"Kendimi içinde eritmek istediğim her hal eriyerek kaplamak istediğim şeyler oldu. Eriyerek kaybolmak, zaten kayıpta olanın işi değildir gibi geliyor bana. Önce eriyebilecek bir kütle olabilmek, eridiğinde bir işe yaramak lazım herhalde. Benim erimemden denizlere ne, o ancak diyebilir ki 'Boş verin ben bunu da temizleyebilirim, benim sonsuzumda bu ne ki.' İnsan kendini değerli bulmayınca kötü bir malzemeyi atıp atmama kararsızlığında kaldığı bir tencerenin önündeki haliye duruyor, bu elimdeki bir artış sağlar da tadı çok bozar mı, buna muhtaç mıyım diye düşündürtüyor." (Gürbüz, 66)
Ve bunu okuyunca, sordum kendime, önce kütle olabildim mi?
"Çünkü ben kendime benzemeyen bir ömür sürdüm. Bu ömür aslında bana, benim olamayışıma benzedi. Benim ömrüme benzese benim kabusum herhalde, terletirdi, suskunlaştırırdı, düşündürürdü, ağır ağır elimden kaçıp da kabusuma dönmeyeyim diye bana çok ağır hareket ettirirdi."(Gürbüz, 65)
İşte bunu okuyunca da içim cız etti, sonra sordum, kendime benzeyen bir ömür olabilir miydi ki? Böyle bir şey hiç mümkün oldu mu? Ben her gün işe giderken geçtiği sokakta ayda bir, yılda bir kendine rastlayan, şapkasını kaldırıp kendisine bir selam verip, geçip giden bir memura benziyorum daha çok. Gördüğümden de göreceğimden de emin değilim. Kendimi gerçekten gördüm mü, görseydim de bunu başkalarına söyler miydim, hele bundan hiç emin değilim. Görsem bile, yolda durmayıp işe gitmenin gerekliliğine daha çok kaniyim artık sanki.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder