tape makes you cız. life makes you cız.
do not cızzz yourself.
31 Mart 2012 Cumartesi
29 Mart 2012 Perşembe
26 Mart 2012 Pazartesi
bir müellifin hayatından
"Hayat suda başladı," diyor Cemil.
"Evet abi" diyor berber.
"Karbondioksit alıp havaya oksijen salan bakteriler üç buçuk milyar yıl önce suda ortaya çıktı."
Cemil aynada berberle göz göze gelerek başıyla akvaryumun yanındaki difenbahyayı gösteriyor. "Şimdi şu saksıdaki bitkinin yapraklarında da aynı bakteriler var."
Berber kayıtsız bir ifadeyle difenbahyaya bakıyor. "Arada ilaç yapıyoruz abi, bir şey olmaz ona!"
"Yanlardan biraz daha alır mısın?" diyor Cemil ve hiçbir şey bilmesek de olur, diye düşünüyor.
sinek ısırıklarının müellifi, 156
"Evet abi" diyor berber.
"Karbondioksit alıp havaya oksijen salan bakteriler üç buçuk milyar yıl önce suda ortaya çıktı."
Cemil aynada berberle göz göze gelerek başıyla akvaryumun yanındaki difenbahyayı gösteriyor. "Şimdi şu saksıdaki bitkinin yapraklarında da aynı bakteriler var."
Berber kayıtsız bir ifadeyle difenbahyaya bakıyor. "Arada ilaç yapıyoruz abi, bir şey olmaz ona!"
"Yanlardan biraz daha alır mısın?" diyor Cemil ve hiçbir şey bilmesek de olur, diye düşünüyor.
sinek ısırıklarının müellifi, 156
25 Mart 2012 Pazar
alkol ve benzeri
insan beyni ilginç, değişken, amigdala bazen başa dert. biraz dramatik açıklamalarda bulunmuşun yavrum latife.
asıl konumuza dönelim, mesela ryan teague'in yeni albümü güzel. akşamdan kalmalık uzun süredir ilk defa ve n. şehrimize geldi.
asıl konumuza dönelim, mesela ryan teague'in yeni albümü güzel. akşamdan kalmalık uzun süredir ilk defa ve n. şehrimize geldi.
ve dört duvar
hiçbir zaman maddelerle aram iyi olmadı. ya çok kullandım ya da sosyalleşmeye, o kültürü paylaşmaya yaracak kadar kullanamadım. sürekli pürüzler çıktı. bir çıkıntı oldu, bir girinti göze çarptı. hiçbir zaman "tadında"yı bilemedim. ya çok az, ya çok fazla.
ve şimdi dört duvar arasına döndüğümde. her şey yolunda değil mi? diye sordum eve. eşyalar yerinde, çok fazla toz yok, ev havalandırılmış, atıştıracak bir şeyler var, balıklar yaşıyor.
burası bir kale, buradan dünyayı izliyorum ben. çok üzüldüğümü gizliyorum mesela burada. yardımcı oluyor örtüler, perdeler, duvarlar. sonra aslında bir boşlukta süzülüyor olduğumu unutuyorum, meşgul ediyor işler, düzenlemeler. ve hepsi çok komik geliyor şimdi. bir blog mesela, o da.
çünkü içki içilen akşamda da belli. her şey nerede bırakıldıysa öyle. aynı. aynı yoksunluk. dolaylandıracak halim yok. üzgünüm sadece. ve sadece tanımadığım üzgünlüğümü tanımak istiyorum. ona kocaman bir alan açmak. öteki türlü boğuluyor insan. ben üzgünüm demek istiyorum. sanki diyememişim gibi geliyor çok. sadece üzgünüm, başka bir şey de yok.
hep bir saftirik oldum da, gerçekten eskiyi hatırlamak. o "gerçeğin" böyle köşeli, kuru halini hatırlamak. işler nasıl işler, insanlar nasıl insanlaşırlar, tehlikeli oyunlar oynarlar, aradan bu hikayelere katılmak, hatırlamak eve dönesimi getirdi. uzandığım koltuğa, dinlediğim müziğe, baktığım ekrana.
yazık bize. gerçekten. çok şey yapabilirdik de, işte, n'apalım. dünya keyfimize göre düzenlenmemiş. mesela bugün "hekim" oksijensiz kaldığını söyledi vücudumun. çok oksijensiz kaldı o beynim benim, alışık, diyemedim.
sıkıldım hakikaten. bi yol yordam bulsak arkadaşlar ya, bir noktalaştırsak beni. valla çok sıkıldım. gerçekten durduramıyorum bu aralar bu üzüntüyü. n'apsak bilemedim. son birkaç gündür gerçekten ağaçlar bir aynı, her şey bir aynı, ben sadece çok uzaktayım sanki. çok uzaktan izliyorum her şeyi. hiçbir izim yok, gölgem yok.
ve şimdi dört duvar arasına döndüğümde. her şey yolunda değil mi? diye sordum eve. eşyalar yerinde, çok fazla toz yok, ev havalandırılmış, atıştıracak bir şeyler var, balıklar yaşıyor.
burası bir kale, buradan dünyayı izliyorum ben. çok üzüldüğümü gizliyorum mesela burada. yardımcı oluyor örtüler, perdeler, duvarlar. sonra aslında bir boşlukta süzülüyor olduğumu unutuyorum, meşgul ediyor işler, düzenlemeler. ve hepsi çok komik geliyor şimdi. bir blog mesela, o da.
çünkü içki içilen akşamda da belli. her şey nerede bırakıldıysa öyle. aynı. aynı yoksunluk. dolaylandıracak halim yok. üzgünüm sadece. ve sadece tanımadığım üzgünlüğümü tanımak istiyorum. ona kocaman bir alan açmak. öteki türlü boğuluyor insan. ben üzgünüm demek istiyorum. sanki diyememişim gibi geliyor çok. sadece üzgünüm, başka bir şey de yok.
hep bir saftirik oldum da, gerçekten eskiyi hatırlamak. o "gerçeğin" böyle köşeli, kuru halini hatırlamak. işler nasıl işler, insanlar nasıl insanlaşırlar, tehlikeli oyunlar oynarlar, aradan bu hikayelere katılmak, hatırlamak eve dönesimi getirdi. uzandığım koltuğa, dinlediğim müziğe, baktığım ekrana.
yazık bize. gerçekten. çok şey yapabilirdik de, işte, n'apalım. dünya keyfimize göre düzenlenmemiş. mesela bugün "hekim" oksijensiz kaldığını söyledi vücudumun. çok oksijensiz kaldı o beynim benim, alışık, diyemedim.
sıkıldım hakikaten. bi yol yordam bulsak arkadaşlar ya, bir noktalaştırsak beni. valla çok sıkıldım. gerçekten durduramıyorum bu aralar bu üzüntüyü. n'apsak bilemedim. son birkaç gündür gerçekten ağaçlar bir aynı, her şey bir aynı, ben sadece çok uzaktayım sanki. çok uzaktan izliyorum her şeyi. hiçbir izim yok, gölgem yok.
24 Mart 2012 Cumartesi
bium bium
sigur ros sabaha karşı dinlenir. gün ağırırken. ve hala yoldayken dinlenir. seeing stars'da çalıyordu. evren de güzel şey bu arada, yıldızlar falan. tıpkı vapurlar gibi. benden söylemesi.
22 Mart 2012 Perşembe
tehlikeli ilişkiler
çetin, mesela kibirle mutluluk yan yana olmuyor, bu akşam hatırladım.
tehlikeli ilişkiler güzel, sahneleniş, kitabın duygusu, o kaotik sınırlı çevre, kaçıp kovalama, güç ilişkileri, hepsini yansıtıyor.
sonra şebnem köstem, madame de merteuil böylesi vücut olunur mu? diğer oyuncuların arasından sıyrılıp tek başına oynasa yine izlenir herhalde. nedense kitapta da kızıl hayal etmiştim karakteri. bir yerde deniyor muydu ki?
ve aslında ne oluyor? asıl sorumuz bu, çünkü her şey bir izlenim, evet bir izlenim.
böyle güzel bir gün oluyor. tiyatroya birlikte gelen insanları izlemek hoşuna gidiyor yalnız insanın. sinemadan çıkan adam gibi, tiyatrodan çıkan kadın gece bahar havasını koklayarak ve oyunu düşünerek boş sokaklarda, yıkık bir askeri müzenin önünden, eski top arabalarının olduğu yoldan biraz yürüyor. yoğunluktan yaz kokusuna. böyle böyle güzel günlerimiz de oluyor sedat. (artık her epizotta ayrı bir hayali arkadaşıma seslenmeye başladım galiba)
bugünün dolmabahçe çaycısı da, karadeniz döneri de, susan sontag'ı da, oyunu da, ağacı da bir güzel oldu. sahil çok rüzgarlıydı. güneş azıcık kemiklerimizi ısıttı. peki ama nasıl bir dalgalanma bu sedat? mutsuz olmayan mutlu olamaz diyor de laclos. basit diyalektik meselesi mi? sentezine de hayat mı diyeceğiz? bilemiyorum sedat, bilemiyorum.
tehlikeli ilişkiler güzel, sahneleniş, kitabın duygusu, o kaotik sınırlı çevre, kaçıp kovalama, güç ilişkileri, hepsini yansıtıyor.
sonra şebnem köstem, madame de merteuil böylesi vücut olunur mu? diğer oyuncuların arasından sıyrılıp tek başına oynasa yine izlenir herhalde. nedense kitapta da kızıl hayal etmiştim karakteri. bir yerde deniyor muydu ki?
ve aslında ne oluyor? asıl sorumuz bu, çünkü her şey bir izlenim, evet bir izlenim.
böyle güzel bir gün oluyor. tiyatroya birlikte gelen insanları izlemek hoşuna gidiyor yalnız insanın. sinemadan çıkan adam gibi, tiyatrodan çıkan kadın gece bahar havasını koklayarak ve oyunu düşünerek boş sokaklarda, yıkık bir askeri müzenin önünden, eski top arabalarının olduğu yoldan biraz yürüyor. yoğunluktan yaz kokusuna. böyle böyle güzel günlerimiz de oluyor sedat. (artık her epizotta ayrı bir hayali arkadaşıma seslenmeye başladım galiba)
bugünün dolmabahçe çaycısı da, karadeniz döneri de, susan sontag'ı da, oyunu da, ağacı da bir güzel oldu. sahil çok rüzgarlıydı. güneş azıcık kemiklerimizi ısıttı. peki ama nasıl bir dalgalanma bu sedat? mutsuz olmayan mutlu olamaz diyor de laclos. basit diyalektik meselesi mi? sentezine de hayat mı diyeceğiz? bilemiyorum sedat, bilemiyorum.
21 Mart 2012 Çarşamba
uf oldu
sanki yeterince konsantre olursam gezegenlerin dizilimini değiştirebilir, ağaçların dallarını silkeleyecek bir rüzgar çıkarabilir ve...
19 Mart 2012 Pazartesi
içini dökmek
acaba içimizde pul pul dertler mi var da içimizi döküyoruz? ya da kum taneleri. içimizi ağırlığına göre değerlendiriyoruz sonra. içimde birikti. içim (pek böyle kullanılmasa da) hafifledi. gibi... üzerimden bir yük kalktı. neden sorunlarımız bizi yere daha yakın yapma çabasındadır? ve hakikaten de insan göğsünde bir ağırlık hisseder. bunun nedeni nedir? aşık olunca midemizde kelebekler gezer. çok hafifleriz falan. havanın mutlulukla bir ilişkisi mi var? şimdi gece gece neden canımız sıkılınca göğsümüze ağrı girer konulu bir araştırma yapasım geldi uykumla birlikte. tıp bu işe ne diyor acaba? göğüs çakrası diye bir şey de var sonra. noluyor, bir anda çakradaki dişli dönmeyi mi bırakıyor? çakraları da hep dişli olarak düşünüyormuşum, bak şimdi fark ettim.
14 Mart 2012 Çarşamba
ah
"bir insana doğayı tanıtırken bilgi duygunun yanına bile yaklaşamaz" dedi az önce serdar kılıç.
kış bitiyor ama bir dağ evi rica ediyorum ben de, iki adet yavru kangal köpek, soğanda pişen yumurta, dışarıda kar.
13 Mart 2012 Salı
metamorfoz
ve yorgunluk... yorgunluk... yorgunluk. mevsim değişirken biz de kabuk değiştiriyoruz galiba. kışlıkları üstümden sıyırırken bir miktar ağrı söz konusu. van gogh'un hayatı ilginç, korunaklı bir çocuk olarak büyümek zor, carmina burana çok güzel, kahküllerim fazla uzun, şile çok uzak ve barış bıçakçı da toplu konutta aşkı anlatmış. tepebaşı çok rüzgarlı, kıyafetler hep aynı, fıccın çok kalabalık. ama bütün bunların arasında genel havayı özetleyen tek şey "çok uykum var." ve gerçekten uyanabilirsem bir gün kuracak bir iki cümlem olsun isterim.
5 Mart 2012 Pazartesi
beton
"genç olduğumuz sürece ve hiçbir şey bize acı vermezken, yalnızca yaşamın sonsuzluğuna inanıyor değiliz, ona sahibiz de. sonra kırılma, sonra yılma, sonra da bundan yakarış ve son. hep aynı şey. bir defasında maliyeyi kandırmak istedi canım, artık buna bile hevesim yok, dedim kendi kendime. isteyen herkese izimi belli ediyorum. şu sırada böyle düşünmekteyim. şu sırada. asıl sorun acı çekmeden kışı nasıl geçireceğimizdir. bir de ondan da hain olan ilkbaharı. yazdansa hep nefret ettik. sonbaharsa bize gene kaybettirir."
bernhard, 69-70
bernhard, 69-70
boş gezenin boş kalfası
beşiktaş'a gider, bir kahve alır, ağaçların çevresindeki tahta banklarda oturur, çevresine bakarmış. seyir halinde bakılan değil, bakan insan olmak çok hoşuna gidermiş. gözlemleyen olmanın ayrıcalıklı bir konuma sahip olması ilginçmiş. sosyal çevre, kamusal alan bakışlara göre dizayn edilirmiş. bir varmış, bir yokmuş, bir pazar günü de böyle geçermiş. aslında bir ömür böyle geçermiş. bir ömür nasıl geçirilmeli sorusuna yanıt çokmuş da, eylemler benzermiş. olsunmuş.
pepe deluxe'un albümü florasan ışıkları sarıya çevirmeye, soğuk odaları ısıtmaya kadirmiş. iyi ki keşfedilmiş. beraberinde saykodelik renkler getirmiş. art pop'a neden art pop dendiği belliymiş. bu müzikte sesler değil, renkler ön plandaymış. pireler berber, develer ise tellalmış.
pepe deluxe'un albümü florasan ışıkları sarıya çevirmeye, soğuk odaları ısıtmaya kadirmiş. iyi ki keşfedilmiş. beraberinde saykodelik renkler getirmiş. art pop'a neden art pop dendiği belliymiş. bu müzikte sesler değil, renkler ön plandaymış. pireler berber, develer ise tellalmış.
2 Mart 2012 Cuma
1 Mart 2012 Perşembe
nostalji satışlarımız başlamıştır
hayır kıştan çıkıyoruz, bu nostalji nereden geldi çocuğum? yeni türkü dinlemekten dolayı oldu her şey. ama yeni türkü'nün nostaljisi de ilkokul yıllarıma tekabül ediyor. bir kere nostaljiyi yakaladın mı yıllar önemli değil zaten, geride kalan hayatın kaç yıla tekabül ediyorsa aralarında fast forward, rewind yapabiliyorsun (ah o betamax kasetler).
mesela şu yıla: hani şu hipodromdaki konsere gittiğimiz, benim çok küçük olduğum, yerlere kilim serilen, anne teyze otuzlu yaşlarını sürerken, türküler söylediğimiz. ve ankara. ve pastalar, poğaçalar, börekler.
konser dediğin öyle olmaz mıydı zaten? bir de çekirdek, elbette çekirdek.
aslında başka türlü bir şey benim istediğim.
sonra zamanlardan öte zamanlarda şimdilerde kopulan insanlarla "genç" olunmuş, onu da hatırladım bak. hatırladığıma şaşırdım yine.
ama insan kendi kendisinin de nostaljisini yapmamalı değil mi?
bir de beşiktaş'taki 'denizin önüne araba çekelim' otoparkında salep içmişiz üniversiteye ilk gelinen yılda. ve orada şöyle bir diyalog yaşanmış:
-şimdi uludağ olacaktı...
-gazoz mu?
-hayır dağ.
güzel şeyler bunlar. korumalı kollamalı böylesi diyalogları. mümkünse çoğaltmalı.
mesela şu yıla: hani şu hipodromdaki konsere gittiğimiz, benim çok küçük olduğum, yerlere kilim serilen, anne teyze otuzlu yaşlarını sürerken, türküler söylediğimiz. ve ankara. ve pastalar, poğaçalar, börekler.
konser dediğin öyle olmaz mıydı zaten? bir de çekirdek, elbette çekirdek.
aslında başka türlü bir şey benim istediğim.
sonra zamanlardan öte zamanlarda şimdilerde kopulan insanlarla "genç" olunmuş, onu da hatırladım bak. hatırladığıma şaşırdım yine.
ama insan kendi kendisinin de nostaljisini yapmamalı değil mi?
bir de beşiktaş'taki 'denizin önüne araba çekelim' otoparkında salep içmişiz üniversiteye ilk gelinen yılda. ve orada şöyle bir diyalog yaşanmış:
-şimdi uludağ olacaktı...
-gazoz mu?
-hayır dağ.
güzel şeyler bunlar. korumalı kollamalı böylesi diyalogları. mümkünse çoğaltmalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


