibi bir korku. kendi gözü dışında bir "var"ı olduğu hesapta yokmuş.
hakikaten bir yoklukmuş mirası.
ve yükü geride bırakıp gidebilmek için bildiği tek yol gözlerini kapatıp atlamak.

10 Mart 2010 Çarşamba

huzursuz

gunlerdir suren bir huzursuzluk hali. l'ennui aslinda karsiliyor bunu. beynimi odaklayamama, dusunememe hali.

hafif hafif oldu galba.

9 Mart 2010 Salı

icimdeki neptun patladi, puslu bir goruntu mevcut. orgu ve hibe programlarinin uyumlulugu icinde, depresmis bir acik, cok acik, agacli, ruzgarli alan istegi.

8 Mart 2010 Pazartesi

l'ennui

iki yuzyil geriden geliyorum, l'ennui ile kavruluyorum. kurk mantolu madonna'ya sorsan, inancin eksik der bana, takvime sorsam gunlerimi kilitleyen bir gun gosterir, ondandir der. ben ise fonksiyonsuzlugun karin agrisinin yaninda uzun suredir hafif depresif zamanlarin digerlerine baskin ciktigini goruyorum. ne anlatilir, o da bilinmez. "bir sey eksik"ten ote, icimdeki agirlik merkezi kaymis, kitalarim hareket etmis, dengeyi bulamiyorlar gibi hissediyorum. boyle bir insanla da ugrasmanin artik ilginc olmadigi yaslardayiz. herkesin kendi derdinde oldugu cagdayiz. parcali bulutlu havalar caliyor odada.

aslinda gunden arta kalan biraz isyan duygusuydu, ne zaman icsellestirildi de l'ennui oldu, zamana, mekana yayildi, o bilinmez.

20 Şubat 2010 Cumartesi

kreng

sevgili kreng ve cuma aksami.
effi briest ile.
icimin raptiyeleri yerinden oynadi. hos bir gidiklanma yasadik, muzik uzaktan geldi.
kedi grr grr.

18 Şubat 2010 Perşembe

issiz

henuz deneyimsiz bir issizim. ama herhalde insanin hayati bir sure daha boyle gitse depresyon kacinilmaz. simdilik henuz universitelerin idari kadrolarina basvurmaktan imtina ediyoruz. henuz o noktada degiliz, degil mi turuncu?
turuncu, bir kedi. hafif deli. ama siyah capaklari var. siyah capaklari olan "orange cat" familyasindan. "bana arkadaslik ediyor." anneannemin bu pek sevdigim cumlesini de burada kullanmis oldum.

sevgili istanbul, piliz beni bunyene kabul et! sana iyi davranacagima soz veriyorum. araba bile almayacagimi biliyorsun, egzozdan korktugumu bilirsin. arada denizlerine bakip, insanlarini gorup, ickilerinden yudumlayacagim. muziklerini dinleyecegim. yapacagim bu. bir de bana sabah uyandigimda mutluluk veren guzel havalarin oluyor, onlardan da bir kuple alacagim, deniz suyuna katip ufleyecegim. merhamet istanbul. biliyorum gostermezsin herkese.

6 Şubat 2010 Cumartesi

bir cumartesi aksami

nda yine birlikteyiz. turuncu kedi ileyiz. cumartesi aksami denizin ortasinda bir saga bir sola sallanan bir duba var, ona bastim, ayagim kaydi, denize dustum. her taraf mavi-yesil. baloncuklar ve flu bir goruntu var onumde. hazir dusmusken denize, biraz daha derine. dalayim dalayim dedim. ne de olsa kimsecikler yok burada. biraz daha derinlere dogru koldan yapilma kilicimizi savuralim. sularla akalim, ara ara savasalim.

uzaktan bir ses sizmis denizin icine. kafamizi cikarmadan dinleyelim. yakinlarda bir su balesi yarismasi yapiliyor olmali. kafamizi cikaralim. disari cikarken nefese dogru hizli hizli kosalim, yer cekimine karsi ayaklarimizi tepelim.

insan nefessiz kalinca hic sikilmiyormus. yani sikildigimiz anlarda kendimizi bogmayi deneyebiliriz mesela.

ho-ho-hooo. kimse var miii dedim. yokmus. tek basinalik deryasinda yapilacak bir is bulalim. yuzmek disinda aklina bir sey geliyor mu? benim gelmedi. haydi yuzelim. cip cip cip.

5 Şubat 2010 Cuma

20 Ocak 2010 Çarşamba

ordan yasanmaz olan burda yasanilir, orda yasanilir olan burda yasanmaz. karisti nostaljiler kafalar. diet kola migdeyi deldi. ve nasil bir his vucudun kosesine yerlesmis ki, karla karisik yagmurlu bir gunde karanlik semsiyelerin altindan bir ses ile, gosterdi kendini. huznun, agirligin, kasvetin. cinayetin izinin, bir "ulke"nin karanliginin duygusu.

3 Ocak 2010 Pazar

bir kimyasal patlama sonrasi

"But this evacuation isn't stimulated. It's real."
"We know that. But we thought we could use it as a model."
"A form of practice? Are you saying you saw a chance to use the real event in order to rehearse the simulation?"
"We took it right into the streets."
"How is it going?" I said.
"The insertion curve isn't as smooth as we would like.There's a probability excess. Plus which we don't have our victims laid out where we'd want them if this was an actual simulation. In other words we're forced to take our victims as we find them. We didn't get a jump on computer traffic. Suddenly it just spilled out, three-dimensionally, all over the landscape. You have to make allowances for the fact that everything we see tonight is real. There's a lot of polishing we still have to do. But that's what's this exercise is all about." (Delillo 135)