27 Ekim 2011 Perşembe

metro blues

Bir aydınlanıp bir kararan duvarlar, soldan sağa doğru akıyorlar. Duvarlara bakarak yapılan yolculuk bir şeyler anlatıyor. Sonuna kadar açılan klima havadaki ağır ter kokusunu dağıtmaya yetmiyor. Bakacak yeri olmayan göz, odağını bulamamanın paniğini yaşıyor her seferinde. Dost başa, düşman ayağa bakıyor. Ayaklar galip geliyor.

Metronun kederi komik. Yirmi dakikalık yolculuk ne anlatırsa o. Çok kısa hayata saydırmak için, çok uzun her gün tekrar etmek için. Ama şu boğulma yok mu şu boğulma, havasızzz kalma. Böyle bir tekrara, her gün yapılan bu yolculuğa nasıl alışamaz insan?

Hani sonunu getirmek açısından. Metro ilerlese, dalsa dalsa. Dünyanın merkezine doğru giden bir metroda gittikçe ısınsa hava. Hani bu işin bir yere varması açısından. İlk önce tereddütlü bakışlar fırlatsak birbirimize. Olan bitene anlam veremesek. Yeraltı tünellerinden gide gide inatla daha da derine sürse makinist. Tereddüt korkuya dönüşse, ayaklar aradan çekilse. Kocaman açılmış gözlerle baksak birbirimize. En dibe gidiyor metro. Daha dibe vurmak imkansız, daha kötü olması mümkün değil. Bir birlik beraberlik duygusu. Birileri atıldı hemen öne, bir vagondan diğerine koşarak ilerlemeye çalışıyorlar. Bir ayaklanma başlıyor metroda. Dibe doğru spiraller çizerek ilerleyen bir toplu taşıma aracında. 

Yok, olmaz ama. Bu da olmaz, bir an uyanır rüyasından yolcu. Işıklar yine akıyordur önünde. Kadın yolcu yanında oturan adamın iki yana açtığı, dünyayı kucaklayan bacaklarından kaçıyor, köşeye siniyordur bir popo hamlesiyle. Ve kitap okuyanlar elbette. Metroda bir gizem, bir aşkınlık yakalamaya çalışır, ama olmaz. Hiçbir şey olmaz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder