1 Eylül 2010 Çarşamba

oh oh oh oh

sıkılmicam ben bu işten galiba. evet üzerime çok geldiniz, itiraf ediyorum. içimde naif mi naif, duygusal mı duygusal, hayalperest mi hayalperest (türkçe mi? galiba, devam...) bir "yok" var. o yok'umu gece saat 12'de müzikler odasından kaçırıyor. yokum odasındayken yok olduğunu anlamıyor ama dış dünyaya çıkınca yok oluyor. yokla müziğin bu süregelen ama imkansız aşkında tek bir dileğim var, o da odasını yeniden dekore etmek. ona müzikten duvarlar öreceğim, böylece müzik ona, o müziğe bakacak. az çok, var yok geçinecekler. gece müziğin yok'a anlattığı hikayeler, aksiyonlu bir filmin sonunda duyduğumuz o rahatlatıcı müzik gibi olacak. bu rejimde önceler sonlarda yok olmayacak. hikayelerin hepsini seveceğiz, koruyacağız ve kollayacağız. yeter ki tek gerçek yok olsun.

bir hikayemiz var bu gece yeni bir albüm keşfiyle ilgili. müziğin yok'a hiç anlatamadığı bir hikaye bu. nasıl anlatması gerektiğini hala bilmiyor. belki bir gün anlatabilecek, onun öyküsünü yazabilecek, böylece yok uykuya dalabilecek ve rüyasında o öyküyü görecek.

odamızda müzikten şeffaf duvarlarımız olsun, the free association - code 46 soundtracki olsun içinde, greg haines olsun, blonde redhead olsun. odamız açık hava odası olsun. değişik hava durumlarına göre değişik şarkılarımız çalsın. huu huu diye ötsünler.

öyle pek denizli, uzak bir şehir panoraması, şöyle gelecekte geçen bir şarkı olsun. insanlık uzak diyarlara göç etmiş ve geride iki üç taş bırakmış olsun. vahram'ın binaları yanında da gece murcof'un tınıları. e elbet bol rüzgarlı. saçları kulak arkası yapamasak, en sonunda teslim olsak.
hava 24 derece. gündüz güneşimiz sıcak ama yakmıyor, ışıldamayı biliyor bir tek.

sanki zaman "yokmuş" belkisinde bir durgunluk. hadi bir de şimdi ayaklarımız yerden yükseliyor yavaş yavaş. yok'umuz gıdıklandı, ben hissettim. ilk önce topuklar, sonra parmaklar. öyle dolanıyoruz işte. tahta sandalyelerimiz denizin üstünde, biz sandalye peşinde, tınıları arkamıza alıp yelken açıyoruz.

kendime not:
code 46'yı hatırladı diye hemen kutusunu açıp huzurunu da çıkarmaz ki insan. belki de hava bu 300 gün süren yaz mevsiminden sonra rüzgarlandı diye bilemedim. ya bu yazının bir müziği var, işte onun rengini hala bulamadım, dilimin ucunda.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder