25 Temmuz 2013 Perşembe

aptallık

tek kalsam da yazmaya karar verdim. eğer buraya da yazmazsam filmlerde kimsenin yaşadığı ve dahi öldüğünden habersiz olduğu karakterlere dönüşeceğimden korkuyorum. bu biraz mecazi, insan az değil ama şurada yaşayan karakterin gerçek hayattaki karşılığı fonksiyonel olmayan bir birey olduğundan, yakınlar da uzak olduğundan, onu azıcık susturuyoruz. şu an seyrettiğim rotada öyle bir düzlük var ki dünyanın yuvarlak olduğunu anlayabiliyor insan ufuk çizgisinin eğiminden. şu işler bitene kadar, ekimin sonuna kadar kendime birçok şeyi öteledim. mesela iş yapmak sorgulamadan önce gelmeli, yoksa yapamıyorum. evi toparlamak, evde oturup bir şeyler düşünüp kendimi dışarı atmalıyım halinden önce gelmeli, yoksa toparlayamıyorum. bir hayat kurmuşum da içinde geziniyormuşum gibi davranmam lazım. mesela eve gelip yemek yiyip oyun oynamak ve dizi izlemek konulu aktiviteler. insanların başından geçenleri dinlemeler. voleybola gitmeler. vesair vesairler, ekim ortasına kadar kendi hayatımda figüran gibi davranmam lazım.

zira beni doğal habitatıma bıraktığında bu blogdan hallice bir şeye dönüşüyorum. niye öyle oluyor, onu bak bilmiyorum.

şu anki halim çok çok çok acayip. acayip garipsedim şimdi. yıl 2004, kendi kafama göre takılıyorum, bir takım yardımlar eşliğinde. ve şu an gerçekten de orada hissettim. o an ne hissediyorsam, bu sefer sanki yardımsız, öyle hissettim. ve tırstım biraz. kaza gibi bir tamlık, uyuşuklukla birlikte geldi içime oturdu. belki de dinlediğim şarkıdan oldu. canım çekti bile denebilir. yıllar sonra bir kez olsun geri dönmek farz da, zamanı çok önemli. yine de, çüş neptün, başımı belaya sokma.



ve belki bu iyi bir şey. belki bu o zamanlar bana çok çok çok uzak gelen bir iç huzurunun gelip yerini bulmasıdır. iç huzurunun her türlüsünde bir tür salaklık var diye öğretilmiş nedense bizlere. öyle midir acaba? huzursuzlukta içine yerleşmiş, bir türlü çözemediğin ve/veya belki kendinle yüzleşmeyi gerektiren bir mevzu var, bu bir. ikincisi yabancılaşma var bazı bazı, bu da iki. yabancılaşmayla farkındalığın ilişkisi malum olsa da, bu ikiliyi alıp bulamaca çeviren de çok. çevirmemek de kolay değil mecidiyeköy viyadüklerinde, gayrettepe otobüslerinde. eve gelmek bir savaş çünkü. mesela metroda adamın ağzıma giren dirseğiyle karşılaştığımda iç huzuru yerini bir cangıl algısına bırakıyor. hayatta kalmak önemli oluyor.  -ama bu şarkıda çok pis bir şey var ben sana söyleyeyim. cheesy geldi başta, ama aslen karanlık iyi işlenmiş. 3. dakikadan itibaren olanlar hem hayra alamet değil hem eskiyi yad eden sound'lar, bu ise hiç hoş değil, neyse- özetle, iç huzurum büyümüş ben büyümesem de, en azından bugünlük büyümüş. ne zordu o zaman, çok çok zordu. (ve elbette iki gün sonra bunun aksi şeyler yazılsın) ama bir gün dönmek lazım. yalnızca bir günlüğüne, eskiyi öpüp koklamak lazım. gençlerin arasında oturan yaşlı gibi hissetmek lazım kendi çocuk-gençlik alışkanlıklarına karşı. sonra da boka benzediğini görüp ne kadar anlamsız bir şey yaptım ben diye hayıflanmak lazım heh. hikayeyi yazdım bile.

nerden nereye geldik yazıda. orta sınıf rutininden iç huzuruna doğru, hidayet yolunda.

bakınız, bir şarkıda notaların nasıl kullanıldığı kadar sessizliğin nasıl kullanıldığı da önemlidir nitekim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder