evin sandığın yer aslında evin değil, koca bir boşluk. eşyalar çok katı, çok hareketsiz. karnındaki serotonin seviyesi düşük, ayağının altındaki zemin kaygan. sanki noktalaşıyorsun, karışmak isterken, evrendeki en küçük ve en ağır kütleye dönüşüyorsun. hiçbir bağın ve motivasyonun yokmuş gibi hissediyorsun. yokluğun, o koca yokluğun keşfiyle sarsılmış durumdasın. karanlık bir aydınlanma anı gibi. bu boşlukla ne yapacağını bilmiyorsun, ilk defa karşılaşıyorsunuz, ve bu sefer sana geri bakan bir gözün olmadığından eminsin. yalnızlık onu çevreleyen mesafelerle anlamlı. şimdi onlardan da yoksunsun. yalnızlığın da bir anlamı olduğunu keşfetmen geç olmuyor. onun da yokluğunda, çevrelenmezken ve bağsızken ve "galiba bu" dediğin her şeyin yerinde yeller eserken "zaman geçirmenin" bir anlamı yok, zaman sana hiçbir şey getirmeyecek.
yokluk varlığı doğurmayacak.
ölüyorsun aslen. bu fikrin olağanlığı bir yerlerde bir dehşeti harekete geçiriyor. o dehşetle birkaç dakika en azından "beklenebilir" diyorsun. bekliyorsun.
bulantı geçiyor.
bir gün gelecek bir tatilde yolda arabayla giderken, kulaklığında uçucu müzikler eserken ve pencere açık, rüzgar yüzüne vuruyorken bir an yaşacaksın. en çok yaklaştığın anlardan biri olarak "bir his anısı" bırakacak o sana. kocaman bir potansiyelin ihtimaline dair bir anı olarak sürekli yaşanmamış ama yaşanabilecek olanı hatırlatacak. ve eğer olur da boşluk yine gerçeğe dönüşürse bir gün, zamana inanmasan da birkaç saniye daha beklemeni sağlayacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder