27 Şubat 2013 Çarşamba

alarm

kokular ve tatların amigdala bölgesini uyardığını ve taaa eskilerden, hep eskilerden birilerini, bazı olayları bize hatırlattığını biliyoruz. işin ilginci, bu olayları hatırlarken ışık hızıyla aşık atacak şekilde bir "his" karşılıyor insanı. yani o insanın, o olayın, o nesnenin uyandırdığı his. bu garip his nereden geldi, ne ki bu, derken keşif süreci başlıyor. şu insanlayken, aa şu olayda şöyle hissetmiştim diyor insan ve en sonunda hissinin nesnesine ulaşıyor. bu sürecin bu sırayla işliyor olması şaşırtıyor beni. sanki bir anda ortalık dağılıyor da toparlamaya çalışıyor kişi. o his öyle kontrolsüz geliyor ki, en derinden sanki, gündelik hayatın akışına ters, gün içerisinde gerçekleştirdiğin eylemlerin ortasında bir kara delik. niye ben buradayım, niye bunu yapıyorum, sorularıyla da yakın arkadaş.

müzik de benzer işleve sahip ama daha yavaş, daha konvansiyonel yollar ve sekansla hatırlatıyor insana. bir müziği duyduğunda hisle düşünce birbiriyle yarışa giriyor, bazen biri kazanıyor, bazen öbürü.

ama alarmın bunlarla hiçbir ilgisi yok.

akşam biraz dinleneyim, karanlıkta uzanayım ama uyumayayım diye ayarladığım alarm, ben karanlıkta yatmayı bile başaramayınca ışıklı dünyamda beklenmedik bir etki yarattı çalınca. bir anda hayatımın boşluğunu, bomboşluğunu sesiyle yansıtan bir ayna işlevi kazanıverdi. bu alarm sesinin hayatıma girmesi, ilk önce çalar saatlerle, sonra da telefonlara türlü melodiler altında hep aynı işlevi görmesi söz konusu. o kadar inatçı ki fonksiyonu konusunda. alarmsız bir hayatın özlemiyle yaşayan bana, gün içerisinde ne kadar çok çalarsa o kadar o hayalin çok uzağında olduğumu hatırlatıyor. her türlü sessizliği ortasından ikiye ayırabilme kudretine sahip.

kocaman bir sahil hayal edelim. yavaş yavaş sahile vuran dalgaların sesinin eşliğinde, rüzgar tatlı tatlı karaya doğru esiyor. o insansız sahilin ortasında bir cep telefonu olsun ve alarmı çalmaya başlasın birden. kimse yok, ama o alarm görev bilinciyle çalmaya devam ediyor.

bu sahnenin bende uyandırdığı boşluk hissini anlatabilmem mümkün değil. insanlığa dair bir hikaye anlatıyor bu sahne kafamda. acıklı bir hikaye. o telefonla yer değiştirmek istiyorum. o telefon o sahilde ne kadar iğretiyse bu oturma odasında da ben o kadar iğretiyim belki de. ben sahile gideyim, o şehre, benim yerime gelsin, donuk eşyaların arasında çalmaya devam etsin istiyorum.

bu aralar "sakil" kelimesine de takmış durumdayım. bir şehrin çirkinliğini, bir yaşamın rutinliğini, insanın köleliğini hatırlatan ne kadar sembolik nesne ve görüntü varsa fotoğrafını çekme isteğiyle dolup taşıyorum.

mesela metroda sarar reklamı var bir tane billboardda. şu anda ilkbahar/yaz sezonunun yeni billboardu geldi. içerisinde corporate cennetinden fırlamış da yanlışlıkla bizim dünyamıza düşmüşler gibi duran iki tane manken var. bilmem ne kulübüne giderken yolda bunları keşfetmişler de, şöyle köşede durun da bir fotoğrafınızı çekelim demişler de, bunlar, yalnız fazla vaktimiz yok diyerek cevap verip lütfetmişler gibi duran bir hal var üzerlerinde. ve işte bu billboard sonbahar/kış sezonunu kapadı. ben henüz mevsimlerin değişkenliği, "mevsim" denilen mevhumun iyice dengesizleşmesi, bunun ruh halim üzerindeki etkileriyle uğraşırken bunlar gerçekten kışı kapamış durumdalar. mevsimler konusunda kendilerinden bu kadar emin olmaları sinirimi bozuyor. mevsimlerin saat gibi işlediği, her şeyin tıkırında olduğu, bol alarmlı bir dünyanın sakini onlar. ama her sabah o kadar haşır neşiriz ki kendileriyle rüyama girecek kıvama geldiler.



işte yaşamın sakilliğini anlatan nesnelerden bir örnek. bunlara takmış durumdayım nedense. emili, donat, berliner ve gözleme çeşitleriyle hakan pastanesi'nin menüsü de buna bir örnek olabilir. bir zamanlar yaşayıp yaşamadığı belli olmayan, muhtemelen gayrimüslim bir pastane sahibinin yarattığı ama sonra türlü değişimlere uğrayan yine de onun ismiyle anılan ama yanlış yazılmış tatlı isimleriyle hakan pastanesinin menüsü. emili diye bir tatlı var mesela, ama emili kimdir, nedir artık bunu bilemeyiz zaten. o tarih artık ulaşamayacağımız bir yerde, bizden çok uzakta. bunun bir hüznü olduğunu düşünebiliriz. ama emili olarak yazılması, bütün bunlara sarı, kırmızı bir renk seçiminin eşlik ediyor olması, harflerin yazımında osmanlı tuğralarını andıran bir üslubun benimsenmiş olması. işte bu da sakil. işte bunun adı depresyon. depresyonun saf hali.

ve benim şehirde kaçacak, dışarıda çay ve sigarayı aynı anda içecek yer bulamayıp bazen hakan pastanesi'nde sonlanan küçük turlarımın depresif köşesinde bu menü yer alıyor. şehirdeki yalnızlığın özeti çok daha şiirsel olmalıydı diye düşünüyor insan. ama bir zamanlar anadolu'da yer alan anadolu şehrinin de var olmadığını biliyoruz. gerçek, altuni sarının bok rengine selam çakan halidir. gerçek, sarı duvarlarda gizlidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder