8 Ağustos 2013 Perşembe

that it should be over, that life sucks

hayatımın bir kısmı, nöronlarımın bir kısmı, yaşam deneyimimin bir kısmı sosyal ortamlarda ben merkezde olmak üzere, dinamiklerin nasıl işlediğini anlamaya çalışmakla geçiyor galiba. bunu gönüllü yapıyorum ve genellikle bir gözlemci konumundan yapıyorum. insanların birbirleriyle nasıl etkileşim kurduklarıyla ilgili genellemelere ve hatta kelimeyi doğru kullanarak, olgusal çıkarımlara varmaya giden bir izleme hali oluyor bu. durumlarla ve şeylerle, insanlarla aramda olduğundan çok daha anlık ve doğrudan ilişkiler kurulabiliyor. bir konserde kullanılan efektlere hayranlıkla bakabiliyorum. ama genel sorum sürekli nerede duruyorum ve ne oluyor, oluyor. self-consciousness'ın (doğru ya da yanlış saptamalarla) boku çıkıyor sürekli. kendimi insanların eline bırakmaktansa şeylerin eline bırakmayı tercih ediyorum çoğu zaman. ve çoğu zaman sosyal bir mekanizmada işler ve geçer akçe davranış kalıplarının neler olduğunu tanımlıyorum, ve hatta, lan bu kadar kolay mıydı, diyorum ama kendim bunları tatbik etmemeyi tercih ediyorum. yapamamaktan öte tercih etmiyorum gibi geliyor bana. cesaretsiz olduğumu düşünmüyorum insan ilişkileri konusunda, bazen şüphe etsem de bundan. ne istediğimi bildiğim sürece cesaret bir tartışma konusu olmaktan çıkıyor genelde.

bu akşam gerçekten birçok şey yapabilirdim ve hiçbirini yapmadım. bu sosyalleşmeye dair, insan tanımaya dair, cinselliğe dair bir çıkarım değil sadece. genel olarak "farklı yaşayabilirdim." bilinçli bir tercihle, yabancılaşma anlarının korkusuyla hiçbir suya sabuna dokunmadım. ve hep ama hep böyle yapıyorum. hep ama hep en yakın dostlarım, bana gelen, benim gitmediğim, bizzat bana gelen insanlardan oluştular. hep durdum ve baktım, hiç kovalamadım. ve sanırım beni bütün bunları tatbik etmekten alıkoyan yabancılaşmadan çekinmem, korkmam. bu çok ilginç ve bunu çözemedim. insanlara gitmek, insanları fark edip gitmek, bence yapılabilecek en güzel şeylerden.

aşinalık bende çok fazla kapıyı aralıyor. aşina olmak bir o kadar zor benim için. çok fazla insana ve nesneye yabancı muamelesi yapabilirmişim gibi geliyor bazen. bu ev tutkusu, bu sınırlarını belirleme arzusu nereden geliyor acaba?

30 yaşındayım ve daha önce de birçok kez belirttiğim üzere elimde hiçbir şey yok. bir hayat kurmak istesem, beni de alın, beni de bayramlarda gezdirin ve hasta olduğumda çorba getirenim, soranlara çok şükür diyecek bir hayatım olsun desem bunu karşılayacak param da yok. bu yapılabilirdi, bunun olması için olağan akışta hiçbir engel yoktu, ama sanki içimden birileri göğsümde bir kısmı dağlayacaktı bunları yapsaydım. (içimden birileri:) sanki çok zor gelecekti. sanki, mesela avukat olsaydım, ölecektim.

şimdi öyle geliyor. ama sonra başka bir açıdan bakıyorum, ve yalnızca alışkanlık diyorum.

hiçkimseden ilk anda hoşlanmadım (aşk manasında), uzun uzun konuşmadan ya da gözlemlemeden tutulmadım. bu da bunun bir devamı. ve beni böyle yapan "normal" olan mıdır, yoksa bu davranış kalıbıyla çeperlere mi itiliyorum bilmiyorum. ama çok zor bana her şey acık. "tough cookie."

ama bu iş de sanıldığı kadar sıkıcı değil. tanıdığımı sandığım insanları gözlemledikçe , yeni şeyler keşfedip şaşırıyorum. arkadaş, aile fark etmez. keşfetmek baki.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder