Hikayelerin geride bıraktığı bir kalıntı ya da özetse eğer şimdiki zamandaki insan, sürekli bir tamamlanmamışlığı, bilinmezliği, eksiği arkasından sürüklüyor demek ki. Seni gördüğümde kapıldığım dehşet de bundandır belki. Hiçbir zaman duyamayacağım hikayelerinin olması, senin kolunu sürekli öyle sakin, masaya bırakmana yol açan o ilk farkındalık, kendine ilk dışarıdan bakışın korkutuyordur beni.
Bunu sana söyledim. Dağlar, ağaçlar ve kuşlar dururken yüzümün niye sana dönük olduğunu anlamaya çalıştım. Sonsuz tolerans sinir bozucudur. Özür dilerim. Söylediklerinin arkasında duran o söylemediklerinde hep aklım.
GERÇEK BİR KONUŞMA YAPAMIYORUM SENİNLE dedin. Ben nedense senleyken bir garibim. O sen misin, ondan da emin değilim.
Mesela yan masada yıllar önce kendini öldüren bir tanıdığıma neden benzettiğimi bilemediğim bir kadın oturuyor. İnce kaşları olabilir (Sanki hiç büyümemiş, tüylenmemiş; kaşsız, çok kaşsız). İnce yüzü yüzünden olabilir. (Bu yüze eşlik eden boyun uzun, oradan devam eden kollar uzun, eller kemikli, tırnaklar kısa, genel hal ve tavır uçucu).
Ben bunları düşünürken BENİ BURAYA NİYE ÇAĞIRDIN dedin.
Sana ulaştığım nadir anlarda, somut olarak karşımda olduğun o dakikalarda yoğun bir istek duyuyorum seni görmezden gelmek için. Böylece aslında "normal"mişiz, normal normal yıllar geçirmişiz ve işlerimin yoğunluğundan dolayı aklımdan çıkıp gitmişsin numarası yapabiliyorum. Bu bir evcilik oyunu.
NORMAL DEDİĞİN NE Kİ? diye sordun bana. Yan masadaki kadının kaşlarının asıl sahibi o tanıdığımın yaptığının - varoluşsal intihar- normal olmadığını söylüyorum sana. Mesela. Bizim şu anda normal olmadığımızı söylüyorum. Ağaçlar, kuşlar, diyorum.
BENİ BURAYA NİYE ÇAĞIRDIN diyorsun.
Hayatının bu hassas dengelerini sevmiyorum. Seni buraya çağırmamın bu kadar vurgulanması hoşuma gitmiyor. Sakil.
Gidiyorum diyorsun. Gitme, biraz daha oturalım diyorum. Oturmaya devam ediyorsun. Bir insanın düşüncelerimi bu kadar işgal etmesine öfkeliyim. Seni bundan sorumlu tuttuğumu söylüyorum. Gülümsüyorsun. Ben bir erkeğim diyorsun. SOMUT GERÇEKLERE İHTİYACIM VAR.
Gülüyoruz, gülüyorsun.
*
Seninle uçucu, flu konuşmalar yapıyoruz. Ağır havalarda hafif muhabbetler. Bahar serinliğindeyse içimizde bir yumru, oturuyoruz.
Her buluşmadan önce içimi bir korku kaplıyor.
Bazen "sen yazmalısın" diyorsun, ben bir yük hissediyorum sırtımda. "Kendini bu kadar ciddiye alma" diyorsun, sanki her şey dengeleniyor, çözülüyor bir cümleyle.
Sana doktor olma çabalarımı bırakamadım. Tam her şeyin ortasına dalıp kalabalığı dağıtacak kelimeleri bulduğumu sandığımda "sen fal bakıyor muydun?" diye soruyorsun bana. Benden umudu kesmen hafif bir hayalkırıklığı yaratıyor. Sana dair söylenecek olan cümlelere açlığın beni üzüyor. Göz bebeklerin büyük o anlarda.
Sonra başka bir buluşmamız, yine çay bahçesi. Politikadan bahsediyoruz bu sefer. Benimle aynı fikirdesin, cümlelerimi tamamlıyorsun, sanki bir yerde hiç umursamıyorsun. Cümlelerimi tamamlayan insanlarla yaşadığım sıkıntıyı yaşıyorum senle de. Yine de sakin, beraber öfkelenmekten dolayı biraz tatminkar, oturmaya devam ediyoruz.
"Çok azız gibi geliyor bana" diyorum en son. Bir anda ciddi bir ifade alıyorsun. Sıkıntının hepsini üzerime yıkarcasına "Bence öyle değil" diyorsun.
Bir başka buluşmada tam tersi yaşanıyor. Anlıyorum ki hayatımdaki herkes olmaya soyunmuşsun. Tartışıyoruz ve zevk alıyoruz. Günün sonunda sevişeceğimizi bilmenin hafifliği belki. Ama sonra sen bir şey söylüyorsun; hava soğuyor, içtiğim bardaktaki kahve soğuyor. "Kalkalım mı?" diyorsun, kalkıyoruz.
Bir türlü yakalayamıyorum seni; hareketsiz, yolunu kesmeye hazır duruyorum karşında, yine olmuyor. Sen o kadar hafifsin ki, hızlı hızlı konuşurken görüntün bulanıklaşıyor neredeyse, sanki buraya ve bana hiç gelmemişsin.
Kafanı geriye atıp da eğer çayın yanında bir lokma da simit varsa onu keyifle ağzına atıp gökyüzüne bakışını hatırlıyorum. Ağaçlara, kuşlara bakıyorsun ve o an niye benimle oturuyorsun, bilmiyorum.
Bir gün kapımdasın. Bağırıyorsun. Suskunluğumu kibirli buluyorsun. Ben de bağırıyorum sonra. Uzuyor konuşmalar, çaydanlıktaki su bitiyor. Çıkalım mı, diyorsun. Duraksıyorum. Gülüyoruz, gülüyorsun.
"Hadi çay bahçesine gidelim."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder